Tevekkülün Tanımı:
Seyyid ( rahmetullâhi aleyh ) “Tarifat”ında der ki: “Tevekkül, insanların elinde olan şeylerden ümit kesip Allah’ın indinde olan şeylere güvenmektir.”[1]
İbn-i Acîbe ( rahmetullâhi aleyh ) şöyle tarif eder: “Tevekkül kalbin Allah’a güvenip O’ndan gayri şeye itimat etmemesi veya her şeyde ilmen Allah’a ümit bağlayarak O’nun her şeyi bildiğine itimat edip güvenmesidir. Allah’ın elinde olanın, senin elinde olandan daha güvenilir olmasını bilmendir.”[2]
Bazı sûfiler der ki: “Tevekkül, Allah’ın senin hakkındaki ilmi ile yetinip kalbe O’ndan başkasından alakayı kestirmen ve her işte Allah’a rücu etmendir.”[3]
Ebû Said el-Harrâz ( rahmetullâhi aleyh ): “Tevekkül Allah’ı tasdik etmek, O’na itimat etmek, O’na güvenmek, kefil olunan her şeyde O’nunla mütmain olmak, bütün şeylerde Allah’ın kefil olduğunu, dünya işlerini ve rızka ait olan her sıkıntıyı kalpten çıkarmaktır.” dedi.[4]
Yüce Allah’a tevekkül etmek, işleri O’na devredip bırakmak, her halde O’na itimat etmek, hareket ve kuvvetin ancak O’ndan olduğunu ifade etmektir. Geçen tariflerde ve diğerlerinden mülahaza edilip görüldüğü gibi, tevekkül kalbî bir mertebedir. Bunun için yüce Allah’a tevekkül inancıyla sebeplere sarılma arasında bir zıddiyet meydana gelmez. Bunun için tevekkülün yeri kalp, sebeplerin yeri ise bedendir. Nasıl olur da bir mü’min yüce Allah’ın birçok ayeti kerimelerde emrettiği ve Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın birçok hadis-i şerifte davet ettiği ameli terkeder.
Bir kişi devesinin üzerinde Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a geldi ve: “Ya Resulallah, devemi salıverip tevekkül edeyim mi?” diye sordu. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Onu bağla ve sonra da tevekkül et.” buyurdu.[5]
Bunun için ulema sebepleri terkedip çalışmadan kaçınmayı yalancı tevekkül sayarak bunun İslâm’ın ruhu ile birleşmeyen bir tembellik olduğunu dile getirdiler. Sûfiler, bu bakış açısını; fikirlerin arınması, şüphelerin reddi ve tasavvufun İslâm’ın gerçek ve doğru bir anlayışı olduğunu açıklamak için desteklediler.
Kuşeyrî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Tevekkülün mahalli kalptir. Zahir ile hareket etmek (ameller) ise takdirin yüce Allah tarafından olduğunun hakikatına erdikten sonra, tevekküle mani değildir. Bir şey zorlaşırsa o bilir ki yüce Allah’ın takdiri iledir. Bir şey uygun olursa yine o bilir ki yüce Allah’ın kolaylaştırması iledir.”[6]
İmam Gazalî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Cahiller bazen kazanmayı, tedaviyi terk etmenin ve tehlikeli durumlara boyun eğmenin tevekkül için şart olduğunu zannetmişlerdir. İşte bu durum hatadır. Çünkü bu, şerîatta haramdır. Şerîat tevekkülü överek herkesi tevekkül etmeye davet eder. Nasıl olur da tevekkülü yasak sayarak O’na nail olunur.”[7]
Saadet-ı Sûfiyye, sâliklerini ince kalbî bir bakışa yönlendirip uyardılar. Zira bütün amellerde sebeplere dayanmadan kalple iltifat etmeden sebebler edinmek vacip olur.
Kadı İyad ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Sûfilerden hakikate erenler, gerekli durumlarda çalışmanın zarurî olduğunun kanaatına vardılar. Lâkin onların yanında sebeplere iltifat etmek ve mütmain olmakla tevekkül sahih olmaz. Çünkü sebeplere sarılmak, yüce Allah’ın sünneti ve hikmetidir. Sebeplere güvenmek ne menfaati celbeder ne de zararı defeder. Her şey yüce Allah’tandır.”[8]
A.Tevekkülün Fazilet ve Etkileri
Tevekkül,
imanın
neticelerinden
bir
netice
ve
marifetin meyvelerinden bir meyvedir. Kulun tevekkülü, kulun yüce Allah’ı ve sıfatlarını bildiği kadardır. Çünkü hakiki tevekkül sahibi, yüce Allah’tan başkasını fail olarak görmez. (Hakikatte faili mutlak O’dur.)
Yüce Allah’a tevekkül eden Allah ile aziz olur sadece O’nun için zelil olur. O’na güvenir, O’ndan başkasından hiçbir şey talep etmez. Muhakkak dediler ki: İstediğini mevlasının yanında bulan bir kişinin kullardan bir şey istemeye yönelmesi mürid için hoş olmayan bir durumdur. Bunun için yüce Allah tevekkülü imana bağlayıp Mâide Suresi 23. ayetinde:
“ Gerçekte mü’minlerseniz, haydin Allah’a tevekkül edin!”
Yine İbrahim Suresi 11. ayetinde:
“ Onun için mü’minler, hep Allah’a tevekkül etsinler.” buyurdu.
Her kim sadık bir hal ile Allah’a sığınarak hakkıyla yüce Allah’a tevekkül ederse yüce Allah da ona muhabbetini ikram eder. Mihnet ve fitnelerin sıkıntılarından emin olmasına kifayet eder. Kalbini zenginlik ve yakînlik (yakın bir imanla) doldurur, zahirini de ikram ve iffetle ziynetler. Yüce Allah Âl-i İmrân Suresi 159. ayetinde:
“ Çünkü Allah tevekkül edenleri sever.”
Talak Suresi 3. ayetinde:
“ Her kim Allah’a tevekkül ederse Allah ona yeter.” buyurdu.
Özellikle sıkıntılar ve mihnetler karşısında Allah’a güvenmek kalplerde sekineyi ve huzuru diriltir.
İbn-i Abbas ( radıyallâhu anhuma )’dan rivayet edildiğine göre: “Allah bize kâfi, O ne güzel vekildir.” Bunu İbrahim (aleyhisselâm) ateşe atıldığında söyledi. Muhammed ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) ve ashabına ( radıyallâhu anhu m) “İnsanlar sizin için toplandı, onlardan korkun!” denildiğinde, kuvvetli bir imanla:
“Hasbünallahü ve ni’mel vekîl”
“Yüce Allah bize kâfi, O ne güzel vekildir.” diyerek karşılık verdiler.[9]
Hakikaten Allah’a tevekkül eden kişi, kazasına razı olur, fiiline teslim olur ve kalbi hükmüne mütmain olur. Bişri Hâfî ( rahmetullâhi aleyh ): “Biriniz Allah’a karşı yalan söylediği halde tevekkül ettim der. Eğer Allah’a tam bir tevekkül etseydi, Allah’tan gelen her şeye razı olurdu.” buyurdu.[10]
sellem ) tevekkülü methetti, Muhakkak Resulullah ( sallallâhu
hayattaki önemini ve nefislere huzur vermedeki kıymetini beyan ederek: “Siz Allah’a hakkıyla tevekkül etseydiniz, Allah kuşları rızıklandırdığı gibi sizi de rızıklandırırdı. Kuşlar sabahleyin aç olarak gider, akşamleyin tok olarak dönerler.” buyurdu.[11]
Bu hadiste muhakkak tevekküle işaret ederek sebeplere sarılmada hiçbir mani olmadığını, kuşların yuvalarını terkedip Rab’larına güvenerek ve itimat ederek rızıklarını aramak için çıkmalarını delil getirdi. Bunun için kuşlar kaygı edip üzülmeyi bilmezler.
Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) İslâm ümmetini her hallerinde, yüce Allah’a tevekküle çağırdı. Bilhassa da bir kişi evinden çıkarken:
“Bismillâhi tevekkeltü alellâhi ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” derse melek tarafından ona: “Hidayete erdirildin, ihtiyacın karşılandı ve korundun.” denir. Şeytan ondan uzaklaşır. Şeytan diğer şeytana der ki: “Muhakkak ki hidayete erdirilen, ihtiyacı karşılanan ve korunan kimseye ne yapabilirsin?” diye buyurdu.[12]
B.Tevekkülün Mertebeleri
İnsanlar tevekkülde birkaç mertebe üzeredirler. Zira tevekkül de diğer seyr-i sülûk makamları gibi mertebe mertebe katedilir. Mü’min bu mertebelere bilgi ve marifeti hesabınca yükselir.
Bunun için Gazalî ve İbn-i Acîbe ( rahmetullâhi aleyhima ) gibi zatlar tevekkülün üç mertebesi olduğunu söylediler:
Birincisi: En azıdır ki yüce Allah ile şefkatli, ince ve nazik bir vekil ve müvekkili gibi olmak.
İkincisi: Vasat olanıdır ki her durumda yüce Allah ile tıpkı anasından başkasına yönelmeyen bir çocuk gibi olmak.
Üçüncüsü: En yükseğidir ki yüce Allah ile tâbibin önündeki bir hasta gibi olmak.
Bu makamların arasındaki fark: Birincide aklına töhmet geldiği halde, ikincide bu olmaz. Ancak ihtiyaç zamanında ara sıra annesine bağlanan gibi. Üçüncüde ise suçlama ve alaka yoktur, çünkü o, kendi nefsinde fâni olur, her saatte yüce Allah’ın kendine ne yapacağını bekler.[13]
Hülâsa
Muhakkak ki tevekkül, imanın ve marifetin en büyük semeresidir. Saadet ve mütmain olmanın en önemli sebeplerindendir. İşte bunun hakikatını Saadet-ı Sûfiyye iyi bilip anladılar. Çünkü onlar sebepleri terketmek ve onlardan uzak kalmanın tevekkül olmadığını bildirdiler. Belki de tevekkül, arzularını Allah’a havale edip O’na hasretmek, O’nun tedbirine ve hikmetine sığınmak, kalbin sebeplere takılmamasıdır. Zira yalnız sebepler yüce Allah’tan gelecek bir şeye etki etmez.
Bunun için Saadet-ı Sûfiyye tevekkülün en büyük mertebelerini elde etmişlerdir. Onların kalpleri ancak Allah ile mütmain olur, O’na itimat eder, O’na güvenir, O’na yönelir ve yalnız O’ndan yardım ister. Zira hakikatte O’ndan gayri fail yoktur. Fail-i mutlak ancak O’dur.
Onlar bedenleriyle Allah’ın emirlerine imtisal eder, şerîatına sarılıp O’nun Peygamberinin ve ashab-ı kiramın hal ve gidişine iktida ederek sebeplere
sarılırlar.
(Çünkü
sebeplere
sarılmak
peygamberlerin sünnetidir.)
Dipnotlar
- Tarifat-üs Seyyid Şerif s.48
- Mirac-üt Teşevvüf s.8
- Allâme Muhammed bin Allan Sıddıki, Deli-ül Falihin Lit-Turik Riyaz-us Salihin c.2 s.2’de
- Tariku İlallah li Ebî Said-il Harraz s.56’da
- Tirmizi Kitab-us Sıfat-ıl Kıyamet’te rivayet etti, hadis garib dedi.
- Risale-i Kuşeyriyye s.76’da
- El Erbain fi Usûliddin lil Gazalî s.246’da
- Delil-ül Falihin c.2 s.3’de
- Buhari Sahihinde, Kitab-üt Tefsir’de Âl-i İmrân Suresi’nin tefsirinde tahriç etti.
- Risale-i Kuşeyriyye s.76’da
- Tirmizi, Kitab-üz Zühd’de rivayet etti, hadis hasen sahih dedi. Hakim de Müstedrek’te c.4 s.318’de Ömer İbn-i Hattab (radıyallâhu anhu)’dan tahriç etti.
- Ebû Davud, Tirmizi ve Nesaî, Kitab-ud Davette, Enes b. Malik (radıyallâhu anhu)’den rivayet ettiler, Tirmizi hadisi sahih ve garib dediler.
- Mirac-üt Teşevvüf s.8’de
- Medaric-üs Sâlikin libn-i Kayyım c.2 s.136’da
- Mirac-ut Teşevvüf libn-i Acîbe s.7’de
- Tarifat-üs Seyyid s.76’da
- Delil-ül Falihin Lituruk-u Riyaz-us Salihin c.2 s.57’de
Erginli Sözlüğünden
Valâmet-i mütevekkil; hısn-ı tevekkül; iddihâr; mütevekkil; tasarruf; tekessüb; tevekkül-i ehl-i husüs; tevekkül-i husüsu'l-husüs
Tevekkül, takdir edilen şeyin tefvizi husüsunda kalbini ikaz ederek, sadece Allah'a dayanmak, kendi güç ve kuvvetine güvenmemektir. (Âdâbı, 161
Alâmet-i mütevekkil (mütevekkilin alâmeti), doğru söylemesi kendisine zarar verecek ve yalan söylemesi kendisine fayda sağlayacak olsa bile, doğru söylemeyi yalan söylemeye tercih etmesidir. Çünkü Allah'a tevekkül eden kimsenin, başka bir şeyden korkması doğru değildir. Yine iyiliği emrederken ve kötülüğü yasaklarken de Allah'tan başkasından korkmaz. Çünkü onun Allah'a olan ümidi, yaratılmışların tehdidinden kaynaklanan korkudan daha fazladır. Çünkü Allah'a tevekkül eden kimse, kalbinden Allah'tan başkası için olan her türlü korku, çekinme ve hüznü çıkarmıştır. Hatta onun havf ve recâsı Allah'la birleşmiştir. (Âdâbı, 180
Tevekkülimânın ta kendisidir. Çünkü tevekkül etmek her kula farzdır. Tevekkül olmadan imân olmaz. Nasıl imânın artıp eksiliyorsa, tevekkül de artar ve eksilir. Tevekkül husüsunda insanlar birbirinden farklı mertebelerdedir. Yakin ise kişinin imânı kadardır. (Âdâbı, 185
Tevekkül, kulluk husüsunda bedeni devreden çıkarıp, kalbi a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/rububiyyet/" rubübiyyete /a bağlamak ve kifâyet miktarıyla tatmin olabilmektir. (Böyle kimseler) verilince şükreder, verilmezse kaderlerine râzı olarak sabretmeyi yeğlerler
Zünnün'arm tevekkülün ne olduğu sorulduğunda şu şekilde karşılık vermiştir: Tevekkül, nefsin tedbirini terk edip, kendi güç ve kuvvetinden sıyrılmaktır.
Ebü Bekr Verrâk'h da Tevekkül, hayatı bir güne indirmek ve yarın endişesinden kurtulmaktır demiştir
Ruveym'e tevekkülün ne olduğu sorulmuş, o da Allah'ın vaadine güvenmektir şeklinde cevâblamıştı
Sehl Abdullah (Tüsterijrt, tevekkülün ne olduğunu soranlara Kişinin kendini Allah Teâlâ'nın irâdesine teslim etmesidir cevâbını vermişti
Tevekkül-i ehl-i husüs , Ebu'l-Abbâs Atâ'nın"t dediği gibidir: Allah'a, Allah'tan başka bir sebeble tevekkül eden kimse, bu tevekkülünü Allah'a, Allah ile ve Allah için yaparak, sebeblere bağlanmadan sadece Allah'a tevekkül etmedikçe, hakiki mânâda tevekkül etmiş olmaz. (Lüma', 78
Tevekkül-i husüsu'l-husüs (ehâss-ı havâssın tevekkülüj: Şibli'yert tevekkülün ne olduğu sorulunca şöyle cevâb vermişti: Tevekkül, Allah için yokmuş gibi olman, Allah'ın da senin için hep var gibi olmasıdır fasla O'nu unutmamandır). (Luma , 79
Seri Sakati'ye göre tevekkül, Kendi güç ve kuvvetinden sıyrılmaktır
İbn Mesrük, Tevekkül, tecelli eden kazânın hükmüne teslim olmaktır demiştir. Sehl (Tüsteri) ise Tevekkül, Allah'ın huzürunda teslim olma hâlidir demiştir. Abdullah Kureşi Tevekkül, Allah'tan başka bütün sığınakları terk etmektir demiştir
Cüneyd Tevekkülün hakikati, kulun Allah'a karşı var olmadığı zamanki gibi olması; Allah'ın da kulu için, kendisini yaratmadan önceki gibi olmasıdır demiştir
Ebü Said Harrâz demiştir ki: Padişah a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halkin/" halkına /a yetecek rızkı temin etmiş, onlar da bu durumun kendileri için yeterli olmasından dolayı tevekkül makamlarına ihtiyaç duymamışlardır. Safâ makamında a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/olanlarin/" olanların /a , kendilerine yetecek kadar rızıklarına kefil olunması karşılığında tevekkül etmeleri (tevekküle karşılık beklemeleri), ne çirkin bir ödeşme şeklidir. Şibli'nin de dediği gibi: Tevekkül, güzel bir ödeme gibidir. (Allah rızkını garanti etmese bile, ârif, O'na dayanıp güvenmelidir
Sehl şöyle der: Tevekkül hâriç, her makamın bir yüzü (önü) ve bir de ensesi (arkası) vardır (her makam artar, eksilir, ilerler ya da geriler). Tevekkülün yüzü vardır, fakat ensesi yoktur. Sehl bu sözüyle kifâyet tevekkülünü değil, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/inayet/" inâyet /a tevekkülünü kasd etmiştir. Bu da tevekkül için bir karşılık beklememek demektir. Süfilerden biri de Tevekkül, kul ile Allah arasında bir sırdır demiştir. (Ta'arruf, 72
Tevekkül, ihtiyaç esnâsında kendi yerine bir başkasına dayanıp güvenmektir. Bil ki, tevekkül edilen kimseye güvenince, tevekkül edenin kalbi sâkin, nefsi mutmain olur. Eğer hiçbir kimseye güveni yoksa, ne kalbi sâkin olur, ne de nefsi mutmain
Kardeşim bil ki (aslında) herkes tevekkül etmektedir. Ne var ki, bu tevekkül çoğunlukla Allah'tan başkasına yönelir. Bu, tıpkı çocukların, yeme, içme, elbise ve diğer ihtiyaçları için babalarına güvenimesi türünden bir tevekküldür. (İhvân, II, 68
Allah'a tevekkiil etmek, kulu O'na sevdirir. İşleri Allah'a havâle etmek Allah'ın hidâyetindendir. Kul ancak Allah'ın hidâyetine sarılmakla O'nun rızâsına muvaffak olur. (Küt, II, 2
Tevekkül makamının başı, Vekil olan'ı (Allah'ı) tanımaktır. O, Aziz ve Hakim'dir . İzzeti sâyesinde dilediğine verir, hüküm ve hikmeti gereği dilediğine de vermez. Kul da O'nun izzetiyle yücelip, hükmüne râzı olmalıdır. (Küt, II, 3
Firâr-ı tevekkül (tevekkülden kaçmak), tevekküldeki sükün makamını (tevekkül yoluyla sükünete ermeyi, tevekkül sayesinde rahatlamayı); terk etmek demektir. Yani kul, tevekkül eder, ama tevekkülünü görmez. Çünkü O, ona yeter, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/afiyet/" âfiyet /a verir ve kendisini korur. Tevekkülünü, tevekkülünün sebebi olarak görür. Bu da kendisini tevekkülden kaçarak Vekil'i görmeye zorlar. O'nu saf bir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevhid/" tevhidle /a tevhid tevekkül 1093 eder, aralıksız olarak hiç durmadan a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sehadet/" şehâdet /a getirir. Öyle ki kendisiyle Vekil arasında, tuttuğu yol olan tevekkül de dâhil olmak üzere, nazar edeceği ya da dayanıp güveneceği hiçbir şey kalmaz. (Küt, II, 5
Tasarruf ve tekessüb (kazanç), tevekkülü sağlam olan kimselere zarar vermez; onların makamına te'sir etmez ve hâllerinde de bir noksanlığa sebeb olmaz. (Küt, II, 15
Tevekkülün, farz ve fâzilet (nâfile) olmak üzere iki yönü bulunur. Farz olan yönü iınâna dayanır, bu da Kadir olan Allah tarafından gelen bütün kaderlere teslim olmak, bunların tamamının Allah'ın kaza ve kaderi olduğuna inanmaktır. Tevekkülün fazilet yönüyse, Vekil'in (Allah'ın) müşâhede a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilmesi/" edilmesinden /a kaynaklanır. Bu müşâhede mârifet makamında olur. Bu makamda olan kul ise yakin gözüyle bakar. Tıpkı (Kur'ân-ı Kerim'de bahsi geçen) sâlih kulun şu sözünde olduğu gibi: Haydi hepiniz bana tuzak kurun ve sonra da bana hiç göz açtırmayın Bunun üzerine Allah tarafından onda muazzam bir güç meydana geldi ve Aziz olan Allah'ın izzet ve gücünü onlara bildirdi. Sanki ona Sen de bizim gibi zayıf bir insansın, sana bu güç nereden geliyor? diye sorulmuştu da, şöyle cevâb vermişti: Ben, Allah'a tevekkül ettim. (Küt, II, 10
Tevekkül husüsunda sağlam bir makama a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib-olan/" sâhib olan /a Ebü Yâkub Süsi şöyle demiştir: Tevekkül üç makam üzeredir: Avâm, havâss ve ehâss-ı havâssın tevekkülü. Sebebler âlemine dalıp ilmi kullanarak Allah'a tevvekül eden, ama yakine ulaşamayan avâmdır. Sebebleri bırakıp Allah'a tevekkül ederek yakini tahakkuk ettiren havâsstır. Yakinin varlığıyla sebeblerden hakiki mânâda sıyrılan, ardından tekrar sebeblere dâhil olup başkası için tasarrufta bulunan da ehâss-ı havâsstır. (Küt, II, 16
Sağlam bir tevekkülle yapılan iddihâr (depolamak, biriktirmek) zarar vermez. Biriktiren kişi Allah için ve Allah yolunda harcamak için biriktiriyorsa, o kimsenin malı, Allah rızâsı için vakfedilmiş olup, nefsinin hazları ve arzuları için biriktirilmiş olmaz. Bu takdirde Allah'ın üzerine yüklediği hukukunu yerine getirmek için biriktirmiş olur. Kulun malını Allah yolunda ve hukukunu yerine getirmek için harcadığını görmesi, bilmesi, kulun makamını eksiltmez, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/bilakis/" bilakis /a derecesini artırır. (Küt, Il, 19
Sabır, tevekkül husüsunda ilk makamdır. Sabır, kazâyı a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/imtihan/" imtihân /a olarak görmektir. Şükür bundan daha üstündür. Bu da, belâyı nimet olarak görmektir. Rızâ da bunların hepsinden üstün olup, tevekkülün zirvesidir. Rızâ, tevekkül a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibleri /a arasında bulunan a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/muhiblerin/" muhiblerin /a makamıdır. (Küt, II, 35
Tevekkül kalbin ameli; tevhid ise sözüdür. (Kuşeyri, 7
Tevekkül, Ebü Türâb Nahşebi'nin dediğine göre şudur: O ftevekkül), kulluk husüsunda bedeni devreden çıkarıp, kalbi rubübiyyete bağlamak ve kifâyet miktarıyla tatmin olabilmektir. (Böyle kimseler) verilince şükreder, verilmezse kaderlerine râzı olarak 1094 tevekkül
sabrederler. Zünnün'unt dediği gibi: Tevekkül, nefsin tedbirini terk edip, kendi güç ve kuvvetinden sıyrılmaktır. Kul, Allah'ın. içerisinde bulunduğu durumu bilip gördüğünü bildiği zaman, tevekkül hususunda güçlenir. (Kuşeyri, 83
Tevekkül, huzürsuz bir ıstırâb, ıstırâbsız bir huzürdur. Denilmiştir ki: Tevekkül, bollukla azlığın gözünde bir olmasıdır. İbn Mesrük ise şöyle demiştir: Tevekkül, Allah'ın kazâsına ve hükümlerinin akışına teslim olmaktır
Ebü Ali Dekkak'ın şöyle dediğini işitmiştim: Tevekkülün üç derecesi vardır: Tevekkül, sonra teslim, sonra tefviz. Tevekkül eden, Allah'ın vaadine güvenip sükünete kavuşur. Teslim olan O'nun (kendi hâlini) bilmesiyle yetinir. Tefviz sâhibi ise Allah'ın hükmüne râzı olur
Tevekkül başlangıç, teslim orta, rızâ ise son hâldir. (Kuşeyri, 84
Hamdün'a Tevekkül nedir? diye sorulunca şöyle cevâb vermiştir: Tevekkül bir derecedir. Ben henüz o dereceye varamadını. İmân hâli doğru olmayan kimse tevekkülden nasıl bahsedebilir? Şöyle de denilmiştir: Mütevekkil (tevekkül eden) bebek gibidir, annesinin memesinden başka alacak şey bilmez. Mütevekkil de Allah'tan başka gidecek hiç kimse bilmez.
Tevekkül Allah'ın elinde olana güvenip,halkın elinde olandan ümid kesmektir denmiştir. Yine denilmiştir ki: Tevekkül, kalbin rızık arama husüsunda nasıl hareket edeceği endişesinde olmamasıdır.
Hâris Muhâsibi'ye tevekküle tamahın sızıp sızmayacağı sorulduğunda şöyle cevâb vermişti: Evet, tabiatı icâbı tamalı hâtırı yol bulabilir, ancak ona hiçbir zarar veremez. Hatta, tamalhı giderme ve insanların elinde olandan ümid kesme husüsunda ona güç verir. (Kuşeyri, 85
Allah Teâlâ buyurmuştur ki: Eğer inanıyorsanız, Allah'a tevekkül edin Tevekkül, bütün işlere sâhibini vekil kılmak ve onun vekâletine itim âd etmektir. Bu mertebe, avâma en zor gelen mertebe olup, havâssa göreyse yolların en kolayıdır. Çünkü Hakk, her işe bütünüyle kendisini vekil kılmış, âlem bu vekâletin zerresine bile sâhib olmaktan ümidini kesmiştir
Bu, tamamı avâının seyr ettiği yol olup üç derecedir: Birincisi taleble (rızık istemekle) beraber olan tevekküldür. Nefsle, onu sebeblerle meşgul etmek niyetiyle uğraşmak, halka faydalı olmak ve iddiâları terk etmektir
İkinci derecesi, talebin de düşmesiyle beraber tevekkül etmektir. Bu da, tevekkülü düzeltmeye çalışmak, nefsin azgınlığını hâkimiyet altına almak ve kendini farzları edâ etmeye adamak süretiyle sebeblere göz yummaktır
Üçüncü derecesi ise, tevekkülün illetinden kurtulmak için a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mucadele/" mücâdele /a etmektir. Bu da Hakk Teâlâ'nın eşyâdaki hâkimiyetinin bir saltanat hâkimiyeti olduğunu tevekkül 1095 bilmektir. O'nun, vekil kılmak süretiyle bu hakimiyetini paylaşacağı hiçbir ortağı yoktur. Hakk Teâlâ'nın, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/yanin/" eşyânın /a tek a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/malik/" mâliki /a olduğunu bilmesi, kulun ubüdiyyetinin
Kaynak: Zafer Erginli (ed.), Metinlerle Tasavvuf Terimleri Sözlüğü.
