Tevbe: Şer’i şerifte zemmedilen (karşı çıkılan) şeyden, mahmud (övülen), meşru olan şeylere yönelmek manasına gelir. Zira tevbe, sâlikin yolunun başlangıcı, müridlerin saadet anahtarı ve yüce Allah’a seyrin sıhhatinin şartıdır.
Hakikaten de yüce Allah mü’minlere birçok ayette tevbeyi emir buyurmuş, dünya ve ahirette kurtuluşa sebep kılmıştır.
Yüce Allah Nur Suresi 31. ayetinde:
“ Ey mü’minler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.”
Hud Suresi 52. ayetinde:
“ Ey kavmim, Rabb’inizden mağfiret dileyin, sonra da O’na tevbe edin.”
Tahrim Suresi 8. ayetinde:
“ Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah’a dönün, umulur ki Rabb’iniz sizin kötülüklerinizi örter” buyurdu.
Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) masum olduğu halde tevbenin meşru olduğunu ümmetine öğretmek için çok kere tevbeyi yeniler, istiğfarı tekrar tekrar yapardı. Ağar b. Yaser el-Müzenî ( radıyallâhu anhu )’den, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Ey insanlar! Allah’a tevbe edin ve O’ndan mağfiret isteyin. Hakikaten ben günde yüz defa tevbe ediyorum.”[1] buyurdu.
İmam-ı Nevevî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Her bir günahtan dolayı tevbe etmek vacibtir. Yapılan isyan bir kul hakkına taalluk etmiyor, yüce Allah’la kendi arasında ise bu tevbenin üç şartı vardır:
1- İsyandan tamamıyla vazgeçip sıyrılmak,
2- Yapmış olduğu günaha pişman olmak,
3- O isyana ebedi olarak dönmemeye azmetmek.
Bu üç şartın biri olmazsa tevbesi de sahih olmaz. İsyan, insan haklarına taalluk ederse tevbenin şartı dört olur. Bu üç şarttan sonra dördüncüsü ise hak sahibi ile helalleşip temizlenmektir. Eğer o hak, mal veya buna benzer şeyler ise sahibine iade edip helalleşmesi, eğer bu hak bir kişiye atılan zina iftirası sebebiyle lazım gelen bir had hakkı ise hak sahibinin o haddi icra etmesine imkan vermesi veya affını dilemesidir. Eğer gıybet ise helallık istemesidir. İşte bu surette bütün günahlardan tevbe etmek vâcibtir.[2]
Tevbenin şartları, kişiye masiyeti sevdiren, teşvik eden ve yüce Allah’a itaat etmekten nefret ettiren, fasık arkadaşlarından ayrılıp kötü dostlarını terkederek hayırlı ve sadık olan kişilerin sohbetine iltihak etmektir. Onların sohbetleri isyan ve muhalefet hayatına dönmesine engel olur.
Rivayet olunan meşhur ve sahih hadiste bizim için aşırı hayret verici ibretler vardır. Şöyle ki, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın kıssasında:[3] O yüz adamın katili ki ona zamanın en âlimi olan zat yüce Allah’ın tevbesini kabul edeceğini bildirip ona sapmasında ve günah işlemesinde büyük bir etkisi olan bozuk çevreyi terketmesini şart koştu. Sonra ona seveceği, yollarına uyacağı salih mü’minlerin olduğu salih bir memlekete gitmesini işaret etti.
Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın güzel ashabına uyarak Sûfi, günahının küçüklüğüne bakmayıp belki de Rabb’inin azametine bakmalıdır. Enes b. Malik ( radıyallâhu anhu ) şöyle dedi: “Siz birtakım çirkin amelleri işliyorsunuz, bu amelleri gözünüzde kıldan daha ince görüyorsunuz. Halbuki biz onları Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın zamanında büyük günahlardan sayardık.”[4]
Sûfi tevbeyi sadece isyan işlediği zaman yapmamalıdır. Zira bu şekilde tevbe kendi reyinde avamın tevbesidir. Belki de sûfi kalbini Allah’tan meşgul eden herşeyden de tevbe etmelidir. Bu konuda büyük Sûfi Zünnûn-i Mısrî ( rahmetullâhi aleyh )’ye tevbe hakkında sorulduğunda: “Avamın tevbesi günahtan, havâsın tevbesi ise gafletten dolayıdır.[5] ” dedi.
Abdullah Temimî ( rahmetullâhi aleyh ) diyor ki: “Tevbe edenlerin arasında farklılıklar vardır. Kimi günah ve seyyiatından tevbe eder, kimi de sürçme ve gafletinden tevbe eder. Kimi de hasenatını ve taatını beğendiği için tevbe eder.”[6]
Bil ki sûfi ne zaman yüce Allah’ı bilmeyi iyi yaparsa ameli çoğalır, en ince kusurlar için bile tevbe eder. Her kimin kalbi günah ve kirlerden temiz olur ve ünsiyet nurları onun üzerine doğarsa, artık onun kalbine gizli afetlerin girmesinden korkulmaz. Zelle ve kaymalardan endişe ettiğinde kalbinin temizliği bulanmaz. Hatta kalbine bunlardan biri geldiğinde kendini gören Allah’tan utanarak tevbe eder.
Gece ve gündüzlerde çok istiğfar yaparak peşi peşine tevbe etmeyi çoğaltır. Bu durum sûfiye, gerçek kulluğu ve mevlası hakkındaki kusurunu hissettirir. Bu ise kulluğunu itiraf etmesi ve Rabb’ini ikrarının göstergesidir.
Sûfi, yüce Allah’ın Kitab’ından Nuh Suresi 10-12.ayetlerini okur:
∃
∃
“Dedim ki: Rabb’inizden mağfiret dileyin, çünkü O çok bağışlayıcıdır. (Mağfiret dileyin ki) üzerinize gökten bol-bol yağmur indirsin, mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın, size bahçeler ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın.”
Zariyat Suresi 15-18. ayetlerinde ise:
∃
∃
∃
“ Şüphesiz ki sakınanlar, Rab’lerinin kendilerine verdiğini alarak cennetlerde ve pınar başlarında bulunacaklar. Çünkü onlar bundan önce dünyada güzel davrananlardı. Geceleri pek az uyurlardı. Seherlerde istiğfar ederlerdi” buyurdu.
Sûfi bu ayetleri ve diğer ayetleri okuyup hayatında olan taksiratından ve yüce Allah’ın huzurunda aşırıya vardığından dolayı üzüntüden gözyaşı döker. Bundan sonra da ayıbına dönerek kendinde olan ayıpları giderir, taksiratını engelleyerek nefsini tezkiye eder.
Sonra da Peygamberimiz ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’in: “Günah işlediğinde peşinden bir hasene yap! O günahı yok eder” kavline uyarak taat ve hasenat fiilini çok yapar.[7]
Ahmed Zerrûk ( rahmetullâhi aleyh ) “Kavaid”inde dedi ki: “Davacının iddiasının neticesine itibar edilir. Eğer dava iddiaya muvafık ise sahih, değilse davacı yalancıdır. Sonrasında takva olmayan tevbe bâtıldır. İstikameti zahir olmayan takva geçersizdir. İçinde verâ olmayan istikamet noksandır. Zühd ile neticelenmeyen verâ ise kusurludur. Tevekkülü meydana getirmeyen zühd kuru bir davadır. Her şeyden kesilip meyve zahir olmadan, yüce Allah’a hakikaten değil de sureten sığınmak ise tevekkül değildir. Tevbenin sıhhati haram olan şeylerle karşılaştığında meydana çıkar. Takvanın kemâline Allah’tan başka kimse müttali olamaz. İstikametin bulunması bid’at çıkarmaksızın, virdini muhafaza ederek yerine getirmektir. Verânın bulunması şüpheli şeyleri arzuladığı zamanlarda terk ederse ehli verâdır. Şayet terketmez ise ehli verâ değildir.[8]
Dipnotlar
- Müslim Sahihinde, Kitab-uz Zikir’de rivayet etti.
- Riyaz-uz Salihin s.10’da
- Müslim Sahihinde Tevbe bahsinde, Said-ul Hudrî (radıyallâhu anhu)’den rivayet etti.
- Buhari Sahihinde Kitab-ur Rikak’ta Enes (radıyallâhu anhu)’den rivayet etti.
- Risale-i Kuşeyriyye, Bâb-ut Tevbe s.47’de
- Risale-i Kuşeyriyye, Bâbu-t Tevbe s.47’de
- Tirmizi Kitab-ul Birr’de rivayet etmiş ve hadisi hasen, sahihtir demiştir. Kavline uyarak taat ve hasenat fiilini çok yapar. (Bu cümlede geçen hadisi Muaz b. Cebel ve Ebû Zer (radıyallâhu anhuma) Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’den almışlardır. Hadis-i şerifin tamamı ise: “Her nerede olursan ol, Allah’tan ittika eyle (kork), günahın peşinden bir haseneyi tâbi eyle! O günahı giderir, insanlara karşı güzel ahlâkla müamele eyle!)
- Şeyh Ahmet Zerrûk, Kavaid-i Tasavvuf s.74
- Tirmizi Kitab-ı Sıfat-ül Kıyame’de Şeddat bin Evs (radıyallâhu anhu)’den rivayet edip, hadis hasendir dedi.
- Seyyid Ahmet er-Rifaî (rahmetullâhi aleyh) El-Bürhanül Müeyyed, s.56’da
- Tefsir İbn-i Kesir c.4 s.545’de
