başlangıcıdır. Nitekim Zünnün (Mısrijrh şöyle demiştir: Hakk'tan gelen vâridkalbleri sarsar. (Luma , 418
Vârid, kulun kalbine kendi kasdı olmaksızın gelen övülmeye değer havâtırdır (hâtırlardır). Havâtır kabilinden olmayan vâridlere de vârid denir. Vâridler, bazen Hakk'tan, bazen ilimden gelir. Buna göre vâridât, havâtırdan daha umümidir. Çünkü havâtır, hitâb türünden olan veya bu mânâya gelen şeylere mahsüstur. Vâridât ise, sürür vâridi, hüzün vâridi, kabz vâridi, bast vâridi ve benzeri mânâları da içine alır. (Kuşeyri, 47
Vârid, kalbe mânâların hulül etmesidir (girmesidir). (Hücvîrî, 467
vârid/vâridât 1173
Vâridât, havâtırdan daha umürnidir. Çünkü hâtırlar, hitâb ve taleb türüne mahsüstur. Vâridât ise bazen hâtır şeklinde tezâhür eder; bazen de sevinç vâridi, bazen hüzün vâridi, bazen kabz vâridi, bazen de bast vâridi olur
Vârid, kulun kalbine düşünmediği a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a gelen övülmeye değer hâtırlardır. Vârid, her (ilâhi) isimden kalbe gelen her şey için de kullanılır. (Istılâh, 533
Vârid, süfilere ve bize göre her ilâhi isimden kalbe gelen şeydir. Bu husüstaki görüşler, onun (fiil-i mâzi olarak, verede şeklinde) değil, fism-i fâil olarak, vârid şeklinde) vârid olmasına dayanır. Böyle bir şey, sahv, sekr, kabz, bast, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/heybet/" heybet /a , üns ve sayılamayacak pek çok şeyle gelebilir. Bunların hepsi vâridâttır. Ancak süfiler, zikrettiğimiz övülmeye değer havâtır için vârid ismini kullanmışlardır
Kardeşim, bil ki vârid, vârid olan şeyle beraber vâriddir. Hudüs ya da kıdemle sınırlandırılamaz. Allah, kıdem a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibi /a olmakla beraber, kendisini ityân ( gelmek) fiiliyle vasfetmiştir. Vürüd da bir ityândır. Vâridin ise ityânda farklı farklı hâlleri olur. Hücüm ve bevâdih gibi ansızın gelebilir. Mahallin istidâdını (hazır olmasını) gerektiren belli bir vaziyetin vürüduna delâlet eden hâllerin alâmet ve karineleriyle farkında olmadan zamanla da gelebilir. Bu noktada, ke vni olsun veya olmasın, her ilâhi vârid, ancak bir faydayla gelir
Her vârid için umürni olan fayda, bu vürüddan vârid sırasında hâsıl olan ilimdir. Burada ondan sevinç duyması veya üzülmesi şart değildir. İşte bu, vâridin hükmü olan şeydir. kevni olsun veya olmasın Vâridin hükmü ancak hâsıl olan ilimdir. Bunun ötesinde olan şey, kendisiyle değil, o ilimle vârid olması açısından bir mânâ ifâde eder
Allah, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kiyamet/" kıyâmet /a günü insanlar arasını ayırmak ve hükmetmek için gelir. Insanlar içinde saadeti sebebiyle lehinde hükmedilecek olanlarla şekaveti sebebiyle aleyhinde hükmedilecek olanlar vardır. Bu geliş tektir, hüküm de tektir. Hükmedilen ise farklıdır. Vârid, şu iki hâlden birinden hâli olamaz: Ya vürüdu hâlinde sudürla vasıflanır, böylece O'ndan sâdır olması bakımından, sâdır olarak gelme yönüyle vârid olur. Bu vâridin Allah'tan gelen bir ilhâm olması gerekir. Ya da vürüdu hâlinde sudürla vasıflanmaz, bu durumda kadim bir vârid olur. Vürüd, vârid olan kul nazarında meydana gelen bir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbet/" nisbettir /a
Vâhid olan hem sâdırdır, hem de vâriddir. Diğerleri ise sadece vâriddir. Burada ilâhi isimler dışında vârid olan kadim yoktur. Ayn (zâtı, kendisi, özü) bakımından vârid olursa, vürüd farklılık arzetmez. Hüküm bakımından vârid olursa, hükümlerin farklılığından dolayı farklı olur. Şübhesiz bunlar muhtelif hakikatlerdir. Ancak O'nun aynına delâlet eden şeyde farklılık olmaz. Vâridin kadim veya hâdis olması birdir. Vâridin ise hâdis olması gerekir. Bu, kendisine gelen vârid esnâsında kalan ve vâridin bıraktığı şeydir. Bunun bırakılması gerekir. Bunun sebebi a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hurmet/" hürmetin /a (saygının ya da haramlığın; bâki kalmasıdır. Çünkü ona ge1174 vârid/vâridât
len başka bir vâridin olması da gerekir. Onun bu şahıs tarafından kabül a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilmesi/" edilmesi /a de, orada bulunanlardan yüz çevirmesi de gerekir. Bu şekilde ilk vâride hürmetin yerine getirilmemesi söz konusu olur. Bundan dolayı vâridin gelişinden sonra göç eder. İkinci vârid geldiğinde bütünüyle boşta kalmış olur ve bu yeni vâride yönelir. Burada onu kendine bağlayarak cezbeden bir hâtır da yoktur
Her vârid, O'nun hürmet ve haşmetiyle sâdır olur. Allah'tan bir hayır olarak bu vârid övülür. Böylece bu övme, o kişinin saadeti olur. Hakikatte vâridat hâdis olduğunda, bunlar nefeslerin aynı dışındadır. Emir ve hükümlerden vârid olan şey, ehl-i tarikin vâridât yoluyla tanıdığı şeydir. Nefesler bu vâridâtın süretlerini yüklenir. Bunlar hâdis olan vâridât olmayıp, kendi nefsleriyle vardırlar. Hatta onlar nefeslerin süretleridir. Bunlar ise o vâridâttaki ilâhi isimlerin hükümlerinin farklı olmasıyla süretleri de farklılık arzeder. (Fütühât, II, 556
Nefsler, vâridâtı almaya kabiliyetlidir. Vâridât hâllerle gelir. Bir hâlin umümi olması a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/muhal/" muhâldir /a . Bilakis her vâridin husüsi bir hâli vardır. Bundan dolayı biri sekr hâli yaşarken, diğeri sahv hâli yaşar. Sekr de sahv da umümi değildir. (Fütühât, IV, 414
Vârid vâridât (Câmi')), kulun kalbine düşünmeksizin gelen mânâlardır. (Kâşânî, 47; Câmi', 103
Vâridât-ı atâyâ-yı a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sabika/" sâbika /a minallah (Allah tarafından sana önceden bahşedilen vâridât), Allah'ın hükümlerini yüklenmende sana yardımcı olan o nimetleri hatırlaman içindir. Çünkü Allah sana, senin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kendisinde/" kendisinde /a sevdiğin şeyle hükmeder. O hâlde sen de, sende bulunan O'nun sevdiği şeye, O'nun yolunda sabret! (Tenvir, 5
Süfilere göre vârid, uzakta olanı haber vermek için ilâhi mertebeden gelen elçidir. Bu, ya rühâniyyet, ya da nâriyyettir. Yani ya meleki ya da a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/seytan/" şeytâni /a olur. Meleki ve şeytani vârid arasındaki fark şudur: Meleki olanm ardından bir soğukluk ve lezzet gelir. Elem vererek terk etmez, süreti değişmez, geriye ilim bırakır. Şeytâni olanın ardından a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hayret/" hayret /a (şaşkınlık ya da tereddüd) , sıkıntı, darbe, elem ve ağırlık meydana gelir
Faziletli kimselerden biri şöyle demiştir: Vârid, kulun kalbine hedeflemedi ği hâlde gelen övülmeye değer hâtırlardır. Havâtır cihetinden olması da böyledir. Bunlar hitâb türlerine mahsüstur veya hitâbın mânâsını ihtivâ ederler. Vârid, sürür vâridi, hüzün vâridi, kabz vâridi, bast vâridi veya bunların dışındaki mânâlardan herhangi bir vârid olabilir. Âriflerin tâcı Ebü Medyen şöyle demiştir: Sâhibi konuşuncaya kadar vâride bakılmaz. (Ravza, 515
Vârid, meleki olduğunda, onu bir soğukluk ve lezzet tâkib eder. Nitekim Hz. Peygamber'in hâli vahyin başlangıcında böyleydi. Hz. Peygamber , Hira mağarasında ibâdet hâlindeydi. Cebrâil sı ona geldiğinde onu bir soğukluk aldı. Hz. vârid/vâridât 1175 Hatice'nin evine geldi. Soğuktan titriyordu. Beni örtün, beni örtün! dedi. Bunda... yani vâridde bir elem hissetmezsin. Çünkü meleki vârid, ancak senin rühâniyyetine göre gelir. O rühâniyyet de, bundan elem duymaz. Çünkü o vârid, o rühâniyyetin âlemi cinsindedir, hatta ondan lezzet bile alır. Ancak vâridin vürüdundan dolayı mizâc değişir. Çünkü vârid nefse geldiği, alâkalı bulunduğu bedenin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tedbiriyle/" tedbiriyle /a meşgul olduğu ve onu bir defeda yakaladığı için mizâc değişir. (O vârid) süret itibâriyle bir değişikliğe uğramaz. Vârid, misâl âleminde de olsa, mücerredât âleminde de olsa, vâridin sendeki bıraktığı izin süreti değişmez. Senden sâdır olursa, ilim bakımından seni terkeder. Çünkü vârid-i meleki (meleki vârid), ancak hayırla gelir. (Esfâr, 113
Vârid, şeytani olduğunda, onu azaların ezilmesi... , hers vurarak ezmek demektir. (Et ve bulgurdan yapılan yemek ya da yağ, şeker ve undan yapılan bir çeşit pasta mânâsına gelen) herise a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kelime/" kelimesi /a de bu kökten türemiştir. elemi, sıkıntısı, hayreti ve zilleti tâkib eder. Sendeki bu vâridin süreti de değişmez. (Bu vârid, sana) bir darbe indirerek seni terkeder. Bu, şeytanın alevli ateşten yaratılmış olması sebebiyle böyledir. Kalbe vârid olduğunda, kalbin sıcaklığı artar, onu hafakan basar (nabzı yükselir), kan, akışındaki tazyik a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/yuzunden/" yüzünden /a kaynar, kanın hareket ve kaynamasındaki a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/siddet/" şiddetten /a dolayı damarlar ve sinirler dolar. Bir defada sâdır olduğunda, mafsallar uyuşur; damarların sıkışması sâkinleşir. Bu da âzâların ağrıması ve ezilmesine, kalbdeki harâret ve nefsteki tereddüdün hâkim olmasından dolayı sıkıntıya götürür. Çünkü nefs, (aslında) Hakk'tan gelecek vâride hazırdır lama vârid şeytandan gelmiştir
Vârid şeytâni olduğunda, nefs onun ilâhi olduğunu zanneder ve onu kabül etmeye meyleder. Ama onun (vâridin) sür'atle şekil değiştirdiğini görür. Çünkü ateşten yaratılmıştır. Bu da nefsi tereddüde sevk eder. Dolayısıyla böyle bir vârid geldiğinde, bir darbe indirerek terk eder. Çünkü o, nefsi tereddüde düşürmüş, mizâcı değiştirmiştir. Ardından da onu zillet tâkib eder. Çünkü şeytan kovulup lanetlendiğinde zelil olmuştu. Bunun izi, ancak onun (şeytanın) tabiatına muvâfık olur. (Esfâr, 114
Bir hâlden bir başka hâle yükselmek, kendisinden ayrılarak üst derecedeki bir hâle geçtikten sonra, onun altındaki hâle bir daha geri dönmemektir. Bununla kasd edilen, hâlin kendisiyle geldiği, vâridât-ı ilâhi (ilâhi vâridât) ve mârifetullah türünden olan şeydir. Bunlar (Allah'ın verdiği) kerâmetlerden olmayıp makamlar cümlesindendir. Hâller defalarca geri dönerler. Ancak hâl sâhibi, hâli içerisindeyken, Allah hakkında ilmi artrnadıkça medhedilemez. Bu bilgi ona gereklidir. Bu bilginin artması lâihadır (tecelli nürudur). Hâl sırasında bu bilgide artma olmazsa, hâlin sıhhatiyle beraber lâiha ortaya çıkmaz. Hâl, beka ya da fenâ, sahv ya da sekr, cem' veya tefrika, gaybet veya huzür hâllerinden biri içinde bulunmandır. (Esfâr, 161
Havâtır, Hakk'ın vâridleri ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/batil/" bâtılın /a yollarıdır. Vâridât, Rabb'i tenzih ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevhid/" tevhid /a etmekle meydana gelir. İşte bu, rabbâni vâriddir. Vâridât, belli bir tâati 1176 vasf-ı zâti li'l-hakk-vasf-ı zâti li'l-halk
azimle harekete geçirebilir. İşte bu, kalbi vâriddir. Vâridât, tâatın tüm çeşitlerini harekete geçirebilir. Bu da meleki vâriddir. Bazen vâridât, kalb ve melekten kaynaklanan bir vârid olabilir. Daha ziyâde çoğu melekten; daha az olarak kalbden meydana gelir. Çünkü kalblerin temizliği gerçekten azdır. (Kavânin, 87
Vârid, (aksırığın) aksıran kişi (üzerindeki) a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/galebe/" galebesi /a gibi gelir. Vârid olduğunda gelmez, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/gayret/" gayret /a etmekle de gelmez. Vârid, Kahhâr isminin tezâhürü olarak gelir. Bundan dolayı sıfat ve izleri yok eder. Vârid, sâlike a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/evrad/" evrâdla /a , ehl-i a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/inayet/" inâyete /a ise istemeden ve murâd etmeden gelir
Vârid, melek ve cinlerden gelebilir. Iyân (müşâhede) a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mertebesinde/" mertebesinde /a Hakk'tan gelir. Vârid, fayda veren, kıymetli ve nâdir şeylerin bilgisini elde etmeye vesile olur. Siyâdet Iİseyyidlik, efendilik), a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kemal/" kemâl /a sıfatlarıyla adamlara (süfilere) aittir. Maksadların tahakkuk etmesi için öne geçirilmiş olan kişiyle, cevherinin diğer arazlarından saf hâle getirilmesi için öne geçirilen kişi arasında dağlar kadar fark vardır. Efendi olmayı ve başkalarını kulları hâline getirmeyi taleb eden kimse, hayrı kaybetmiş ve dikkafalılık etmiş olur. (Kavânin, 88
Vâridât, vâridin çoğulu olup, kulun sonradan öğrenmeksizin kalbine gelen övülmeye değer hâtırlardır. Vârid, hâtır yönünden değil, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/bilakis/" bilakis /a ilim veya Hakk yönünden gelir. Vâridât, havâtırdan daha umümidir. Çünkü havâtır, hitâb türlerine mahsüstur veya hitâbın mânâsını ihtivâ ederler. Vârid, sürür vâridi, hüzün vâridi, kabz vâridi, bast vâridi veya benzerlerine ait olabilir. (Câmi’, 160
(Ayrıca bk. hâtır/havâtır ya da hatre/hatarât; levâ'ih-levâmi'-tavâli'-tavârıkşevârık-kâdih
vasf-ı zâti li'T-hakk-vasf-ı zâti li'l-halk / Göl G3 a4
Vasfı zâti li'-Hakk (Hakk'ın zâti vasfı) vasf li'l-Hakk (Hakk'ın zâti vasfı) (Câmi)); cem ahadiyyeti, vücüb-i zâti (Zât'ın var olmasının zorunlu olması) ve âlemlere muhtaç olmaktan müstağni olmasıdır
Vasf-ı zâti li'l-halk (halkın zâti vasfı) (vasf li'l-halk (halkın zâti vasfı) (Câmi )); imkân-ı zâti (zâtı itibâriyle sonradan yaratılmaları) ve fakr-ı zâtidir (yaratılanların zâtı itibâriyle başkasına muhtaç olmalarıdır). (Kâşânî, 50; Câmi’, 103
vâsıta-yı feyz ve vâsıta-yı meded ( SALI ihl yanâlI Alanul 9
Vâsıta-yı feyz ve vâsıta-yı meded (feyz vâsıtası ve meded vâsıtası), birbiriyle münâsebet içinde olan halk ve Hakk arasında bir bağ olan insân-ı kâmildir. Nitekim bir kudsi hadiste şöyle buyrulur: Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım! (Aclüni, II, 164) (Kâşânî, 48; Câmi’, 103
vasıyyet 1177 vasıyyet ) Vasıyyet (nasihat): Hazretrh şöyle dedi: Sana zenginlerle konuşurken vakarlı, fakirlerle konuşurken mütevâzı olmanı tavsiye ederim. Alçakgönüllü ve ihlâslı ol. İhlâs, sürekli olarak Hâlık'ı görmektir. Sebebler husüsunda asla Allah'ı ithâmı etme. Bütün O"'na teslim ol
Aranızdaki sevgi bağına güvenerek kardeşinin hakkını yeme. Fakirlerle tevâzü, hüsn-i edeb ve cömertlikle sohbette bulun. Nefsin öldür ki hayâta kavuşsun. İnsanların Allah'a en yakın olanı, ahlâkı en güzel olandır. Amellerin en iyisi gönlü mâsivâya iltifât etmekten uzaklaştırarak gözetmektir
Sana daima hakkı ve sabrı tavsiye ederim. Dünyâda sana iki şey yeter: Fakirle sohbet
