Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 8, 2026

tevâzu' (Tasavvuf Sözlüğü)

(alâmât-ı tevâzu ; alâmet-i tevâzu ; hayru'l-hayr; nefyü'l'izz; tevâzu'-ı âmmi; tevâzu'-ı hâssi; za'a Kim nefsinden şöhretin olumsuzluğunu giderir ve tedâvi eder de Allah onu buna muvaffak kılarsa, onu nefyetmeye ulaşır. …

(alâmât-ı tevâzu ; alâmet-i tevâzu ; hayru'l-hayr; nefyü'l'izz; tevâzu'-ı âmmi; tevâzu'-ı hâssi; za'a

Kim nefsinden şöhretin olumsuzluğunu giderir ve tedâvi eder de Allah onu buna muvaffak kılarsa, onu nefyetmeye ulaşır. Allah sevgisi, imân sevgisi, istikamet yolu ve sâlihlerin basamaklarına kolayca varır. Ve amelinde sadakate ulaşma kolaylaşır. Nefsi tevâzü ve tezellüle yönelerek mutmain olur. Adalet yolu ona hoş gelir. Çünkü üstünlük duygusuna a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib-olan/" sâhib olan /a kişi, kendi için istediği şeyi diğer insanlar için istemeye güç yetiremez, öfkesine hâkim olamaz, doğruyu ve ondaki üstünlüğü kabül etmez. Takvânın şerefi ve süsü olan tevâzüa gücü yetmez. (Böyle bir kişi) hasedi bırakamaz, kini terk edemez, öfkeyi yenemez, bunlardaki üstünlük duygusunu ortadan kaldıramaz. Taassubu terk edemez, asabiyyeti terk etmeye gücü yetmez, bunlardaki üstünlük duygusunu yok edemez. Kalb selâmetine ve ondaki üstünlüğe güç yetiremez. Samimiyyete ve ondaki üstünlüğe gücü yetmez. İnsanları hor görmekten ve ondaki üstünlükten kurtulamaz. (Âdâbı, 109

İçinde şer olmayan en hayırlı hayır tevâzüdur. Tevâzü, kişinin kendini başkalarından aşağıda görmesidir... Tevâzüun alâmeti, biri seni hakka davet a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a zaman onu kabül etmen, reddetmemen, nefsini hiçbir müslümanın üstünde görmemendir. (Âdâbı, 147

Ona sordum ki: Bana şu sözü söyleyen kişinin ne demek istediğini açıkla: Tevâzü şudur: Evden çıktığın zaman, rastladığın her kişinin senden üstün olduğunu görmen. Peki kişi, (tevâzü) şartlarını ancak nefsinden gelen hoşnutsuzlukları tahammül yoluyla zorlana1068 tevâzu'

rak yerine getiriyorsa, böyle bir iddiâda bulunduğunda ve diliyle de bunu söylediğinde (gerçekten) mütevâzi olur mu?

(Cevâb olarak) dedi ki: Eğer bu şartlar farz olan haklardan ise, onu ancak nefsinden gelen hoşnutsuzlukla kabül eder (kabil etmek nefsine ağır gelir). Şu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a bu kişi, sâdıkların derecesine ulaşmış olmaz. Eğer sözü edilen şartlar, farz olan haklar cümlesinden değil de, kulun kabül etmeyi terk etmesinin (dinden) çıkarmayacağı konularla alâkalı olur da, bunları kabül etmek de kişiye hoş gelirse, işte bu, mütevâzi a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/olanlarin/" olanların /a yolu ve usülüdür. (Adâbı, 172

Süfiyyenin ... başka bazı âdâbları ve çeşitli hâlleri arasında... üstünlük ve büyüklüğü bırakmak, makam ve mevkie itibâr etmemek, halka şefkatli davranmak, büyük küçük herkese tevâzü içinde olmak... (yer alır.) (Lüma', 29

Cüneyd'e tevâzüun ne olduğu sorulunca şöyle demişti: fHalkın üzerine şefkat) kanatlarını indirmek ve onlara yumuşak davranmaktır.

Ruveym Tevâzü, gaybı bilen Allah karşısında, kalblerin boyun eğmesidir , Sehl (Tüsteri) ise Allah'ı zikretmenin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kemal/" kemâli /a ntüşâhede, tevâzünun kemdâli de Allah'tan râzı olmaktır demiştir

Bir başkası şöyle demiştir: Tevâzü, hakkın Hakk için Hakk'tan kabül a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilmesi/" edilmesidir /a . Başka biri de Tevâzü, azla iftihâr etmek, zilleti kucaklamak ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halkin/" halkın /a yükünü taşımaktır demiştir. (Ta'arruf, 68

Huşü, Hakk'a boyun eğmek, tevâzü ise, Hakk'a teslim olmak, hükmüne râzı olup itirâzı terketmektir... (Kuşeyri, 74

Fudayl'a Tevâzü nedir? diye sorulunca şöyle cevâb vermiştir: Kim söylerse söylesin, hakka İdoğruya) boyun eğmek ve onu kabül etmektir. (Kuşeyri, 75

Bil ki kibir, nefsi yüceltme konusunda kalbe gelen bir hâtırdır. Kendini büyük görmek, büyüklenmek de onun ardından gelir. Kendini aşağı görmek de nefsi alçaltma husüsunda kalbde meydana gelen bir hâtırdır. Nefsi hakir görmek ve tevâzü da onun ardından gelir

Kibir ve tevâzüun her biri umümi ve husüsi olmak üzere ikiye ayrılır. Umümi tevâzü giyecek, mesken ve binecek husüsunda asgari olanla yetinmektir. Bunun karşısında tekebbür (büyüklenmek) vardır ki, kendini üstün görmektir. Husüsi tevâzü, ister düşük seviyede ister değerli bir kimse tarafından olsun hakkı kabül etmeye nefsi alıştırmaktır

Bunun karşısında tekebbür vardır ki bu, hakkı kabüle yanaşmamaktır. Bu ise azim bir günâh ve büyük hatadır

Umümi tevâzüa gelince, o da, başlangıcını ve sonunu, şu anda içinde bulunduğun âfet ve kirlilikleri hatırlamandır. (Minhâc, 36

Tevâzü, kulun karşılaştığı insanlar arasında, üstün görmediği hiç kimsenin bulunmaması ve Belki Allah katında o benden daha hayırlı ve derecesi daha yüksektir diye düşünmesidir

(Mütevâzi kişi), kendisinden küçüğünü gördüğü zaman şöyle düşünür: Ben Allah'a isyânda bulundum, ama bu daha O'na isyân etmemiştir. Hiç şübhesiz o benden daha hayırlıdır.

Kendisinden yaşça büyük biriyle karşılaştığı zaman şöyle düşünür: Bu kişi, Allah'ın benden önce yarattığı bir kuludur.

(Karşılaştığı kişi) âlimse kendi kendine der ki: Bu kişi, benim elde edemediğim şey ona verilmiş ve ulaşamadığım şeye o ulaşmıştır. Benim bilmediğimi o biliyor ve ilmiyle de amel ediyor.

(Karşılaştığı kişi) câhilse der ki: Bu Allah'a fisyân ediyorsa), câhilliği a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/yuzunden/" yüzünden /a isyân ediyor, bense bildiğim hâlde isyân ediyorum. Üstelik, onun son nefesinde ne olacağını bilmediğim gibi, kendi son nefesimin nasıl olacağını da f(imânla göçüp göçmeyeceğimi de) bilemiyorum.

(Karşılaştığı kişi) kâfirse şöyle düşünür: O'nun imân edip de son nefesinde iyi amellere a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhib /a olup olmayacağını, benim de kâfir olup, son nefesimde kötü amellerle gidip gitmeyeceğimi bilemem. İşte bu, şefkat ve vecel kapısıdır. Kullara eşlik edecek ilk ve kullar üzerinde kalacak son kapı budur. (Gunye, TI, 189

Cüneyd'e tevâzitun ne olduğu sorulunca şöyle demişti: Halkın üzerine şefkat) kanatlarını indirmek ve onlara yumuşak davranmaktır.

Fudayl'a Tevâzü nedir? diye sorulunca o da şöyle cevâb vermiştir: Kimin söylediğine ve kimden işittiğine bakmadan, hakka (doğruya) boyun eğmek ve onu kabül etmektir. Yine o şöyle demiştir: Nefsinde bir kıymet gören kişinin tevâzüdan asla nasibi yoktur.

Zünnün şöyle der: Tevâzıtun üç alâmeti vardır: Ayıplarını bilerek nefsini küçük görmek, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevhid/" tevhid /a inancına hürmeten insanlara tâzim fsaygı göstermek), kinden gelirse gelsin hakkı ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nasihat/" nasihati /a kabül etmek.

Tevâzü, kibirle za'a (zillet) arasında itidâle (dengeye) uymaktır. Buna göre kibir, insanın kendisini olduğundan yükseğe çıkarması, zillet ise, insanın kendisini ayıplanacak ve hakkını kaybetmeye götürecek bir duruma düşürmesidir. Meşâyıhın tevâzüun açıklaması ile alâkalı işâretlerinin bir çoğundan onların tevâzüu zillet yerine koyacak dereceye vardırdıkları ve bunda da nefsâni hislerin karışık olduğu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ifrat/" ifrâtın /a zirvesinden a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tefrit/" tefritin /a derinliğine indirdikleri anlaşılmaktadır. Bu da itidâlden sapmayı gösterir. Meşâyıhın bundan maksadları, müridlerinin ucub (kendini beğenme) ve kibir duygularına kapılmalarından korkarak, nefslerini kırma konusunda mübâlağada bulunmuş olmalarıdır

Tevâzü, kulun Hakk'ın gücüne boyun eğmesidir. Birinci inceliği menkulün mâkul ile tezat teşkil etmemesi (aklın nakille çatışmaması) olup ihtilâfa yol açacak bir görüşe sâhib olmamaktır. Ikincisi, Hakk'ın râzı olduğu müslümandan râzı olmaktır. Hak kimden gelirse gelsin reddetmemek ve mazeretleri kabül etmektir. Üçüncüsü ise hizmetini ve müşâhede ile a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/fetret/" fetret /a (müşâhedenin kesilmesi) içindeki şekli görmekten uzaklaşarak Hakk yolunda kaybolmaktır. (Ravza, 484

Huşü ve tevâzü sözlükte aynı mânâdadır. Ehl-i a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikatin /a ıstılâhında huşü, Hakk'a boyun eğmektir. Denilmiştir ki: Huşü, kalbde sürekli olan bir korkudur. Yine bu konuda şöyle denilmiştir: Huşü kalbin bütünüyle Hakk'ın huzurunda durmasıdır.

Şu da söylenmiştir: Rabb'e muttali olma ânında kalbe gelen kendini kaybetmişlik hâlidir.

Yine bu konuda Hakk'ı müşâhededen dolayı edeben gönlün boyun eğmesidir denilmiştir

Huşü, hakikatin gücü anında kalbin savunulması ve (Allah'a ait) kahri olan (sıfatlar) karşısında geri durmasıdır. Huşü, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/heybet/" heybetin /a a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/galebe/" galebe /a çalmasının öncüsüdür. Huşü sâhibi, arzu ateşi sönen, göğsündeki arzudan haz alma alevi sükün bulan, kalbi tâzim nürları saçan, bu sebeble a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sehvet/" şehveti /a ölen, fakat kalbi dirilen, onun için de organları huşü içinde bulunan kimsedir. İnsanda huşü bulunmasının alâmeti, kızdırıldığında, arzusuna muhâlefet edildiğinde yahut reddedilme durumunda kaldığında bu hâlleri kabül ile karşılamasıdır. Bir kısım süfi, huşüun mahallinin kalb olduğu husüsunda ittifâk etmiştir. (Câmi’, 213

Tevâzü husüsunda üstad Ebu'l-Kasım Cüneydrh Şefkat kanatlarını halkın üzerine indirmek ve onlara yumuşak davranmaktır ; İbn Atât Kimden gelirse gelsin hakkı kabül etmektir , Ebü Abdullah Râzi de Tevâzü, hizmet sırasında öne çıkmayı terketmektir demişlerdir

Ebü Yezid'e (Bistâmi)h Kul ne zaman mütevâzi olur? diye sorulunca şöyle cevâb vermiştir: Nefsinde bir makam ya da hâl görmediği, halk içinde kendinden daha şerli birini bulamadığı zaman.

Mâlik Dinâr'h şöyle demiştir: Mescidde bulunanlar içinde en şerlisi çıksın denilseydi, bu konuda hiç kimse beni geçemezdi. (Nebhâni, Il, 91