gibi (tehlikeli düşünce ve) işlerden kaçınır. İşte birri müşâhede ve sırrı muhâfaza eden bu imândır
İslâm, nefsi şükür, istikamet, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/rububiyyet/" rubübiyyeti /a O'na teslim etmek, sırrı idrâk etmeye cür'et etmekten kaçınmak, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ubudiyyet/" ubüdiyyete /a yönelmek, Allah'a yaklaştıracak amelleri işlemeye devam etmek gibi amellerle yapılan Allah yolundaki iyiliklerde kullanmaktır. Çünkü İslâm'ın hükümleri ancak nefsle yerine getirilir. Nefs ise hakkı görme ve müşâhede etme konusunda kördür. Kişi, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikatleri /a (idrâk alanının dışında kalan gerçekleri) idrâk etmekle sorumlu tutulmamıştır. Görmüyor musun, kul kalb ile imân etmekle emr olunmuş, imân ettikleri şeylerin keyfiyetini (nicelik ve niteliğini) idrâk etmekten sorumlu tutulmamıştır. Kula düşen emre uymak ve bidatlerden kaçınmaktır. Nefsin ise, sadece teslim olması yeterlidir. (Beyân, 39
İslâm, umümi bir isim olup, kalb ile imân, dil ile ikrar (söyleme) ve uzuvlarla amel etmeyi içine alır. (Beyân, 43
İslâm, kalb ve nefsle beraber Hakk'a boyun eğmek, Hakk'a yönelmek, Hakk'ta istikamet üzere olmak, Hakk'a aykırı olan her şeyden kaçınmaktır. (Beyân, 44
İslâm, dinin hem esaslarını ve hem de furularını (dallarını) içine alan bir isimdir. Şübhesiz Allah bu dini furüât ve hükümleriyle beraber olarak yirmi küsür yılda tamamlamıştır. Ancak hükümlerin bir kısmını nesh a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/erek/" ederek /a yenisiyle değiştirmiştir. Ama imân, mârifet ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevhid/" tevhid /a husüslarında nesih câiz olmadığı gibi, bunlardan herhangi bir şey de değiştirilemez. (Beyân, 61
Nür-ı imânın (imân nürunun) sınırları tevekkül ve tefvizle (işleri Allah'a havale etmekle) sona erer
Nür-ı a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/islam/" islâmın /a (islâm nürunun) sınırları nefs mücâhedesi ve amelleri sâlih kılmakla sona erir. Ehl-i İslâm, derece itibâriyle birbirinden farklıdır. Bazıları bazılarına üstündür. (Beyân, 84
İhsân, Allah'ı görür gibi kulluk etmektir. Çünkü sen O'nu görmesen de O seni görüyor. (Buhâri, İmân, 37; Müslim, İmân, 1) (Luma , 22
İmân dört rükündür: Kadere imân, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kudret/" kudrete /a imân, (Allah'tan başkasına, bilhassa zâlimlere ait olan) güç ve kuvvetten yüz çevirmek ve bütün işlerde sadece Allah'tan yardım istemek. (Lüma', 390
a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/iman-islam-ihsan/" imân-islâm-ihsân /a 457
Süfilerin büyük çoğunluğuna göre imân; ikrâr, amel ve niyetten ibârettir. (Ta'arruf, 51
Bazıları, İmânın aslı ve kökü, kalbdeki tasdiki dil ile ikrâr etmek, dalları ise farzları eda etmektir demişlerdir. Diğer bazıları ise, İmân hem zâhirde hem bâtında bulunur. Bâtın bir şeyden ibârettir, o da kalbdir. Zâhir ise muhtelif şeylerdir. (Ta'arruf, 52
İmânın rükünleri dörttür: Sınırsız tevhid, aralıksız zikir, niteliksiz hâl, vakitsiz vecd. Niteliksiz hâlin mânâsı süfinin vasfının kendi hâli olmasıdır. Vasfettiği yüksek hâllerden hiçbiri yoktur ki a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kendisinde/" kendisinde /a mevcüd olmasın. Vakitsiz vecdin mânâsı, her vakitte Hakk'ı müşâhede etmesidir. (Ta'arruf, 54
Ebu'l-Kasım Bağdâdi şöyle buyurmuştur: İmân, seni Allah'a yönelten ve Allah'la bir araya getiren şeydir. Hakk birdir ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mu-min/" mü'min /a birlikten yanadır. Bir kimse maddeye tâbi olursa, arzular onu darmadağın eder. Arzularına uyarak dağılan, Allah'tan uzaklaşan, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sehvet/" şehvetleri /a ve arzuları peşinde koşan kimse Hakk'ı elinden kaçırır. Görmüyor musun Allah kullarına imân ahdini ve akdini yenilemeyi nasıl emretmektedir? (Ta'arruf, 54
İmânın zâhir ve bâtın olmak üzere iki çeşit olduğu söylenir. Zâhiri imân şu beş şeyi dil ile ikrar etmektir: Birincisi, âlemin, hakim, kadir, diri ve tek bir yapıcısının var olduğunu, varlıkların hepsinin yaratıcısı olduğunu, onların sevk ve idarecisi olduğunu bu husüsta ortağı olmadığını kabül etmektir
İkincisi, Allah'ın yaratıkları içerisinden seçtiği melekleri olduğunu ve onları kendisine hizmet ve kulluk etmeleri için vazifelendirmiş bulunduğunu, onları âlemin koruyucuları kıldığını, onlardan bir kısmını yerde ve göklerdeki yaratıklarını idare etmeye vekil kıldığını, onların Allah'ın kendilerine emrettiğini yaptıklarını ve yasakladıklarından da kaçındıklarını kabül etmektir
Üçüncüsü, Allah'ın Âdem oğullarından bir kısmını seçtiğini, Rabb'lerinden emir almak için melekleri kendisiyle insanlar arasında bir aracı kıldığını, o seçilen insanların meleklerden aldıkları vahyi ve haberleri insanlara ulaştırdıklarını kabül etmektir
Dördüncüsü, peygamberlerin çeşitli dillerde getirdikleri vahiy ve haberleri meleklerden ilhâm ve vahy yoluyla aldıklarını kabül etmektir
Beşincisi, ikinci diriliş olan a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kiyamet/" kıyâmetin /a vuku bulacağını, bütün insanların dirilip haşr olacaklarını, hesaba çekileceklerini, yaptıkları hayır ve iyiliklerin mükâfâtını alacaklarını, şer ve münker olan amellerine karşılık cezâlandırılacaklarını şübhesiz olarak kabül etmektir... Bâtıni imân ise dili ile söyleyip ikrar a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a bu şeyleri kalbin tasdik etmesidir. İşte imânın hakikati bundan ibârettir. (İhvân, II, 67
İmân, söz, tasdik ve ameldir. Bir cemaat ise şöyle der: İmân söz ve tasdiktir. (Hücvîrî, 340
imân-islâm-ihsân
İmânın, bir kökü, bir de dalı vardır: Kökü, kalb ile tasdik, dalı ise emre riâyettir. Arablarda bir şeyin fer'ine istiâre yoluyla asıl demek âdettir. Bütün dillerde güneşin ışığına güneş ismi verilir. İşte bu anlamda bir fırka tâata İmân demiştir. Çünkü kul, ancak tâat sayesinde cezâdan emin olabilir. Kulun, emrin hükümlerini yerine getirmeden sadece tasdik etmesi, azaptan emin olması için yeterli olmaz. (Hücvîrî, 340-341
Gerçekte imân, Hakk'ın hidâyetine bağlı olan, Allah'ın tevfikiyle kulun gerçekleştirdiği bir ameldir. Allah buyurmuşt olduğu gibi: Allah, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hidayet/" hidâyet /a vermeyi irâde ettiği kimsenin göğsünü islâma açar. Saptırmak istediği kişinin göğsünü de, göğe çıkıyormuş gibi daraltır. (Hücvîrî, 342
İmânın üç mertebesi vardır. Birincisi avamnın imânı olup, sırf a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/taklid/" taklidden /a ibârettir. İkincisi, delillerin işe karıştığı kelâmcıların imârudır. Bunların derecesi, avamın imânının derecesine yakındır. Üçüncüsü de âriflerin imânıdır. Bunlar yakin nüruyla müşâhede ederler. (İhyâ', NI, 18-19
İmân iki parçadan oluşur. Bu parçaların biri sabır, diğeri de şükürdür. (İhyâ', IV, 75
İmân tasdiktir. Her tasdik kalble olur ki bu, bilmektir. Bu bilgi daha güçlendiğinde yakin adını alır. Ancak yakinin çeşitleri çoktur. Biz bunlardan sâdece üzerine tevhid ve tevekkülü bina edeceğimiz kısmını ele alıyoruz. Bunu ifâde eden söz: Lâilâhe illalahü vahdehü lâ şerike leh (Şeriki olmayan tek Allah'tan başka ilâlı yoktur) sözüdür. Diğeri kadere imândır. Bunu da lehü'l-mülk (mülk O'nundur) sözüyle ifâde edersin
Cüd ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hikmet/" hikmete /a imânı ise ve lehü'l-hanıd (hamd de O'nundur) sözüyle ifâde edersin. Kim ki lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü ve hüve 'alâ külli şey'in kadir (Mülk de O'nundur, hamd de O'nundur ve O her şeye kadirdir)"derse, tevekkülün aslı olan imânı tamamlanmış olur. Bununla, bu sözün mânâsının onun kalbinin ayrılmaz bir vasfı hâline gelmesini ve ona hâkim olmasını kasd ediyorum
Tevhide gelince bu asıl olup, hakkında söz çok uzun sürer. Çünkü, bu mükâşefe ilmiyle alâkalıdır. Fakat bâzı mükaşefe ilimleri vardır ki hâller vâsıtasıyla amellere taalluk eder. Muâmele ilmi ise ancak onunla tamamlanır. (İhyâ', IV, 302-303
İmân bi'n-nübüvve peygamberliğe imân), aklın ötesinde bir tavrın isbâtıyla ikrardan ibârettir. Orada bir göz açılır, onunla aklın anlamaktan aciz olduğu bazı şeyleri anlar, gözün göremediği renkleri görür, kulağın işitemediği sesleri duyar, bütün duyuların algılayamadığını algılar. Eğer bu olmaz şeylerden addedilirse, biz bunu mümkün olduğuna, hatta mevcüd olduğuna dâir deliller ortaya koymuşuzdur. Mümkün olduğu kabül edilirse, burada aklın tasarrufunun yanına yanaşamadığı aksine yalanlayıp a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/muhal/" muhâl /a olduğuna hükmettiği Tıavass denen birtakım işlerin olduğu isbât edilmiş olur. (Munkız, 161
imân-islâm-ihsân 459
Bize göre imân, dil ile ikrâr, kalb ile bilmek ve organlarla yerine getirmektir. İmân itâatla artar, isyânla azalır, bilgiyle güçlenir, bilgisizlikle zayıflar. Ancak a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevfik/" tevfikle /a vuku bulur. (Gunye, I, 62
İmân dil ile ikrar ve ameldir. İsyan ve Hakk'a muhâlefet etmekle imânın sana faydası olmaz. (Fethi, 10
Mertebe-i a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ihsan/" ihsânın /a (ihsân mertebesinin) en düşük derecesi, Allah'a onu görüyormuş gibi ibâdet etmendir. Allah insan-ı kâmili Evvel ve Âhir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isimlerini/" isimlerini /a birleştiren bir yaratma ile mevcüd iki süretiyle (rüh ve beden) yaratmıştır. Ona her şeyi bilsin diye zâhirde ve bâtında iki hüküm vermiş ve yaratılmışların içinde en düşük mertebede olan, nasıl ki Allah'ın üzerinde hiçbir şey yoksa ötesinde hiçbir şey olmayan yeryüzü toprağından yaratmış ve insanı en şerefli bir meskene yerleştirmiştir. Bu mesken, çadırın ana direğinin üzerinde oturduğu noktadır. Arşla yer yüzü ve âlemin diğer mertebeleri arasındaki ilâhi irtibâtı bildirmek için her şeyi kuşatan arşı da rahmâni saltanatın mekânı kılmıştır. (Fütühât, III, 242
Üç şeyi kendinde toplayan kimse fmânı kendinde toplamış demektir: Nefsin hakkını almak, herkese selâm vermek, darlıkta infâkta bulunmak. (Bustân, 34
Hz. Peygamber'e imân etmek şunlara imân etmek demektir: Emir ve yasaklarını, mükâfât ve cezâsını, helâl ve haramını tebliğ etmek husüsunda O'nun Allah'la kulları arasında bir vâsıta olduğuna inanmak, Allah ve Resülü'nün helâl kıldıklarının helâl, haram kıldıklarının haram; dinde, Allah ve Resülü'nün teşri et
