Görüş sahibi âlimler, vahdet-i vücûdun hakikatına ermiş ve onu savunan arifler hakkında ihtilafa düştüler. Onlardan bir kısmı vahdet-i vücûdcuların küfür ve sapıklıkta olduklarını süratle iddia ettiler. Onların kelamlarını muradlarının dışında anladılar. O ulemanın diğer kısmı da onlara hücum etmede ifrat etmeyerek durumlarını tesbit edip muradlarını anlamak için onlara yöneldiler. Çünkü arifler bu meselede geniş ilim sahibi olmalarıyla beraber bu âlimlerin anlaşmazlığını giderecek bir araştırmaya girmediler. Çünkü onlar, kendileri ve talebeleri için bunları konuşup yazdılar, kendilerinden başka vahdete şahid olmayanlar için değil! Bu duruma göre ehl-i teslimin kalplerinin mütmain olması için görüş sahibi olan âlimlerin izahatına ihtiyaç duyuldu.
Ulemanın bazıları bu meseleyi incelediler ve onların muradlarını anladılar. Onlardan biri de Seyyid Mustafa Kemâl eş-Şerif ( rahmetullâhi aleyh ) bu durumu gözönünde bulundurarak der ki: “Vücûd (Allah’ın varlık sıfatı) birdir. Zira Hakk Sübhanehu ve Teâlâ’nın sıfatı zatiyesi olup vacibtir. Taaddüdü sahih olmaz. Mevcud olan şey mümkin olup o âlemdir. Hakikat itibarıyla âlemin taaddüdü sahihtir. Allah’ın kaim olması, zatına vacip olan vücûd sıfatıyladır. Ne zaman ki mevcud zail olursa vücûd olduğu gibi baki kalır. Mevcud vücûdun gayrıdır. Vücûdu kadîm ve hâdis diyerek ikiye ayırmak sahih olmaz. Ancak ikinci vücûdu masdarı mef’ul olarak kullanırsak yani vücûd ile mevcudu kastedersek sahih olur. Böyle olursa görüş sahibi olan ulemanın vahdet-i vücûd için zikrettikleri sakındırma meydana gelmez. Hakikat ehli bunu söyler. Bu cümlelerden sonra der ki: “His (duyu) ancak heykelleri yani mevcut olan şeyleri görür. Ruh ise ancak vücûda (Allah’ın varlığına) şehadet eder. Ne zaman mevcuda şehadet ederse ancak ikinciye şehadet etmiş olur.” Şol bir kimsenin dediği gibi: “Her ne gördümse ondan evvel Allah’ı gördüm.” Buradaki ruyetle (görmekle) şuhudu murad ediyor, yoksa gözle görmeyi değil! Zira görmek gözün hususiyetlerindendir. Şuhud ise ancak basiret (kalp gözü) ile görmenin hususiyetlerindendir. Böylece varid olmuştur ki misal olarak: “Eşhedü en-Lâ ilâhe illallah” demek yani Allah’tan başka mabudu bil Hak olmadığına şehadet ederim demektir. Lâkin “Era Lâ ilâhe illallah” yani “Allah’tan başka ilah olmadığını görüyorum” demek varid olmamıştır. Belki de “Era” kelimesi “Ben görüyorum” demek sahih de değildir.[2]
İşte böylece insaflı ulema şerîat-ı garrânın üzerine titreyip savundular. Mü’minlerden hiç birini küfürle itham etmede aceleye gitmeden işlerinde dikkatli davrandılar. Hakikatı anlamada uzman kişilere müracaat ettiler. Zira vahdet-i vücûd meselesine bazı ulema büyük önem vermiştir. Birçok zihinler onunla meşgul olmuştur. Biz de bu konuda şerîata hizmeti ve fehimleri aydınlatmayı isteyerek konuyu izah edip basitleştirmek amacıyla diyoruz ki muhakkak vücûd iki kısımdır:
Birincisi: Ezelî ve kadîm olan vücûddur. O da vacibtir. Hakk Sübhanehu Teâlâ’ya mahsustur. Yüce Allah Hac Suresi 6. ayetinde:
“ Çünkü Allah hakkın ta kendisidir.” buyuruyor. Yani sabit olan Vücûd-ul Hakk muhakkak kendisidir.
İkincisi: C aiz, arazî ve mümkin olan vücûd: Allah’tan başka muhdesatın var olması demektir.
Vahdet-i vücûda gelince varlığın bir olduğu onun da Hakk Teala olduğu anlaşır. Bunun da iki manaya gelmesi muhtemeldir. Biri hak (doğru) diğeri küfürdür. İşte bundan dolayı vahdet-i vücûd hakkında konuşanlar iki fırkadır.
Birinci fırka: Vahdet-i vücûd sözü ile Hakk’la mahlukun bir olduğunu murad ediyorlar. Bunlar varlıkta Allah’tan başka bir şey yoktur, “Allah her şeydir. Her şey de O’dur.” O eşyanın aynıdır, herşeyde onun aynına delalet eden bir ayet vardır. İşte bu söz ve görüş, küfür ve zındıklıktır. Hatta bu sapıklık Yahudi, Nasara ve Putperest’lerin bâtıl görüşlerinden daha şiddetlidir.
Muhakkak ki sûfiler bunları şiddetle reddederler. Onların küfürde olduklarına fetva verip insanları onların meclislerine gitmekten sakındırdılar. Arif-i billah Ebû Bekir Muhammed Bennanî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Ey kardeşim! Orada Allah’tan başka bir şey yoktur deyip de nefsinin hevâsına kapılıp gidenlerle beraber oturmaktan sakın. Bu durum apaçık bir zındıklıktır. Çünkü muhakkik olan arif bir kişinin şerîatta ve hakikatta sağlam bir anlayışa sahip olursa “Burada Allah’tan başka kimse yoktur.” sözünü derken bu ibareden maksadı teklifleri ihmal edip şerîatı iskat etmek (düşürmek) olamaz! Haşa ki Allah için, kâmil bir mü’minin maksadı bu olsun!”[3]
İkinci fırka: Bu zikredilen şeylerin bâtıl ve küfür olduğunu onlar da söyledi: “Halık mahlukun aynıdır.” dediler. Vahdet-i vücûd ile ezelî ve kadîm olan vücudun vahdetini yani Allah’ı kasdettiler. Bu sözleri ile mevcudiyeti,
arazî
(asıl
olmayan)
ve
müteaddit
olan
şeyleri kasdetmediler. Bu varlıkların asıl olmadığını bilmeleri itibarı ile bunların varlığı mecazî olup aslında ne zararı ne de menfaatı vardır dediler. Kainat nefsinde devamlı olmayıp bir anda helak ve fâni olmaya mahkumdur. Bu hususta yüce Allah Kasas Suresi 88. ayetinde:
“ Onun zatından başka her şey yok olucudur.” buyurmuştur. Varlığı îcad ile izhar, imdâd ile de isbat etmiştir. Çünkü kainat O’nun isbatı (iradesi) ile sabittir. Zatının ehadiyeti (birliği) ile de mahvolur. Onu ancak Allah’ın kayyumiyet sırrı tutar. Bu görüşe sahip olanlar da iki kısma ayrılır:
1İtikat ve burhan ile bu anlayışa vardılar. Sonra da zevk ve ayan (müşâhede) ile bu hakikate yetiştiler. Şuhud onlara galebe çaldı. Tevhid denizlerinin derinliklerine garkoldular. Nefislerinde fâni olup başkalarını müşâhede etmediler. Bunların yüce Allah’ın şerîatında müstakim olmaları ile beraber bu sözleri haktır.
2Bunu lafızdan ibaret belirli bir ilim sanarak ibare ve ifadesini tilavet etmek ile meşgul oldular. O zahirin işaretine yapıştılar. Hakkı müşâhede etmeyi bırakıp başkasının müşâhedesinde kayboldular. Bu lafızlardan birçok defa halavet alarak o lafızlarda lezzet duyduğundan dolayı şerîat gözlerine ehven göründü. İşte bu sebeple de tepe takla düşer ve artık zahiri ile konuşmaya başlayarak der ki: “Şerîat bir yönden gaflet ehline mahsustur. Diğer yönden ise hakikat, irfan ehline mahsustur. Yemin ederim ki bu fırkanın iddiası yalan ve bühtanın ta kendisidir. Çünkü orada ancak şerîat ve ihsan makamı vardır.
Her halükârda bu zamanımızda sûfiye evla olan bunun gibi lafızlardan, vehim veren tâbirlerden, gizli kapalı veya şüphe veren sözlerden, insanları su-i zana düşürmemek ve onların kelamlarını muradlarının dışında te’vil etmemek için uzak durmaktır. Zındıkların ve sûfilerin arasına karışanların çoğu, sûfilerin kelamlarına yalan şeyleri sokuşturmuşlardır. Sûfilerin bunun gibi vehim veren ibare ve açıklamalara benzeyen lafızlardan elbette uzak durmaları lazımdır. Onların kalplerinde gizledikleri fasit akîdeleri, haram olan şeyleri mübah görmeleri düşmüş oldukları münkerat (kötü durumlardan) ve fuhuşları yapmıyor gibi göstermeleri, sûfileri şaşırtmaya! İşte bu sebepten dolayı, hak ile bâtıl birbirine karışır da sadık mü’minler fasık olan sapıkların artıklarını ve bâtıl şeylerini almış olurlar.
Bunun için sûfiler zahir ve bâtınlarını, şerîatı garrâ ile çerçeve içerisine aldılar. Talebelerine de şerîata kavlen, fiilen ve halen temessük edip sarılmaları için tavsiyede bulundular. Zira onların yanında şerîat, giriş kapısı ve vuslat merdivenidir. Her kim ondan döner de saparsa helake gidenlerden olur. Şerîata temessük bâbında sûfilerin kelamı daha önce geçti. İsterseniz oraya bakınız.[4]
Sonuç olarak deriz ki: “Belirli ulema ve sûfiler bu nakilleri kendi nefislerinde muhterem okuyucuya açar ve o böylece sûfilerin kendilerine nisbet edilen hulûl, ittihat ve vahdet-i vücûd gibi şeylerden berî ve uzak olduklarını bilir. Onların muğlak olan kelamlarının şer’i vech, sahih, sâlim, ehl-i sünnet vel cemaat üzerine te’vil edilmesi muvafık ve uygun olur. Hakikatte onlar bu irfan mertebelerine ancak, Kitap ve sünnete temessük edip, sarılmaları sebebi ile nail olmuşlardır. Onlar hakikatte selef-i salihinin ricalidir. Çünkü onlar Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a uymayı tahakkuk ettirmişlerdir. Bu yönden dareynin (iki cihanın) saadeti ile feyz alıp Allah’ın rızasına nail olmuşlardır. Yüce Allah Nisâ Suresi 69. ayetinde:
“ Öyle ya, her kim Allah’a ve Peygamber’e muti olursa işte onlar Allah’ın kendilerine in’am eylediği enbiya, sıddık, şüheda ve salihin ile birliktedirler. Bunlarsa ne güzel arkadaştır!” buyurdu.
Dipnotlar
- İbn-i Teymiyye’nin Mecme-ur Resail eseri s.52’de
- Allâme Mustafa Kemâl Şerif’in Risale-i Vahdet-il Vücûd isimli eseri, s.27-28’de
- Büyük Arif Muhammed Bennânî’nin Medaric-üs Sülûk ila Melik-il Mülük eseri. h.1284’de vefat etmiştir.
- Eğer sûfilerin belirginlerinin kelamından üstü örtülü veya şüpheye düşürücü bir söz sabit olduğunu görürsen, iki sebepten dolayı seni ondan uzaklaştırırım. a- Bu durumu kendilerinin dışında bir kimsenin anlamaması için ıslahat, rumuz ve işaretler koymayı gerekli görmüşlerdir. Tevil bahsinde buna işaret ettik. b- Yahut da onlar bu sözleri galebe ve şatahat hallerinde konuşmuşlardır. İşte bundan dolayı, onların lezzetlerini tatmayan ve mertebelerine yetişmeyen kimseler için bu ibareleri insanların önünde konuşmaları caiz olmaz.
- Ahmed Zerrûk Kavaid-ut Tasavvuf kaide 35 s.13’de
