Ezvâk , keyfiyyetler bilgisidir. Bu keyfiyyetler, sadece muayyen bir ıstılâhta birleşen erbabı arasında söylenir. Ama târifte birleşmedikleri zaman, artık iki zevk ehli arasında söylenmez. Bu sâdece Allah'ın dışında ve ancak tatmakla bilinebilecekler hakkındaki bilgi husüsunda olur. Meselâ, tadılan ve duyularla hissedilen şeyler, bir de fikri nazardan istifâde edilen, tatmakla bilinen şeyler gibi. Bunun hakkında, ona yakın bir ifâde kullanılabilir. Hakk'ı müşâhede etme husüsundaki zevke gelince, bunun hakkında bir ıstılâh yoktur. Çünkü bu sırlara mahsüs bir zevktir. Bu hissi ve nazari zevkin dışındadır. Zira a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/yanin/" eşyânın /a —tüm mâsivâyı kasd ediyorum- birer misâli, benzeri vardır. Dolayısıyla onları, tad alma duyusu vs. idrâk vâsıtalarından herhangi birine a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib-olan/" sâhib olan /a herkese anlatmak için târif emek mümkündür. Oysa Cenâb-ı Hakk'ın misli gibi bir şey yoktur. Çünkü O bambaşkadır. Herhangi bir ıstılâhın O'nu zabt etmesi, anlatması a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/muhal/" muhâldir /a . Bir şahsın O'ndan müşâhede a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a şeyle, diğer bir şahsın O'ndan müşâhede ettiği şey, tamamen aynı değildir
İşte bu sebeble ârifler bilirler ki, bir ârif, Rabb'inden müşâhede ettiği bir husüsu, diğer bir ârife nakledemez. Çünkü ârifler, misli benzeri olmayandan müşâhede etmişlerdir. Nakil ancak emsâller (eşdeğerler) arasında olur. Bu ikisi ortak bir sürette olsalardı, onları diledikleri şekilde ifâde ederlerdi. Bunu eşyâdan biri kabül ettiğinde, bütün âlemin kabül etmesi mümkün olurdu. Bu durumda O, iki arife aynı sürette tecelli etmez. Fakat Allah, bâzı kullarının derecelerini, diğerlerine vermediği derecelerle yükseltmiştir. Zaten diğer kullarını o derecelerle yükseltmesi doğru da olmaz. Onlar a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ru-yet/" rü'yet /a ehlinin umümudur. Bundan dolayı onlar için ancak emsâller süretinde tecelli eder. Bu sebeble ümmet Allah hakkında tek bir itikadda birleşirler. Bu tâifelerden her biri Allah hakkında diğer taifenin inandığı gibi inanır. Eş'ariler, Mu'tezile, Hanbeliler ve öncekilerden ittifâk edenler gibi. Bu taifeler, bir konuda ittifâk edip, ihtilâf etmedikleri için, ittifâk ettikleri husüsta, ıstılâh ortaya koymaları mümkün olmuştur
Ehlullah olan âriflere gelince bunlar, Allah'ın iki şahısta aynı sürette ve bir sürette de iki kez tecelli etmeyeceğini bilirler. Bu yüzden, durumun zabtı (yani bu farklı tecellilerin tek bir kavram altında toplanabilmesi) onlar için mümkün olamaz. Çünkü her şahsın kendine mahsüs tecelliler vardır. İnsan onu nefsi cihetinden görür (yani tecelliler nefs aracılığıyla gelmektedir, dolayısıyla tecellinin kendisinin tesbit edilebilmesi mümkün değildir). Çünkü Hakk ona bir sürette tecelli edince, ikincisinde başka bir sürette tecelli eder. Bu sefer kul, Hakk'tan gelen birinci tecellide öğrenemediğini ikinci tecellide öğrenmiş olur (Yani her tecellide yeni şeyler öğrenir). (Fütühât, HI, 373
