Muhakkak ulema, kalp hastalıklarını müstakil bir tevbeye muhtaç olan büyük günahlardan saymışlardır. “Cevheret-üt Tevhid”in sahibi bir şiirinde :
“İyiliği emredip koğuculuktan, iftiradan, gıybetten, levmi gerektiren kötü hasletlerden,
Ucub, kibir, haset, münakaşa ve cedelden uzak durmanın,
Ehl-i sünnetin fikri olduğuna itimat et.”
“Cevheret-üt Tevhid”in şarihi şiirin arapça metninde geçen “Hasleten
zemimeten”
cümlesini
“şer’an
kınamayı
gerektiren hasletlerden kaçınmak” diye açıklar. Yazar burada “nefsin ayıplarına ehemmiyet verdiği için bu konuya özellikle değinmiştir. Zahirin ıslahı ile beraber bu ayıpların kalması, güzel elbiseyi pislik bulaşmış bir cismin üstüne giymek gibidir” diyor. Yine ucub gibi, bir âbidin kendi yaptığı ibadetini büyük görüp beğenmesi ve bir âlimin de kendi ilmini beğenmesi gibi durumlar haramdır. Riya haram olduğu gibi kendini beğenmek de zulüm, isyan, büyüklenmek, haset hastalığı, kendi fikrinin üstün olduğunu göstermek, münakaşa etmek gibi haramdır.[2]
Büyük fıkıhçı Allâme İbn-i Âbidin, meşhur “Hâşiye”sinde şöyle der: “İhlâs, ucub, haset ve riya gibi ilimleri bilmek farz-ı ayndır. Ve bunun gibi nefsin diğer afetleri, kibir (kendini herkesten üstün görmek), şuhh (ziyade cimri olmak), hıkd (kindar olmak), ğışş (diğerlerini kandırmak), gadap (öfkelenmek), adavet (düşmanlık yapmak), bağda (şiddetli kin beslemek), tam’a (tamahkâr olmak), buhul (cimri olmak), batar (kibirlenmek ve şımarmak), huyala (büyüklenmek), hiyanet (hainlik etmek), müdahane (yaltaklık ve yağcılık etmek), istikbar (büyüklenip hakkı kabul etmemek), mekir (aldatmak), hud’a (hile ve tuzak kurmak), kasvet (taş yürekli olmak), tul-i emel (aç gözlülük), bunlara benzeyen şeyler Gazalî’nin “İhya”sının “Rub-ul Muhlikat” bölümünde ayrıca açıklanmıştır. Gazalî: “Bu hasletler insandan ayrılmaz. Kişiye lazım olan nefsinin muhtaç olduğu nesneleri öğrenmektir ” der.
Bu illetleri gidermek farz-ı ayndır. Bir insan bu hastalıkların tarifini, sebeplerini, alametlerini ve ilaçlarını bilmezse bu illetlerden kurtulması mümkün değildir. “Şerri bilmeyen şerre düşer. ” denilmiştir.[3]
Hediyyet-ul Alaiyye yazarı: “Haset, müslümanları küçük görmek, müslümanlara kötülük düşünmek, kibir, ucub, riya, ve nifak gibi kalplerin kötü amellerinin hepsi hakkında şer-i şerifin asıl metinlerinde ve icmaen haram olduğunu ifade etmiştir. Hatta, kulak kendi isteği ile duyduğu, göz gördüğü ve kalp hissettiği her şeyden sorumlu tutulacaktır.”[4]
“Merak-ıl Felah”ın yazarı: “Zahirî taharetin fayda vermesi ihlâsla yapılan batınî temizlikle düşmanlık, aldatma, haset ve kinden uzak olmakla dünya ve ahirette kalbin Allah’tan gayrisinden temizlemekle olur. Allah’a ihtiyacından dolayı değil, sırf Zat’ı için ibadet etmek gerekir. O, fazlından muhtaç olduğunuz ihtiyaçlarınızı acıyarak, merhamet ederek, verir. İşte o zaman Mâlik, Ehad ve Ferd olan Allah’ın has kulu olursun. Allah’tan gayri hiçbir şey seni O’ndan başkasına bağlayamaz, hevâ ve arzuların seni O’nun hizmetinden geri koyup, sana hükmedemez.”
Hasan Basrî ( rahmetullâhi aleyh ) bir şiirinde :
“Şehvetinin esaretine girmiş nice örtülü kimseler vardır ki,
O kendi örtüsünden soyulmuş ve rezil olmuştur.
Şehvet sahibi olan köle, şehvetine malik olursa padişah olur.”
Her kim Allah’ın razı olduğu işleri sırf O’nun rızası için yaparsa her ne zaman niyet edip Allah’a yöneldiğinde kendine yardım yetişir ve etrafını sarar. Allah ona bilmediğini öğretir. Nitekim bu konuda, Tahtavi ( rahmetullâhi aleyh ) “Hâşiye”sinde Kur’an’dan delil getirir. “Bakara 282’de buyrulur ki:
“ Allah’tan korkun, Allah size gerekli olanı öğretiyor.”[5]
Nasıl ki pislik ve kir bulaşmış bir elbise ile insanların huzuruna çıkmanız uygun ve güzel olmaz ise Allah’ın nazargâhı olan kalbinizde gizli illetler varken de Allah’ın huzuruna çıkmanız asla uygun olmaz.
Zira bir şiirde:
“Fani olan cisminin bakî kalması için tedavi edersin;
Ancak baki olan hasta kalbin tedavisini dikkate bile almaz, terk edersin.”
Kalp hastalıkları kulun, Allah’tan uzak olmasına ve ebedî olan cennetten uzaklaşmasına sebep olur. Resul-i Zişan ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) Efendimiz: “Kalbinde zerre miktarı kibri olan cennete giremez.” buyurmuştur.[6]
Böylece, insanın ahirette selamete ermesi ancak kalbinin bu hastalıklardan sâlim olmasıyla mümkündür. Kurtuluşu ise zikredilen hastalıklardan kurtulması iledir.
İnsana nefsinin bazı ayıpları gizli olur ve kalbinin illetleri ona önemsiz gelir. Kemâl sıfat nefsinden uzak olduğu halde, nefsinin kâmil olduğunu zanneder. Bu hastalıkların açığa çıkmasının ve kalbî illetlerin inceliğini bilmenin yolu nedir? Bu hastalıklardan tedavi olmanın ve onlardan kurtulmanın yolu nedir?
Muhakkak ki tasavvuf, kalbî hastalıkların tedavisi, nefsin tezkiyesi ve noksan sıfatlardan kurtulmaya mahsustur.
aleyh ) tasavvufun fayda ve ehemmiyeti İbn-i Zekvân ( rahmetullâhi
hakkında bir şiirinde diyor ki:
“Tasavvuf, salikin ulaştığı makamlarda nefsin kirlerinden batınının temizlenmesidir.”
Allâme el-Mencûrî ( rahmetullâhi aleyh ) bu beytin şerhinde: “Tasavvuf nefsin bulanıklıklarından bâtının tasfiyesi ve temizlenmesinin keyfiyetini bildiren bir ilimdir. Nefiste düşmanlık, kin, haset, övülme sevgisi, kibir, riya, gadap, tamahkârlık, cimrilik, zenginlere tazim, fakirleri küçük görmek gibi güzel olmayan sıfatlar ve ayıplar vardır. Zira tasavvuf ilmi sana nefsin ayıbını bildirir ve tedavinin keyfiyetini gösterir. Tasavvuf ilmi, nefsin engellerini aşmayı, mezmum ahlâklardan ve kötü sıfatlardan uzaklaşmayı bildirir. Hatta insan, kalbini Allah’tan başka dünyevî şeylerden boşaltıp Allah’ın zikriyle kalbini ziynetlemeye tasavvuf ilmi ile ulaşabilir.”[7]
Nefsin; tevbe, takva, istikamet, doğruluk, ihlâs, zühd, verâ, tevekkül, rıza, teslimiyet, edep, muhabbet, zikir ve murakabe gibi kâmil sıfatlarla süslenmesi hususunda sûfilerin ilimde, amelde ve peygambere vâris olmada çok geniş nasipleri vardır.
Şair der ki:
“(Sûfiler) nefsin günah ve ayıplarını attılar,
Beden ve kalplerini temizlediler,
İmanın hakikatine yetiştiler,
Ve ihsan yollarını takip ettiler.”[8]
Tasavvuf, bedenî ve malî ibadetleri yerine getirdikten sonra buna ek olarak kalbî tarafa da ehemmiyet verir. Yine tasavvuf bir müslümanı ahlâkî ve imanî derecelerinin en yükseğine ulaştıracak amele dayalı bir yol çizer. Tasavvuf bazı insanların sandığı gibi sadece evrad okumak ve halka-i zikirden ibaret değildir. Tasavvuf tam bir amel yoludur. Bu yol, sapmış insan şahsiyetini, örnek ve olgun Müslümana dönüştürür. Bu dönüşüm sâlim bir iman, hâlis bir ibadet, güzel ve sahih bir muamele ve faziletli bir ahlâk tarafına olur.
Burada tasavvufun ehemmiyeti ve faydası açıkça meydana çıkmıştır.İşte tasavvufun İslâm’ın ruhu ve çarpan kalbi olduğu meydandadır. Bu din ruhsuz, hayatsız, sadece zahirî amellerden ve şekli işlerden ibaret bir din de değildir.
Müslümanların bu zayıflığa, felakete ve musibete düşmeleri, İslâm’ın ruhunu ve cevherini yitirdikten sonra olmuştur. Bir takım müslümanlarda ancak İslâm’ın dış görünüşü ve kalıbı kalmıştır.
İlmiyle âmil âlimler ve gayretli mürşitler, İslâm’ın cismiyle ruhunu toplamak, ahlâkî yüksekliğin ve kalp saflığının manalarını tatmak için devamlı zikir, murakabe ve sevgiyle süslenip Allah’ı yakînî bir bilgiyle bilmenin gerçekleşmesi için insanlara sûfilerle sohbet etmenin lüzumunu nasihat ettiklerini müşahede ediyoruz.
Hüccet-ül İslâm İmam el-Gazalî (rahmetullâhi aleyh) tasavvuf yolunun neticesini araştırıp, semeresini tadıp, tedkik ederek inceledikten sonra:
“Sûfilerin
arasına
girmenin
farz-ı
ayn
olduğunu
ve peygamberlerden gayrı hiçbir kimsenin ayıptan beri olmadığını” söylemiştir.[9]
Ebû’l Hasan eş-Şazelî (rahmetullâhi aleyh): “Her kim bizim bu ilmimize girmezse günâh-ı kebâirde ısrar ettiğini bilmediği halde ölür.” Bu söz hakkında İbn-i Allan es-Sıddıkî: “Hasan Şazelî muhakkak doğru söylemiştir.” der ve şöyle devam eder : “Ey kardeşim, hangi şahıs tuttuğu oruçla ucuba düşmez? Hangi şahıs kıldığı namazla ucuba düşmez? Diğer bütün itaat ve ibadetlerde de böyledir.”[10] Ancak bu tarikat nakıs olan nefisler için gidilmesi zor olan bir yoldur. İnsana lazım olan azim, sabır ve mücâhede ile bu yolu geçmektir. Hatta Allah’a uzak düşüp ve gadaba uğramaktan nefsini kurtarmaktır.
Fudayl b. İyâd (rahmetullâhi aleyh): “Hak yoluna sarıl, sâliklerin azlığından dolayı yalnızlık hissetme, bâtıl yoldan sakın, helake gidenlerin çokluğuna aldanma, ne zaman bu yolda yalnızlığına üzülürsen geçmişteki arkadaşlarına bak, onlara yetişmeye hırslı ol, bakışlarını onlardan gayriye çevirme! Batıl yolda olanlar Allah’a karşı sana hiçbir fayda veremezler. Şayet onlar seni, gitmiş olduğun yoldan çağırırlarsa onlara iltifat etme! Eğer onlara iltifat edersen onlar seni yolundan alıkoyup sana mani olurlar.”[11]
II. BÖLÜM
TASAVVUFTA AMELÎ YÖNTEM
Dipnotlar
- Buhari ve Müslim Sahihlerinde Kitab-ul İman bölümünde Ebû Hureyre (radıyallâhu anhu)’den tahriç etmişlerdir.
- Bacuri’nin Cevhere şerhinde s.120-122, ö.t. h. 1277
- İbn-i Âbidin hâşiyesi Redd-ül Muhtar Aled-Dürr-ül Muhtar Şerh-ül Tenvir-il Ebsar c.1 s.31’de.
- Alaaddin İbn-i Âbidin, El-Hediyyet-ül Alaiyye s.315’de
- Nurul İzah şerhi Merakıl Felah hâşiyesi Tahtavi, s.70-71
- Müslim Sahihinde, Kitab-ul İman’da İbn-i Mesud (radıyallâhu anhu)’dan rivayet etmiştir.
- Şeyh Mustafa İsmail-ül Medenî, En-Nusratın Nebeviyye kitabının Fasî’nin Raiye şerhi kenarında s.26
- Alleme İbn-i Acîbe’nin, El-Futahatu’l İlâhiye Şerhü Mebahisül Asliye, Acîbe’nin Şerhül Hikemi’nin kenarında c.1 s.105’de
- En-nusratün Nebeviyye, Fasî’nin Şerhü’r-Raiyye kenarında s.26
- İbn-i Acîbe, İkazu’l Himem fi Şerhi’l Hikem s.7
- Şa’rânî, El-Minel Kübra, c.1 s.4
