Pervane lambanın etrafında sabaha kadar uçarak şekilden şekle girer. Sonra hâlini en tatlı sözlerle haber verir. Sonra nazlanıp övünür de vuslat da a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kemal/" kemâle /a özenerek gururlanır. Kandilin ışığı a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikat /a ilmi; sıcaklığı ise hakikatin hakikatidir. Alevin içine dalmaksa hakikatin hakkıdır. Pervane ışıkla ve sıcaklıkla doymadı. Kendini var gücüyle attı ateşe. Şekiller hâlâ gelişini bekliyor, yetinmediği haberin şahidliğini haber versin diye. Pervane uçtu, döndü, eritti kendini ve yok oldu o dem. Resimsiz, cisimsiz, isimsiz, ünvansız kaldı. Artık şekillere niye dönsün ki? Vuslattan sonra hangi hâl var dönecek? Nazara ulaşan habere kulak vermez. Manzüra kavuşan nazara aldırmaz. (Tavâsin, 194
Mâşük âşıka şöyle dedi: Gel, kendini ben kıl. Eğer ben kendimi sen kılarsam, o zaman müâşük ihtiyaç içinde olur ve eğer sen, ben olacak olursan bu durumda artış mâşükta olur. Böylece her şey mâşük olur, âşık değil; her şey nâz olur, niyâz değil; her şey hâzır ve mevcüd olur, ihtiyaç değil; hep zenginlik olur, fakirlik değil; her şey çare olur, çaresizlik degil (Sevânih, 39
Âşıkın kendini mâşükta kaybetme süreci öyle bir noktaya gelir ki âşık, kendini kendi gözünden ve hatta kendinden bile kıskanır
vahdet-i vücüd-vahdet-i şuhüd
Senden dolayı seviyorum seni sevgilim
Kıskançlığımdan kendi gözümle bile dost değilim
Kederim Seninle birlikte olmamaktan değil
Seninle aynı tende olmamak benim derdim
Bu incelik zaman zaman öyle bir noktaya gelir ki eğer bir gün mâşük daha da güzelleşecek olursa âşık incinir ve gazablanır. Bu hâl, bu zevki tatmayanların anlayabileceği bir durum değildir. (Sevânih, 40
Aşk mâhiyeti gereği belâdır; ünsiyet ve rahat ona yabancı ve iğreti bir şeydir. Çünkü ayrılık aşkta aslında ikiliktir, vuslatsa mâhiyeti gereği tekliktir. Bunun dışındaki her şey gerçek vuslat değil vuslat yanılsamasıdır. Bu konuda şöyle söylenmiştir:
Belâdır aşk çekinmem üstüne üstüne varırım
Hatta uyuyacak olursa onu ben uyarırım
Kurtul şu belâdan diyor dostlar bana
Belâ gönüldür gönülden nasıl uzak dururum
Çiçeğe durmuş aşk ağacı kalbimin tam ortasında
Susuz kalınca onu gözyaşımla sularım
Aşk hoş da acısı hoş değilse eğer
Hoştur bu bana ikisini birbirine kararım
Âşıklık bütünüyle O olmak, mâşükluk ise bütünüyle Sen olmaktır. Zira kendin olman sana yaraşmaz; sana yaraşan mâşüka ait olmandır. Âşıklığa yaraşan asla kendine ait olmamaktır ve kendi başına kalmamaktır
Hevâya bağlı kaldıkça ya altın ya kadındır yolun
Âşık ol bunlardan kurtulmaktadır kurtuluşun
Âşıka yaraşır mı a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevhid/" tevhid /a yolunda iki kıble
Ya kendi hevâna uy ya kazan rızâsını dostunun
Hiçbir değeri yok kralların kapımızda
Miskin âşıktan başkası yaraşmaz şânımıza
Ben, ben dedikçe efendi sırrımıza eremezsin
Ki tâcımız yakışır ancak başsızların başına
Aşk, hem âşık hem de mâşük için esrârengiz bir aynadır: Hem kendini, hem mâşüku ve hem de ağyârı (bunların dışında kalan her şeyi) gösteren bir ayna. Eğer aşkın kıskançlığı duruma hâkim olursa âşık başkasına bakamaz; mâşükun cemâlinin mükemmelliğini aşk aynası dışında asla göremez. (Sevânih, 109
vahdet-i vücüd-vahdet-i şuhüd 1153
Bazen mâşükun belâ ve cefâsı tam bir özen ve ihtimamla ve aşkın inâyetiyle âşıkın arzu toprağına atılan bir tohum olur ve bu topraktan itizâr (özür dileme) gülü biter, tomurcuklanır ve vuslata götürür
Ve eğer talih yâver giderse bu vuslat birlik'e dönüşür. Yeter ki şimşek çakmasın, yıldırım düşmesin ve yoluna engel çıkmasın; talihi yâver gitsin. Bu yüzden, âşık, aşk yolunun tekin olmadığını anlar. Bunun için şöyle denmiştir:
Gönlümü sana verdiğimi sanıyorsan eğer bil ki
Yüzlerce kafile geçti daha önce bu yoldan
Gönlümü vuslatından şen şakrak görüyorsamı da
Ayrılığın payını da görüyorum arada
Ayrılığında vuslatın nasıl gizli değilse
Vuslatında da ayrılığın apaçık bana
Tevhid-i akli (akli tevhid) ile, tevhid-i ef'âli (fiillerin tevhidini), yâni Lâ fâile
