Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 8, 2026

tecnif (Tasavvuf Sözlüğü)

gibi (tehlikeli düşünce ve) işlerden kaçınır. İşte birri müşâhede ve sırrı muhâfaza eden bu imândır. (Beyân, 39 İslâm, dinin hem esaslarını ve hem de furularını (dallarını) içine alan bir isimdir. Şübhesiz Allah bu dini …

gibi (tehlikeli düşünce ve) işlerden kaçınır. İşte birri müşâhede ve sırrı muhâfaza eden bu imândır. (Beyân, 39

İslâm, dinin hem esaslarını ve hem de furularını (dallarını) içine alan bir isimdir. Şübhesiz Allah bu dini furüât ve hükümleriyle beraber olarak yirmi küsür yılda tamamlamıştır. Ancak hükümlerin bir kısmını nesh a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/erek/" ederek /a yenisiyle değiştirmiştir. Ama imân, mârifet ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevhid/" tevhid /a husüslarında nesih câiz olmadığı gibi, bunlardan herhangi bir şey de değiştirilemez. (Beyân, 61

Tevlüd, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/muvahhidin/" muvahhidin /a (tevhid edenin) değil, muvahhedin (tevhid edilenin, tevhide konu olanın) sıfatıdır. O Ben deyince, ancak senin için der, O'nun için değil. Tevhidin rücüu muvahhidedir (tevhid tevhid edene aittir) dersen, mahlükların tevhidini ortaya koyarsın. Tevlüdin rücüu muvahhededir (tevhid, tevhid edilene aittir) dersen, kim tevhid ediliyor, tevhide nasıl dönüyor? Tevhidin rücüu muvahhedden muvahhidedir (tevhid, tevhid edilenden tevhid edene döner) dersen, O'na bir sınır a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbet/" nisbet /a etmiş olursun. (Tavâsin, 211

İlk dâire O'nun mef'ülâtıdır (fiilleridir, yaptıklarıdır); ikinci dâire, O'nun mevsümâtı (izleri, eserleri) ve iki âlemin dâireleridir. Noktalar, dâireden ayrı olsa bile, tevhidin kendisi değil, mânâsıdır. Bu ikinci dâire ümmetlerin, kendilerine 1104 tevhid

mühlet verilmiş a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/olanlarin/" olanların /a , yaptıklarına şâhidlik edilenlerin ve yok olup gitmiş olanların haberlerine dâir şeylerdir. İlk dâire zâhir, ikinci dâire bâtın, üçüncü dâire ise a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isaret/" işârettir /a

Tevhidin mânâsının sıhhati teşbihtir. Oysa teşbih, Hakk'ın sıfatlarına münâsib değildir. Tevhid Hakk'a da, halka da nisbet edilmez. Çünkü (birlemek için bile olsa) saymak sınırlamaktır

Tevhidde ziyâde yaparsan, o ziyâde hâdis olur. Hâdis ise Hakk'ın sıfatı değildir. Zât, tek bir zâttır. O'ndan hiçbir şey ortaya çıkmaz. Hak ya da a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/batil/" bâtıl /a mânâlardan hiçbir şey ondan neş'et etmez

Tevhid a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kelam/" kelâmdır /a dersen, kelâm Zât değil, Zât'ın sıfatıdır. Eğer O, tek olmayı irâde etti dersen, irâde Zât'ın sıfatıdır, murâd edilenlerse mahlüktur. Allah dersen, tevhid Zât'tır, Zât da tevhidin ta kendisidir. Allah Zât değildir dersen, O'nu mahlük olarak isimlendirmiş olursun

İsim ve müsemmâ tektir dersen, o zaman tevhidin mânâsı ne olur? Allah, Allah'tır dersen, evet Allah Allah'tır, ayn ayndır, O, O'dur, yani tevhid Zât'ın ta kendisidir. Dikkat et, ilk olan ezeldir, ikincisi ebed, üçüncüsü cihet, dördüncüsü de mâlümât ve mefhümâttır. Geriye kaldı Lâ fyok, değil) : sıfatların gayrı (değil) Zât. (Tavâsin, 214

Zünnün Mısri'yert! soruldu: Tevhid nedir? (Zünnün cevâb olarak) dedi ki: Tevhid, Allah'ın eşyâyla imtizâc etmeyen leşyânın içine girmeyen, onun tabiatına karışmayan) kudretini, eşyâ ile bütünleşmeyen yaratışını bilmek, her şeyin sebebinin Allah'ın yaratması olduğunu ve O'nun yaratmasında bir bozukluk bulunmadığını bilmendir. Yüksek olan göklerde ve alçak olan yeryüzünde Allah Teâlâ'dan başka müdebbir yoktur. Senin vehim ve tasavvurumna her ne gelirse gelsin, Allah ondan farklıdır. Ya da bunun benzeri başka bir şey söylemişti

Cüneyd'erh tevhidin ne olduğu sorulunca şu cevâbı vermiştir: Tevlüd, Allah'ın ahadiyyetinin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kemal/" kemâli /a ve vahdâniyyetinin tahkiki süretiyle Muvahhed'in (Tevhid Edilen'in, Birlenen'in) tek kılınmasıdır. Bu da O'nu, doğmamış, doğurmamış tek varlık, zıddı, ortağı ve benzeri olduğunu ve O'ndan başkasına ibâdet edilebileceğini reddederek, teşbih , tasvir , tekyif (mâhiyetini açıklama) ve temsile (herhangi bir şeyin dengi olduğunu kabül etmeye) düşmeden, Bir olan Ilâh ve Tek olan Samed (muhtaç olmayan, fakat kendisine muhtaç olunan) olduğunu ikrar etmekle mümkün olur. (Nitekim âyette de şöyle buyrulur:) O'nun bir benzeri yoktur, O işitendir, görendir. Şürâ, 42/11

Bir başka seferinde Cüneyd'erh aynı soru sorulduğunda da şu cevâbı vermiştir: Tevhid, içinde her türlü süretin yok olduğu ve hakkındaki ilimlerin derecelere ayrıldığı bir mânâdır. Allah ise ezelde nasılsa öyledir (O'nda bir değişiklik olmaz).

Cüneyd'e a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/havassin/" havâssın /a tevhidi sorulduğu zaman şöyle cevâb vermiştir: Kulun Allah Teâlâ'nın huzürunda bir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hayal/" hayâl /a gibi olması, ilâhi a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kudret/" kudret /a hükümlerinin akışı altında, ona Allah'ın tedbir ve tasarrufunun hâkim olması, bu hâldeyken O'nun tevhid deryasının dalgalarında boğulması, böylece Hakk'a kurb makamında Allah'ın vahdâniyet ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vucudun/" vücüdunun /a a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikati /a içinde his ve hareketlerini kaybettiğinden dolayı, nefsinden, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halkin/" halkın /a kendisine seslenmesinden ve buna cevâb vermekten fâni olarak, Hakk'ın kuldan istediği şeyi, bizzât kendisinin yerine getirmesidir. Yani, kulun son hâlinin ilk hâline dönmesi, olmadan önce olduğu gibi olmasıdır (nasıl ki var olmadan önce irâdesi, kudreti ve hareketi yoktuysa, şimdi de öyle olmasıdır).

Yine demiştir ki: Tevhid, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/zamana/" zamana /a ait şekli kayıtların dar sınırlarından, sermediyyetin febediyetin) sınırsız fezâsına çıkmaktır. (Lüma', 49

Tevhid-i âmme (avâmın tevhidi), hakiki mânâda tasdikin bulunmayışından dolayı kişinin rehbet (korku) ve rağbet (isteme) çatışmasıyla sükünete ermesi; her türlü şekil, benzerlik, denklik ve zıtlıkları görmekten uzaklaşarak Hakk'ı tevhid etmesidir. Çünkü gerçek tasdikin bulunduğu bir durumda kişi rehbet ve rağbet çatışmasıyla sükünete ermez. (Luma , 50

Tevhidin son noktası, tevhid sayesinde tevhidden başka her şeyi unutmaktır. Bu da hakikat hükmünün gerektirdiği yerde olur

Ruveym demiştir ki: Vahdâniyyet, O'ndan başka her şeyin fâni olmasıyla, Hakk'ın bâki olmasıdır. Yani demek istiyor ki: Fenâyı gerektiren fenâ, hakikat hükmünü de gerekli kılar

Yine denilmiştir ki: Vahdâniyyet, Hakk'ın bâki olması ve Hakk'ın dışındaki her şeyin fâni olmasıdır. Bu da kulun, devamlı Hakk'ı zikrederek ve O'na tâzimde bulunarak nefsini ve kalbini hatırlamaktan fâni olması demektir. (Luma , 52

Ebü Said Ahmed İsâ Harrâz'a göre, tevhid ilmini bulup da bunu tahakkuk