Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 8, 2026

tiği (Tasavvuf Sözlüğü)

şeyleri de din olarak kabül etmektir. Hz. Peygambere uymadan, bir velinin kişiyi Allah'a ulaştıracağına inanan kimse, şeytanın dostlarından bir kâfirdir. Allah'ın mahlükatı yaratması, onlara rızık vermesi, duâlarına …

şeyleri de din olarak kabül etmektir. Hz. Peygambere uymadan, bir velinin kişiyi Allah'a ulaştıracağına inanan kimse, şeytanın dostlarından bir kâfirdir. Allah'ın mahlükatı yaratması, onlara rızık vermesi, duâlarına icâbet etmesi, kalblerine a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hidayet/" hidâyet /a nasib etmesi, düşmanlarına karşı kendilerine yardım etmesi, faydalı olanı vermesi, zararlı şeyleri gidermesi gibi şeyler sadece O'na mahsüstur. Bu sayılanları dilediği sebeblerle yerine getirir. Resüllerin vâsıta olmaları bu husüslara dâhil değildir. (Furkân, 17

Allah'ın dostları muttaki müminler olduğuna göre, insanlar imân ve takvâ husüsunda birbirinden farklı oldukları gibi, Allah'a dostlukta da aynı şekilde farklıdırlar. Yine aynı şekilde küfür ve nifaktaki farklılıkları gibi, Allah'a düşmanlıkta da birbirlerinden farklıdırlar. İmânın ve takvânın aslı Allah'ın resüllerine imândır. Bunların tamamı, resüllerin sonuncusu olan Hz. Muhammed'e irnândır. O'na imân etmek, Allah'ın bütün kitâblarına ve resüllerine imânı kapsar. Küfür ve nifakın aslı, resülleri ve onların Allah'tan getirdiklerini inkârdır. İşte âhirette sâhibini azaba müstahak kılan küfür budur. (Furkân, 33

İmân-ı mücmel (icmâli imân): İnsanlardan bir kısmı peygamberlere toptan imân eder. Buna icmâli imân denir. İmân-ı mufassal (tafsili imân): Peygamberlerin getirdiklerinden çoğu kendisine ulaşıp bir kısmı ulaşmayan kimse, peygamberlerden kendisine ulaşana imân eder, kendisine ulaşmayanı ise bilemez. Şayet ulaşa460 a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/iman-islam-ihsan/" imân-islâm-ihsân /a

cak olsaydı elbet ona da imân ederdi. Ama peygamberlerin getirdiklerine toptan imân eder. İşte bir kimse -elinde delil olmasa da- bildiğini Allah emretmiştir diye, imân ve takvâsıyla amel ederse, bu kimse Allah'ın velisidir. İmânı ve takvâsı a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbetin/" nisbetinde /a Allah'ın velâyetine a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibdir /a . Çünkü Allah Teâlâ onu bilmekle ve tafsili imânla mükellef tutmadığı için, tafsili imânı terk etmesinden dolayı onu cezâlandırmaz. Ancak terki nisbetinde Allah'ın velâyetindeki a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kemal/" kemâl /a derecesini kaybeder. Kim de Resül'ün getirdiğini bilir ve ona tafsili (ayrıntılı) olarak imân eder ve yerine getirirse işte o kimsenin imânı ve Allah'a dostluğu, bunu tafsili olarak bilmeyen ve yerine getirmeyen kimseden daha tamdır. Ama her ikisi de Allah'ın dostudur. Cennetin birbirinden son derece üstün ve farklı dereceleri vardır. Allah'ın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mu-min/" mü'min /a ve muttaki dostları, imân ve takvaları oranında bu derecelere sâhib olacaklardır. (Furkân, 34

Yetime karşılık beklemeden a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ihsan/" ihsânda /a bulunmak ve açlığa sabretmek... işte bunlar sâlih amellerdendir. (Furkân, 111

İhsân, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/basiret/" basiret /a nüru ile a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/rububiyyet/" rubübiyyet /a makamını temâşâ hâli üzere kulluğu gerçekleştirmek, yani Hakk'ı, kendi sıfatlarıyla sıfatlanmış olarak görmektir. Bu O'nu hakikaten değil, yakinen görmektir. Bunun için Peygamber :: Allah'a O'nu görüyormuşsun gibi kulluk et buyurmuştur. Zira bu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a , arada sıfat perdesi arkasından sıfat perdesinin taayyünüyle görülür. O'nun görmesi hakiki mânâda insanın görmesi gibi değildir. Görmenin sıfatı, O'nun görme sıfatıyladır. Kulun görmesi rüh makamında bulunan müşâhede makamının altındadır... (Kâşânî, 27; Câmi’, 76

İslâm teslimiyetten ibârettir. Teklifi amellere teslimiyetle ve bu da, amelleri bedenle yerine getirme yoluyla gerçekleşir. Çünkü imân, İslâm'ın en mühim cüzüdür. Her imân İslâm'dır, fakat her İslâm imân değildir. Bu yüzden cumhurun derecelendirmesi ve kanaati İslâm'dan başka bir şey olmamıştır. (Ravza, 248

Hasan'a (Hasan Basri'ye) Mârifetullah, kesbi midir, yoksa a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/zaruri/" zarüri /a midir? diye soruldu. Şöyle cevâb verdi: Eşyâ ancak iki şeyle idrâk edilir. Gözle görülen his ile, gözle görülmeyen ise delille. Allah bizim sıfat ve hislerimizle idrâk edilmediğine göre, O'nu bilmek ancak delil, araştırma ve istidlâl yoluyla olur. Çünkü biz müteâl (aşkın) olanı ancak delille, müteâl olmayanı ise hissederek bilebiliriz. Eğer sen mârifetin makamlar üzerindeki yerini, sırasını en yaklaşık ifâde ile öğrenmek istiyorsan bil ki, mârifet birinci mertebededir. Bu da cisimlerin aslını bilmektir. Bu makamdakilerin mârifetleri Rabb'in varlığını, O'nun Hâlık ve mâbüd olduğunu ikrâr etmektir. Bunların Allah'a yakınlıkları sevâb yakınlığıdır. Makanıların ikinci mertebesi ise imân mertebesi olup, ehl-i nüfüsun (nefs ehlinin) mârifetidir. Bunların mârifetleri ise, mâbüdlarının kusurlardan tenzih etmektir

Üçüncü mertebe ihsân mertebesidir. Kudsi akıl sâhiblerinin mârifetidir. Bunların mârifetleri, ayrı olarak bildikleri şeylerin tamamını tek olarak bilmek, tek bir ses duymak, tek bir târife a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahid/" şâhid /a olmaktır. (Ravza, 420

imân-islâm-ihsân 461

İhsân, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikatların /a bütününü ifâde eden bir isimdir. İhsânın ilk inceliği, niyette ihsândır. Bu ihsân bilgiye ulaştırır, azmi güçlendirir, hâli saflaştırır. İkincisi hâllerde ihsândır. Bu da hâlleri gözetmek, mesafe kat etmek, yol almak, hâlini gerçek mânâda düzeltmekle olur. Üçüncüsü ise vakitte ihsândır. Bu da müşâhedenin kesintisiz devam etinesi, sınırsız a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/gayret/" gayret /a , Hakk'a hicrete devam etmekle gerçekleşir. (Ravza, 487

Müridlerin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/bidayet/" bidâyeti /a (başlangıcı) azım, nihâyeti (sonu) ise sıdktır. Müridler üç çeşittir: İlki Allah'a kurbdaki (yakınlıktaki) makamının hakikatini gözetinek isteyen mürid, ikincisi kalbinin ve kalbine yazılan imânın hakikatini gözetmek isteyen mürid, üçüncüsü ise nefsinin hakikatini gözetmek ve böylece Rabb'ini tanımak isteyen müriddir

Sâlih amellerle durmadan (azabdan kurtulma yolundaki) murâdının gerçekleşmesi için gayret eden mürid a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/islam/" islâm /a , gaybe dâir (âhiretle ilgili bolca nimet, bildiğini uygulayan kişinin bilmediğini öğreneceğine dâir mârifet türünden) vaadlerin gerçekleşmesini isteyen mürid imân, matlübu ve maksüdu Rabb olan mürid ise ihsân makamındadır. (Ravza, 616

Âbidlerin bidâyeti a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/evrad/" evrâd /a (virdler), nihâyeti ise enfâstır (kalbin teskin olması, ferahlaması ya da her nefesinde Hakk'ı zikretme makamına ulaşmasıdır). Âbid a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/olan-kimse/" olan kimsenin /a şu sekiz şeyi bilmesi gerekir: Bunlardan üçü itikadla ilgili olup Mâbüd'u hakkında vâcib, câiz ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/muhal/" muhâl /a (imkânsız) olan şeylerdir. Beşi de hükümlerle alâkalı olup vâcib, mendüb, haram, mekrüh, mübâh, otururken ve yürürken uyulması gereken şeyler gibi konuları (günlük hayattaki hayat tarzını) bilmektir. Bunları bilen mürid islâm makamındadır. Bu durumdan, cezâyı, mükâfâtı tasdike yönelirse o zaman imân makamında olur. Buradan da müârifet-i Rabb'a (Rabb'ini tanımaya) geçerse ihsân makamına yükselmiş olur

Sâliklerin bidâyeti, ilmi olarak islâm, nihâyeti ise ameli olarak ihsân makamını gerçekleştirmektir. Sâlik amelini riyâ gibi (âfetlerden) arındırarak, sadece uğruna amel edilecek varlık için yaptığında islâm makamını gerçekleştirmiş olur. Amelini iddiâlardan arındırdığında imân, ikilik düşüncesinden sıyrıldığında (yani Rabb'ini görüp kendisini görmekten gaib olduğunda) ise ihsân makamına ulaşmış olur. (Ravza, 617

Zâkirlerin bidâyeti mükâfât, nihâyeti ise huzürdur. Onlar, yollarında a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mutlak/" mutlak /a sürette zikirleri kullanırlar. Zikirler çok çeşitlidir: İstiâze , besmele, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/istigfar/" istiğfâr /a , a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tasliye/" tasliye /a , teslim , takdis, tesbih, Sübhâne'llalhi vel-hamdü li'llâhi velâ ilâhe illa'llâhu ve'llâhu ekber velâ havle velâ kuvvete illâ billâh... gibi diğer zikirlerdir. Bu zikirler, bütün zikir çeşitlerini ihtivâ ederler ve daha önce zikredilen, müridin sülük a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a menzillerde (vird olarak) kullanılırlar. O menziller şunlardır: Tevbe, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/istikamet/" istikâmet /a , takvâ, ihlâs, sıdk, tuma'nine (ya da itmi'nânj, murâkabe, müşâhede ve mârifet. Bu menzillerin de kendi aralarında beş çeşit zikri vardır: İstiğfâr, tasliye, tehlil, tenzih ve ifrâd

imân-islâm-ihsân

Zâkir, tevbe menzilinde bulunduğunda istiğfâr zikrine başlar. Bunun tahakkuk etmesinin alâmeti, nefsini gayr-ı ihtiyâri olarak korunur bulmasıdır

İstikamet menzilinde bulunduğu zaman tasliyeye (salâvât) başlar. Bu makamın gerçekleşmesinin alâmeti, devamlı olarak Süret-i Muhammediye'yi idrâk etmesidir

Üçüncü menzil takvâ menzilidir. Burası ilk iki menzilin neticesidir

İhlâs menziline geldiği zaman, tehlile başlar. Bu menzili gerçekleştirmenin alâmeti, Allah'tan başka herkesin esâretinden kurtulmaktır. Sıdk menzilinde olduğunda tesbihe başlar. Bu menzilin gerçekleşmesinin alâmeti, zâhiri ve bâtınıyla bütün tasarruflarının birbiriyle aynı seviyede olmasıdır

Tuma'nine menzilinde olduğu zaman -ki bu menzil kendisinden önceki iki makamın neticesidir- daha sonra gelen murâkabe, müşâhede, mârifet ve ifrâd menzillerine yaklaşır. Bunların alâmeti ise, zikredilenin zikretmesi