giyen, hevâsına cefânın tadını tattıran, dünyâyı arkasına atan ve Muhammed Mustafâ'nın yolunu tutan kişidir.
Aynı soru Sehl Abdullah'a (Tüsteri'ye) sorulunca, o da şu karşılığı vermişti: Kederi safâ (bulanıklığı berraklık) hâline gelen (bulanıklıktan durulan), fikirle dolan, insanları bırakarak sadece Allah'la meşgul olan, altın ile toprağı eşit gören kişidir. (Ta'arruf, 9
Süfiyye Allah'ın; Vâhid, Ahad, Ferd, Samed, Kadim, Âlim, Kadir, Hayy, Semi, Basir, Aziz, Azim, Celil, Kebir, Cevâd, Raüf, Mütekebbir, Cebbâr, Bâki, Evvel, İlâh, Seyyid, Mâlik, Rabb, Rahmân, Rahim, Mürid, Hakim, Mütekellim, Hâlık ve Râzık olduğu üzerinde müttefiktirler. Onlara göre Allah, kendisini hangi sıfatlarla vasıflandırmışsa o sıfatlara, hangi isimlerle isimlendirmişse o isimlere a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibdir /a . O, isim ve sıfatlarıyla kadimdir, ezelidir. Hiçbir bakımdan mahlükata (yaratıklara) benzemez. Zâtı diğer zâtlara, sıfatları öbür sıfatlara benzetilemez. Mahlükların sonradan meydana geldiklerini gösteren hiçbir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isaret/" işâret /a O'nda mevcüd değildir. O, sonradan olan şeylerden evveldir, öncedir. O'ndan başka ezeli varlık ve O'ndan başka ilâh yoktur. O, her şeyden evvel mevcüd olan bir varlıktır
O, cisim, madde, şekil, şahıs, cevher, araz değildir. O'nda birleşme, ayrılma, hareket, sükün, fazlalık, eksiklik yoktur. Bölüm ve parçalara sâhib, âlet ve organlara a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/malik/" mâlik /a değildir. Yön ve mekândan münezzehtir. Âfet ve musibetler O'na isâbet etmez. O'nu uyuklama tutmaz. Vaktin hükmüne tâbi olmaz. İşâretler O'nu tâyin edemez. Mekân O'nu ihtivâ etmez. Üzerinden zaman geçmez. Bir şeye dokunmak, bir köşeye çekilmek, bir yere hulül etmek, girmek O'nun hakkında söz konusu olamaz. O'nu fikirler ihata edemez, perdeler örtemez, gözler idrâk edemez
süfi-mutasa vvıf -mustasvif/ a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sufiyye/" süfiyye /a 925 .- Süfiyye, evliyânın; su üzerinde yürümek, hayvanlarla konuşmak, az zamanda uzun mesafe katetmek ve bir şeyin mahallinden ve mevsiminden başka bir yerde ve zamanda zuhür etmesi gibi —-mucize türünden görülen- kerâmetlerini kabül etme husüsunda ittifâk ederler. Bu husüsta sahih rivâyetler ve hadisler mevcüddur. Bunlardan Kur'an da bahsetmiştir. (Ta'arrıf, 13
Süfiyye şöyle der: İmânın aslı kalbdeki tasdik ile birlikte dil ile ikrardır. Fer'i (dalları) ise farzları edâ etmektir. Yine onlar, İmân hem zâhirde, hem de bâtında bulunur, bâtın bir şeyden ibârettir o da kalbdir, zâhir ise muhtelif şeylerdir demişlerdir. (Ta'arruf, 52
Kelâm âlimlerinden biri, Ebu'l-Abbas Atâ'ya: Ey mutasavvıflar, neden duyanlara garib gelen a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kelime/" kelimeler /a türeterek alışılagelen dilin dışına çıktınız? Sizin bu yaptığınız, gizli kapaklı olarak tuttuğunuz yolun ayıbını örtme arzusundan başka bir şey değildir deyince Ebu'l-Abbas o kimseye şöyle cevâb vermiştir: Biz bunu yalnızca bize göre şerefli olduğundan onu kıskandığımız için bizim dışımızdakilerden hiç kimse bu yola girmesin diye yaptık. (Ta'arruf, 60
Ebü Yâkub Süsi'ye göre Süfi, sebebin rahatsız etmediği, talebin yormadığı kişidir. ...Şibli'ye, süfilerin neden bu isimle isimlendirildikleri sorulduğunda şöyle cevâb vermiştir: Çünkü onlar, şekillerin varlığı ve sıfatların isbâtıyla vasıflandılar. Eğer şekillerin yok oluşu ve sıfatları isbât edenle vasıflansaydılar, ayırıcı vasıfları sıfat ve şekle sâhib olmamak olurdu. Böyle demekle (Şibli), mütehakkik (gerçek süfi) için şekil ya da sıfat sâhibi olmayı inkâr etmiştir. Ebü Yezid Bistâmi de Süfiler Hakk'ın kucağın
