sâbit olur. Sâbit olmayan şey hâl olmaz, ancak levâmi ve tavâli olabilir. (Ama diğer taraftan şöyle de) denilmiştir: Hâl sâbit olamaz, çünkü değişir, sâbit olursa makam olur.
Denilmiştir ki Nefes müntehiye, vakit mübtediye, hâl ise nıutavassıta malısüstur. Bunun a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isaret/" işâret /a a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a şey mübtediye zaman zaman Allah'tan bir ilhâm gelmesidir. Mutavassıt, kendisine hâli hâkim olduğu için hâl sâhibidir. Müntehi ise kendisine hâl sağlam olarak yerleştiği için nefes sâhibidir. Huzür ve gaybet hâlleri ise gelip geçici değildir. Vecd hâlleri nefesleriyle birlikte istikrar bulmuştur. Bunların hepsi erbabına ait hâllerdir
Hâl, herhangi bir düşünce ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/gayret/" gayret /a olmadan vârid olan şeydir. Hemen ortadan kalkması ve (kalbi) saflaştırmazsa benzerlerinin peşpeşe birbirini izlemesi onun şartları arasında yer alır. Bazen de hâller birbirini izlemez. Bu sebeble bir görüş ayrılığı ortaya çıkmıştır. Benzer hâllerin birbirini izlediği (bir durumu yaşayan) kişi, onun devam etttiğini söyler. Benzer hâllerin birbirini izlemediği (bir durumu yaşayan) kişi ise onun devam etmediği kanaatindedir. Denilmiştir ki: Hâl, kul üzerindeki sıfatların değişmesidir. (Istılâh, 530
İnsanın pek çok hâli vardır. Fakat kabz ve bast denen iki hâl vardır ki bunların tümünü kapsar. İster havf ve recâ, ister valışet ve ünsiyet, ister a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/heybet/" heybet /a ve teenniis, hangisini dersen de. İster ârif, ister temkin ya da telvin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibi /a bir mürid, (yani hulâsâ) her kim olursa olsun, bir kulun herhangi bir etken veya sebeb olmadan devamlı olarak bu hâllerle hâllenmesi mümkün değildir. (Rülı, 39
Hâl akıldadır. Akıl nefste değil rühtadır. Rüh, melek sâhibidir. Melek ise, ilim, ferâset, ilhâm, uğur, âhiret, zikir, hak ve yakin sâhibidir. (Rüh, 40
İlm-i alvâlin (hâllerin bilgisine) varmanın yolu sadece zevktir. Akıl onu târif etmeye muktedir değildir. Balın tatlılığını, sabrın acılığını, cimânın, aşkın, vecdin, 308 hâl/ahvâl
şevk ve benzerlerinin lezzetini bilmek gibi bir delille onu bilmek de mümkün değildir. Bu bilgilerin —kişi onlarla vasıflanmadıkça, onları tatmadıkça- bilinmesi imkânsızdır. Nitekim tatma hissine bir keresinde safra tadı hâkim a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/olan-kimse/" olan kimse /a , başka seferinde de aynı tadı hisseder. (Ancak) böyle değildir, çünkü safra tatma hissiyle bir defa temas etmiştir. (Fütühât, I, 69
Ulüm-ı ahvâl (hâl ilimleri), sırlar ilmi ile akıllar ilminin ortasında bir ilimdir. Ahvâl ilmini kabül eden kimselerin çoğu tecrübe sâhibi kimselerdir. Bu ilim, sırlar ilmine akli ve nazari ilimlerden daha yakındır. Ancak a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/zaruri/" zarüri /a , akli ilmi tasnif eden kimseye de yakındır. Hatta o, bizzât onun kendisidir. Fakat akıllar bu bilgiye sadece bilen kimseden veya peygamber ya da veliden duydukları haberlerle ulaşır. Bundan dolayı zarüri bilgiden ayırd edilir. Ancak onu görenlere göre bu bilgi zarüridir. Sana göre güzel olduğunda, onu kabül ettiğinde ve ona imân ettiğinde, sana zarüri olarak açılmasına sevin. Sen bundan başka bir yol bilmiyorsun. Kalb, sadece doğruluğu kesin olan şeylerden dolayı ferahlık duyar. Burada akla bir yol yoktur. Çünkü onu idrâk etmesi söz konusu değildir. Ancak bunu mâsüm bir kişi getirdiği zaman, akıl sâhibi kişinin kalbi ferahlık duyar. Mâsüm olmayan kişinin sözünden ise, zevk sâhibinden başkası lezzet almaz. (Fütühât, I, 71
Hâl, sekr, mahv, gaybet, rızâ gibi, belli bir vakitte, o vakte bağlı olmaksızın meydana gelen her sıfattır. Mevcüdiyyeti belli bir şarta da bağlı olabilir. Bu durumda, belâ karşısında sabır, nimet karşısında şükür gibi (burada belâ ve nimet şart, sabır ve şükür ise hâl olmaktadır), şartın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ortadan-kalkmasiyla/" ortadan kalkmasıyla /a o da ortadan kalkar. Bu durumlar iki kısma ayrılır: Bir kısmı, verâ ve tevbe gibi insanın zâhir ve bâtınındaki kemâlidir. Diğer kısmı ise insanın yalnızca bâtınındaki kemâlidir, ama bu konuda zâhir de bâtına uyarsa beis yoktur. Buna da zühd ve tevekkül misâl gösterilebilir. Ancak Allah Teâlâ yolunda makam, bâtında olmaksızın sadece zâhirde asla olamaz. (Fütühât, I, 72
Hâl nedir? Deriz ki: Hâl, herhangi bir çaba ve gayret sarfetmeksizin kalbe vârid olan şeydir. Hemen ortadan kalkması ve (kalbin) saflaşması için benzerlerinin peşpeşe gelmesi, onun şartlarındandır. Ama bazen de birbirini izlemez. Bu sebeble, hâllerin sürekliliği konusunda (süfiler) tâifesi arasında görüş ayrılığı ortaya çıkmıştır. Benzer hâllerin birbirini izlediği görüşünde olup da onların sadece birbirine benzer olduğunu bilmeyenler, hâlin devamlı olduğu ve onun hulül'den türediği kanaatindedirler. Hâlin benzerlerinin birbirini izlemediğini söyleyenler ise onun devamlı olmadığı ve ortadan kalktığı zaman değişikliğe uğrayan mânâsındaki) hâl kelimesinden türediği kanaatindedirler.
Denilmiştir ki: Hâl, kul üzerinde vasıfların değişmesidir. Eğer bu vasıflar, sâbit ve kalıcı olursa bu makamdır.
Eğer Makam nedir? dersen, deriz ki: Makam, içinde bulunulan durumun haklarını tam olarak gerçekleştirmekten ibârettir. Sâhibinin gayesi bir sonraki makam değildir. Bu da edebdir.
hâl/ahvâl Eğer Edeb nedir? dersen, deriz ki: Edebden, bazen şeriatın edebi, bazen hizmetin edebi ve bazen de Hakk'ın edebi kastedilir. Şeriatın edebi, dinin zâhirine tam olarak riâyet etmektir. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Hizmetin edebi, hizmette ileri gitmekle beraber, kendisinden cereyân eden şeyleri görmekten fâni olmaktır. Hakk'ın edebi ise, Allah'a ve kendine ait olanı bilmektir. Edib, vaktin hükmünde olan veya vaktini bilen kimsedir
Eğer Vakit nedir? dersen, deriz ki: Vakit, geçmişe ve geleceğe bakmadan, içinde bulunulan ânı yaşamaktır. İşte ehl-i tarikin vakit anlayışı böyledir.
Eğer Süfilere göre tarik nedir? dersen, deriz ki: Ruhsat verilmeyen konularda, azimetler ve azirnet mesabesindeki a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ruhsat/" ruhsatlar /a cinsinden meşru hakları yerine getirmektir. Azimet mesabesindeki ruhsatları ancak azimet sâhibleri yerine getirir. Tarik ehlinin bir çoğunun ruhsatla amel etmeye izin verinemesi ise yanlıştır. (Fütühât, II, 130
(Süfiler) tâifesine göre hâl, herhangi bir gayret ve çaba olmaksızın kalbde vârid olan şeydir. Devam etmesi durumunda hâl sâhibinin sıfatlarında değişme ve farklılaşma meydana gelir. (Süfilerden) bir kısmı hâlin devam ettiği, bir kısmı da devam etmesinin mümkün olmadığı kanaatindedirler
Kelâmcılara göre, hâlin, araz gibi var olduğu zaman dışında da bir bekası yoktur ve her hâli bir benzeri takib eder. Böylece onun a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/gercekte/" gerçekte /a öyle olmadığı hâlde devamlı olduğu sanılır. Bu doğrudur, ancak kendisinden çıkan benzerleri tahayyül edilemeyecek (kadar hızlı bir şekilde) ardarda gelir
Hâlin hulül kelimesinden türediğini söyleyenler, onun devamlılığı ve asla kaybolmayan daimi bir sıfat oluşturduğu görüşündedirler. Çünkü onlara göre, kaybolursa hâl olmaz. Bu görüş, hâlin devamlılığını savunanların görüşüdür
Biri de demiştir ki: Allah beni kırk seneden beri devamlı tek bir hâlde bırakmamıştır. Bu ben istemediğim hâlde olmuştur. Imam, rızânın devamlılığına işâret a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/erek/" ederek /a rızânın hâller cümlesinden olduğunu söylemiştir. İmarnın söylediği bu husüsun gerçek olması mümkündür. Ancak Allah Teâlâ yolunda uzak bir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ihtimal/" ihtimâldir /a . Bu efendinin sözünde ifade a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilmesi/" edilmesi /a mümkün olan şeyin, ancak kırk seneden beri Allah'ın kendisini zâhirinde sürekli olarak bulundurduğu şey olması gerekir. Bâtınında şeriat nazarında kötülenen hâller konusunda böyle olması mümkün değildir. Aksine bu konu hakkındaki vakitleri ortadan kalkmaz, tâatler ve Allah'ın râzı olduğu şeylerle korunmuştur
Bir de çok sâdık, Ebü Yezid Bistâmi tarikı üzere hâl sâhibi olan ve üstelik bu meşguliyetinde edeb husüsunda böbürlenmeye düşmesi de mümkün bulunan bir şahsa da rastlamıştım. O da bir gün bana demişti ki: Elli seneden beridir nefsime şeriatın mekrüli saydığı hiçbir kötü hâtır gelmemiştir. İşte bu, ilâhi bir ismettir (mâsümiyettir) Bu efendinin sözü de bu kabildendir, buna göre hâller kesbi değil, vehbidir. 310 hâl/ahvâl
Bil ki hâl, Allah'ın fiilleri ve kâinata teveccüh etmesi bakımından ilâhi bir sıfattır. Bir an için bile olsa, O'nun hakkında zâid (ilâve, fazla) herhangi bir şey düşünülemez. O kendisi hakkında şöyle buyurmuştur: O, her an yeni bir iştedir. Rahmân, 55/29) (Fütühât, TI, 379
Hakikatler a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dunya/" dünyâya /a bağlanıp alâka gösteren kişilerin, içinde kaybolduğu inceliklerdir. Hâl, müridin alâkasıdır. Keşf, daha fazla lezzeti tatmayan kimsenin nihâyetidir... (Letâ'if, 46
Ahvâl kula Rabb'inden gelen birtakım mevhibelerdir. Bu ya kalbi saflaştıran, nefsi arıtan sâlih ameller sonucunda, ya da doğrudan doğruya sırf bir lütuf olarak kula a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ihsan/" ihsân /a edilir. Hâl denmesini sebebi, kulun birtakım menfi hareketlerinin, mahlükâta ait şekil ve derecelerinin, gizli sıfatlara ve Allah'a kurbiyete ulaşması yardımıyla değişmesidir. (Kâşânî, 26; Câmi’, 75
Hâl, çaba ve gayret harcamaksızın, kalblerde tam bir mevhibe olarak vârid olan şeydir. Hüzün, havf, bast, kabz, şevk, zevk vs. gibi. Nefsin sıfatlarının ortaya çıkmasıyla ortadan kalkar. Onu benzerinin takib etmesi ya da etmemesi birdir. Devam ettiğinde a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/meleke/" meleke /a hâline gelir ve makam olarak isimlendirilir. (Kâşânî, 57; Câmi’, 81
' Recâ, sâliklerin makamları ve tâliblerin hâlleri cümlesindendir. Bundan dolayı, sabitleşmiş ve yerleşmiş olan vasfa makam denir. Geçici ve yerleşik olmazsa buna da hâl denir. Sarılık da altında olduğu gibi sâbit, utanma ve hastalıkta olduğu gibi geçici olmak üzere iki kısımdır. Kalbin husüsiyetleri de bunun gibi kısımlara ayrılır. Sabit olmayanına hâl denir, çünkü hemen kayboluverir. Bu kalbin her sıfatı için geçerli olan bir hâldir... (Kudâme, 316
Süfilerin mertebesi: Onlar zikrin delâlet ettiği şeylere ulaşmayı isterler. Süfiler Allah'ı istedikleri zikirlerle zikrederler. Bu, nefslerinin, zikrettikleri şeyin delâlet
