üçüncüsü ise nefsten Hakk'a dönmektir. (Hücvîrî, 354
Zünnün Mısrirh şöyle der: Tevbe iki türlüdür: İnâbe tevbesi ve isticâbe tevbesi. Kulun Allah'ın cezâsından korktuğu için yaptığı tevbe inâbe tevbesi; Allah'ın kereminden hayâ a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/erek/" ederek /a yaptığı tevbe ise isticâbe tevbesidir.
Havf, celâlin keşfinden meydana gelir. Hayâ, cemâlin görülmesinden ortaya çıkar. Şimdi birisi, korkusunun ateşi a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/yuzunden/" yüzünden /a celâlde yanmakta; diğeri ise hayâsının nürundan cemâlde parlamaktadır. Bu sebeble, biri onun sekri; diğeri ise a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dehset/" dehşeti /a içinde bulunmaktadır. Hayâ ehli olan sekr; havf ehli olan sahv sâhibidir. (Hücvîrî, 356-357
Tevbe, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/masiyyet-2/" mâsıyyetten /a tâata, nefsten Hakk'a dönüştür. Günâh işleyen tevbe eder. Kulların günâhı emre, dostların cürmü ise irâdeye muhâlefet etmektir. Yine kulların günâhı günâh işlemek, dostların günâhı kendi mevcüdiyetlerini görmektir. Hatadan sevâba (doğruya) dönene tâib ftevbekâr) derler. Sevâbdan esvebe (doğrudan daha doğruya) dönene de âyib fevbe a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibi /a ) derler. (Hücvîrî, 474
Allah Teâlâ buyuruyor ki: Kim tevbe etmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir. Şu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a tevbe eden kişiden zulüm ismi sâkıt olur. Tevbe, ancak günâhın mârifetinden (anlaşılmasından) sonra sahih (mümkün) olur. Günâhın mârifeti de günâhtaki üç şeye bakmandır: Günâhı işlediğin esnâda, sana mâsümiyet sıfatını kaybettirmesine, günâh işlemeye muvaffak olduğunda hissettiğin rahatlamaya, Hakk'ın nazarı altında gölgelendiğin hâlde o günâhta ısrâr etmekten geri durmamana
Tevbenin şartları üç şeyden meydana gelir: Pişmanlık, özür dilemek ve (kötü hareketleri) terk etmek. Tevbenin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikati /a de üç tanedir: İşlenen suçu büyük görmek, tevbe sırasında nefsi a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/itham/" ithâm /a etmek, (hakkını çiğnemiş olduğu) mahlüklardan özür dilemek
Üç şey de tevbenin hakikatlerinin sırlarını oluşturur: Güvenilebilecek işleri aldanışlardan ayırd edebilmek, suçunu unutmak, ebedi olarak tevbeden de tevbe etmek (bir daha tevbe etmeyi gerektirecek harekete dönmemek ve buna tevbe ettiğine bile tevbe etmek, hiç hata işlememiş gibi olmak). Çünkü tâib (tevbe eden) a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tevbe-inabe-evbe/" tevbe-inâbe-evbe /a 1077 bütünüyle Allah Teâlâ'nın şu sözüne dâhildir: Hepiniz Allah'a tevbe ediniz, ey imân edenler Böylece Allah Teâlâ, tevbe edene de tevbe etmeyi emretmiştir. Tevbenin sırlarındaki incelikler de üç tanedir: Bunların ilki suçuna ve (bu suçla alâkalı olarak) yaşadığı hâdiseye bakmaktır. Böylece, Allah Teâlâ, tam günâhı işleyeceği sırada kendisinin bundan vazgeçmesini sağlayınca, O'nun bu husüstaki murâdını anlamış olur
Şu hâlde Allah Teâlâ, kulunu günâh karşısında, ancak iki mânâdan dolayı serbest bırakır: Bunlardan birincisi kulun, O'nun kazâsındaki izzetini, (günâhını) örtmesindeki iyiliğini, günâh işlemeye kalkıştığında, kendisine müddet vermesindeki hilmini, günâhtan dolayı kulunun özrünü kabül etmesindeki keremini ve kulun günâhı tanıması husüsundaki fazlını anlaması içindir
İkinci latife; (kulun kendisine destek olacak) sâdık bir destekçinin, (bütün iyiliklerini silip süpürecek ve) hiçbir iyiliğini bırakmayacak bir kötülüğün işlenmesini istemesinin imkânsız olduğunu bilmesidir. Çünkü bunu yapmakla o destekçi, bir yandan nimeti görerek hareket ederken, diğer yandan nefsin ve amelin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/noksanligini/" noksanlığını /a istemiş olur (ki böyle bir şey de imkânsızdır
Üçüncü latife ise şudur: Kulun a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hikmet/" hikmetleri /a müşâhedesi, bütün mânâlardan hikmetler mânâsına yükseldiği için, iyilikleri güzel, kötülükleri de çirkin bulmaz
Avâmın tevbesi tâatını fazla görmekten tevbedir. Bu (hata) onu üç şeye götürür: Günâhının örtülmesi ve kendisine (tevbe etinek için) müddet verilmesi nimetini inkâr etmek, (sevâbından dolayı) kendisinin Allah Teâlâ üzerinde hakkı bulunduğunu görmek, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ceberut/" ceberütun /a (fisyânkârlığın) ta kendisi olan istiğnâ (Allah'a muhtaç olduğunu görmeme) ve (bu sebeble) Allah Teâlâ'ya karşı gelme
Evsâtın (tevbe husüsunda vasat ya da ortadaki insanların) tevbesi, mâsıyyeti küçük görmekten tevbe etinektir. Bu da cür'et ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mucadele/" mücâdelenin /a ta kendisi olup, sadece inada sarılmak ve düşmanlığı sürdürmekten ibârettir
Havâssın tevbesi vaktin hebâ a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilmesi/" edilmesinden /a dolayıdır. Bu (hataj, noksanlığa götürür, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/murakabe/" murâkabe /a nürunu söndürür, sohbet (dostluk) havuzunda bulanıklığa sebebiyet verir
Tevbe makamı, ancak neticede Hakk'ın dışındaki her şeyden tevbe etmekle, sonra bu tevbedeki illeti görmekle, daha sonra da bu illeti de görmekten tevbe etmekle tamamlanabilir. (Menâzil, 7
Allah buyurmuştur ki: Rabb'inize dönün! İnâbe (dönüş) üç türlüdür: (Kişi,) nasıl özür dileyerek (hatasından) dönüyorsa, ıslah yoluna girerek de Hakk'a dönmesi; nasıl O'na ahd ederek dönüyorsa, fahdinde) vefâ ederek de dönmesi; yine nasıl O'na icâbet ederek dönüyorsa, hâli itibâriyle de O'na dönmesidir (içiyle ve dışıyla tam olarak O'na yönelmesidir
tevbe-inâbe-evbe
(Bunlardan) ıslah yoluna girerek O'na dönmek üç kısma ayrılır: Tâbi olduğu (her türlü kötü) işten sıyrılmak, (başına gelen) tökezlemelerden dolayı acı duymak, geçmişte kaybettiklerini telâfi etmek
O'na vefâ ederek dönmek de üçe ayrılır: Günâhın lezzetinden ihlâsla vefâya dönmek; nefsinden ümidli olduğu hâlde gaflet ehli hakkında korktuğu için, onları küçümsemeyi terk ederek vefâya dönmek; (Hakk uğrunda yaptığı) hizmetteki kusurları inceleme husüsunda vefâya dönmek
Hâl itibâriyle O'na dönmek de üçe ayrılır: Amelinden ümidini kesmek; (fiillerini işleme husüsunda tam olarak hür olmayıp hakikatte o amelleri işlemeye) mecbür olduğunu bizzât görmek; O'nun sana lütuf şimşeklerini beklemek. (Menâzil, 8
Tevbe, sıra ile üç şeyin birleşme ve intizamından meydana gelen bir mânâdan ibârettir. Bunlar da ilim, hâl ve fiildir. Önce ilim, sonra hâl, sonra da fiil gelir. Birinci ikinciyi, ikinci de üçüncüyü gerektirir ki bu, Allah'ın mülk ve melekütunda değişmeyen sünnetidir
İlim, günâhın büyük zararlarını, kul ile sevdikleri arasına giren bir perde olduğunu bilmektir. Bunu böylece kalbden kesin olarak bildiği zaman, sevdiğini kaybettiği için içinde bir elem duyar. Çünkü sevdiğini kaybeden kalbe a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mutlak/" mutlak /a sürette acınır. Eğer kusur kendisindeyse elemi daha da çoğalır. Sevdiğini kaybetmesine sebeb olan bu işinden dolayı duyduğu acıya nedâmet (pişmanlık) denir
Bu acı kalbi iyice kapladığı zaman, bundan yeni bir durum meydana gelir. Buna da hâl (şimdi), mâzi (geçmiş) ve istikbâl (gelecek) ile alâkalı olan bir işi irâde ve kasd etmek denir. Hâl ile alâkası yapmış olduğu kusuru hemen terketmektir. İstikbâl ile alâkası sevdiğinden kendisini ayıran bu kötü işi ebediyyen yapmamaya azmetmektir. Mâzi ile alâkası ise elinden kaçırdığı şeyi, onarması mümkünse onarıp kazâ etmekle telâfi etmeye çalışmaktır
İşte ilim birincisidir ve o, bu hayırlara muttalidir, onları bilir. Bu ilimden maksadımız da imân ve yakindir. Çünkü imân, günâhların öldürücü bir zehir olduklarını tasdikten, yakin de, bu tasdiki teyid, şübheyi ondan uzaklaştırarak kalbe onu yerleştirmekten ibârettir. Bu imânın nüru kalbde parladığı an orada nedâmet ateşini yaktırır. Kalb imân nüru ile sevdiğinden uzaklaştığını anlayınca buna üzülür. Karanlıklar içerisinde kıvranan bir kimseye güneşin doğması gibi veya uzaktan sevgilisini tehlikede görür görmez heyacanından âdeta helâk olacak bir duruma gelen kimse gibi, bu kişinin de sevgi ateşi kalbini yakmalı; kaybettiği şeyi bu ateşle tedârik etmelidir
Demek ki ilim, nedâmet ve kasd; hâl ve istikbâlle alâkalı şeyleri bırakıp mâziyi telâfi etmeye götüren ve birbirini takib eden üç mefhumdur. Bunların hepsine birden tevbe denir. Çoğunlukla sadece pişman olmaya tevbe denir de, ilim onun mukaddimesi, terk ise onun neticesi olarak gelir. (İhyâ', IV, 4
tevbe-inâbe-evbe 1079
Tevbe, günâhı terketmektir. Bir şeyin terki ancak onu tanıdıktan sonra mümkün olur. Tevbe vâcib ise ona ancak vâcib ile ulaşılır. O hâlde günâhları tanımak da vâcibdir. Günâh, yapmak veya yapmamak cinsinden olsun Allah'ın emrine muhâlif olan her şeydir. (İhyâ', IV, 20
Meâsi (günâhlar): İnsanın her günün sabahında yedi organını inceden inceye denetlemesi gerekir. Sonra bütünüyle bedenini denetlemesi lâzımdır. O esnâda günâhlarla kirlenmiş midir? Öyleyse onları terketmelidir. Dün günâha karışmış mıdır? O hâlde terketmek veya pişman olmak süretiyle onu gidermelidir. (İhyâ', 167
Ey tâlib! İbâdet etmen gereklidir. Allah seni tevbe yapmaya muvaffak kılsın! Bu iki şey için olur: Birincisi, tâata muvaffak olabilmek için tevbe etmen gerekir. Şübhesiz günâhların kötülüğü mahrümiyet doğurur. Bunun ardından aşırılık gelir. Günâhlar Allah'a tâata yürümeye, O'na hizmet etmeye mâni olur. Çünkü günâhların ağırlığı hayırlara atılmaya ve tâatlar husüsunda istekli olmaya mânidir. Günâhlarda ısrâr etmek kalbi karartır. Böylece kalbi karanlık ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kasvet/" kasvet /a içinde bulursun. Orada bir kurtuluş, saflık, lezzet, tatlılık bulamazsın. Eğer Allah merhamet etmezse, bu kalbin sâhibi küfre gidebilir. Ne tuhaftır! Böyle kötü ve kasvetli bir hâldeyken, tâata nasıl muvaffak olsun! Mâsıyyette ısrâr ederken ve zâlimliğe devam ederken nasıl hizmet iddiâsında bulunsun! Her türlü rezillik ve pisliğe batmışken nasıl a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/munacat/" münâcâta /a yaklaşsın!
İkincisi, ibâdetinin kabül olunması için tevbe etmen gerekir. Şübhesiz dinin Rabb'i hediye kabül etmez. İşte mâsıyyetlerden tevbe etmek ve hasım olduğu kimselerin rızâsını kazanmak farzdır, gereklidir. Niyet edilen ibâdetlerin çoğu nâfiledir. Dinin herhangi bir emrini yerine getiremediğin bir hâl sende varken, (nâfile olan) bağışın nasıl kabül edilsin! Bundan dolayı sen yasak fiilde ısrâr ederken, helâl ve mübâh fiili nasıl terkedersin! Allah korusun! Sana kızgınken O'na nasıl duâ eder, O'nu nasıl översin! İşte bu mâsıyyette ısrâr eden isyânkârların açık hâlidir... ..Tevbe kalb hâllerinden biridir. Ulemâya göre tevbe kalbi günâhtan temizlemektir. Şeyhimiz (Ebü Ali Fârmedi?) tevbeyi şöyle târif eder: Tevbe, Allah'ı tâzimden dolayı ve O'nun öfkesinden sakınarak, benzeri hiçbir süreti olmayacak derecede (tevbe etmeden önce) geçmiş olan günâh işleme arzusunu terk etmektir.
O hâlde bunun dört şartı olmalıdır. Birincisi günâh arzusunu terk etmektir. Bu, terk edişin kalbe iyice yerleşmesi ve bir daha o günâha dönmemeye azın etmesidir. Nefsinde bazen ona dönme hissi bulunduğu hâlde veya buna azım edemeyip tereddüd içinde olduğu hâlde o günâhı terk etmezse, o zaman ara sıra günâhı işlemek kaçınılmaz hâle gelir. O zaman da, o günâhtan kaçınamayan ondan tevbe etmiş olmaz
İkincisi, benzeri geçmiş bir günâhtan tevbe etmesi gerekir. Çünkü daha önce bu günâhın bir benzerini işlememiş olsaydı, tâib (tevbe eden) değil, muttaki olması 1080 tevbe-inâbe-evbe
gerekirdi. Görmüyor musun Hz. Peygamber'in, küfürden muttaki (korunmuş) olduğuna dâir görüş sahihtir, ama onun küfürden tevbe ettiğine dâir görüş ise sahih değildir. Şu hâlde, Hz. Peygamber; önceki hâlinde de küfür işlememiştir. Hz. Ömer Hattâb'a gelince, o önceden küfür içinde bulunduğundan, küfürden tevbe etmiş olduğu doğrudur
Üçüncüsü, önceden yaptığı şeyin, süret (şekil) değil, derece ve mertebe bakımından arzulamayı terk a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a günâhın benzeri olmasıdır. Görmüyor musun, önceden zinâ ve yol kesmek gibi fiilleri işleyen, iyice kocamış yaşlı bir adam, bunlardan tevbe etmeyi istediğinde tevbe onda mekân tutar, çünkü başka çaresi yoktur. Tevbe kapısı ona kapanmamıştır, ama zinâyı ve yol kesme arzusunu terk etme kudretine sâhib olması mümkün değildir. O an bunları yapmaya gücü olmayabilir. O hâlde arzu ettiği şeyi terk etmeye de gücü yoktur. Bu durumda onun, fiilini terkeden ve ondan kaçınan kişi olarak vasfedilmesi doğru olmaz. Çünkü o, bu fiili yapmaktan âcizdir, o fiili işlemeye gücü yetmez. Ancak, derece ve mertebe bakımından zinâ ve yol kesme fiillerinin yalan, iftira, gıybet gibi benzerlerini yapmaya gücü vardır. Günâhların her biri kendi miktarınca birbirinden farklı olsa bile, bunların hepsi mâsıyyettir. Bu fer'i mâsıyyetlerin tümü derece itibâriyle birdir. Bunlar bid'at derecesinin altındadır. Bid'at derecesi de küfür derecesinin altında yer alır. Bundan dolayı bu kişinin, bugün şekil itibâriyle benzerlerini işlemekten âciz olduğu zinâ, yol kesmek ve sâir günâhlardan tevbe etmesi sahihtir
Dördüncüsü de, dünyevi bir arzu, insanlardan korkma, övülmeyi isteme, bir makama ulaşma, nefsteki bir zafiyet, fakirlik gibi sebeblerle değil de, sırf Allah'ı tâzimden dolayı, O'nun kızgınlığından ve cezâsının yakıcılığından korkarak günâhı istemeyi terk etmektir. (Minhâc, 9
Tevbenin üç mukaddimesi vardır: Birincisi, günâhların çirkinliğindeki son noktayı; ikincisi Allah'ın cezâsını ve günâha karşı olan kızgınlık ve gazabının tahammül edilemeyecek kadar elem verici olduğunu; üçüncüsü ise bu konuda zayıflığını ve hayânın azlığını hatırlamandır. Güneşin sıcaklığına, polisin tokadına ve karıncanın ısırmasına tahammül edemeyen kimse cehennemin ateşinin sıcaklığına, zebânilerin kamçılarına, yılanların ısırmasına, akreblerin sokmasına nasıl tahammül edecektir?! (Minhâc, 10
Tevbe, lugatte dönmek demektir. Tâbe a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/fulan/" fülânün /a min kezâ (Falan tevbe etti) demek Falan, o şeyden döndü mânâsındadır. Şer'i mânâda tevbe, dinde yerilen fiillerden, övülen fiillere dönmek; günâh ve mâsıyyetlerin öldürücü, Allah'tan ve cennetinden uzaklaştırıcı olduğunu bilmek; Allah'a ve cennetine yaklaşmak için onları terk etmektir. (Gunye, I, 116
Tevbenin üç şartı vardır: Birincisi dine muhâlif olarak işlediği günâhlara pişmanlık duymaktır. Hz. Peygamber Tevbe pişmanlıktır sözüyle bunu ifâde etmiştir. Sahih bir pişmanlığın alâmeti kalbdeki rikkat (incelik) ve gözyaşının çokluğudur
tevbe-inâbe-evbe 1081 İkincisi tüm hâllerde ve anlarda hataları terketmektir
Üçüncüsü işlediği günâh ve hataların (değil kendisine) bir benzerine (bile) dönmemeye azın edip karar vermektir. İşte bu, kendisine tevbe-i nasühun ne olduğu sorulduğunda, Ebü Bekr Vâsıti'nin verdiği cevâbın mânâsıdır. Demişti ki: Sâhibinde günâhın gizli ya da aşikâr herhangi bir izinin (ya da te'sirinin) kalmamasıdır. Tevbesi nasüh a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/olan-kimse/" olan kimse /a , nasıl sabahlayıp akşamladığına aldırış etmez. Pişmanlık, azmi ve yönelmeyi doğurur. Azim, işlediği günâhlara bir daha dönmemektir. Çünkü o (tevbe eden kimse), pişmanlık sayesinde günâhların, kendisiyle Rabb'i arasında ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dunya/" dünyâ /a sevgisiyle selim âhiret âkıbetleri arasında perde olduğu husüsunda elde ettiği bir bilgiye sâhibdir. (Gunye, I, 122
Tevbe iki türlüdür: Biri kul hakkıyla, ...ikincisi ise seninle Allah arasındaki şeylerle alâkalıdır. Bu, dille a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/istigfar/" istiğfâr /a , kalble pişman olmak ve bir daha o günâhı işlememeye azın etmek süretiyle gerçekleşir
Zulümden tevbe eden kişi, iyilikleri artırmaya a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kemal/" kemâl /a derecede a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/gayret/" gayret /a etsin ki, kıyâmet günü sevâblarından alınıp zulmettiklerinin terazisine konulduğunda kendisine de yeteri kadar kalsın! Kullara zulmü miktarınca iyiliklerini de artırsın! Aksi takdirde başkasının günâhı sebebiyle kendisi helâk olacaktır. Bu durum, ömrü zulüm yaptığı müddete göre uzun olsa da, tüm ömrünü iyilikler içinde geçirmeye sebeb olur. Fakat nasıl olur ki? Ölüm gözetlemektedir. Bazen eceli yaklaşır da, temenni ettiği şeylere ulaşamadan ecel onu seçer
Denilmiştir ki: Amelin ihlâsı, niyetin tashihi (düzeltilmesi) ve yediği lokmanın helâlliği... İşte bunlara girişmeli ve çokça gayret göstermelidir. Bütün bunları ve zulmettiklerinin adlarını tek tek yazmalı, (helâllik almak için) bulundukları memleket ve şehirlere gidip dolaşmalı, onları arayıp bularak onlarla helâlleşmeli ve onların haklarını edâ etmelidir. Onları bulamazsa haklarını vârislerine ödemelidir
İşte böyle bir insan Allah'ın azabından korkar, rahmetini ümid eder. Mevlâ'sının sevmediği her şeyden tevbe eder. O'na canla başla itâat etmeyi ve O'nun rızâsını arzular. Bu hâldeyken ecel onu yakaladığında, (yaptıklarının) ecrini vermek Allah'a aittir. (Gunye, , 127-128
Tevbe-i tâibi (tevbe eden kişinin tevbesini ya da kişinin tevbe ettiğini) dört şeyden anlarsın: Bunlardan birincisi, dilini boş şeylerden, gıybetten, laf taşımaktan ve yalandan korumasıdır
İkincisi, kalbinde hiç kimseye karşı hased (kıskançlık) ve düşmanlık bulamamasıdır
Üçüncüsü, kendisini maksadından uzaklaştıracak, azminin sağlamlığında bulanıklıklara sebebiyet vererek kendisini maksadına ulaşmaktan alıkoyacak ihvândan ayrılmaktır. Bu gayeye, ancak sürekli olarak müşâhede makamlarına ulaşmaya gayret etmekle varılabilir. Kulun tevbeye olan rağbeti bu gayret neticesinde 1082 tevbe-inâbe-evbe
artar ve kendisini azmettiği şeyi tamamlamaya çağıran havf ve recâsını kuvvetlendirici mâhiyetteki hisleri çoğalır. İşte bu esnâda, kalbinden, üzerinde bulunduğu çirkin fiiller husüsundaki ısrâr düğümü çözülür. Nefsini, yasaklanmış olan fiillerle meşgul olmaktan bu sayede alıkoyar ve onun dizginlerini eline alarak, onu şehvetlere uymaktan uzaklaştırır. Böylece, içinde bulunduğu hâlde hata yapmaktan uzaklaşır, gelecekte de bu hataların benzerlerine dönmemek üzere azınini keskinleştirir
Dördüncüsü de, pişman olduğu geçmiş günâhlarından mağfiret dileyerek ve Rabb'ine tâat husüsunda gayret ederek ölüme hazır olmasıdır. (Gunye, I, 140
Ebü Ali Dekkak demiştir ki: Tevbe üç kısımdır: Başı tevbe, ortası inâbe ve sonu evbedir. Tevbe bidâyet (başlangıç), inâbe vâsıta (ara, orta), evbe ise nihâyettir (sondur). Ukubetten havf ederek 1cezâ korkusundan dolayı) tevbe eden kimse tevbe sâhibi, sevâb arzulayarak veya ikabdan rehbet ederek (hesaba çekilmekten korkarak) tevbe eden kimse inâbe sâhibi, sevâb veya cezâ korkusuyla değil de, emri yerine getirmek süretiyle tevbe eden kimse ise evbe sâhibidir. (Gunye, I, 141
Makamat, kulun ibâdetler konusunda Allah Teâlâ'nın huzürundaki mânevi yeridir. Nitekim Allah Teâlâ buyurmuştur: Bizim her birimiz için bilinen bir makamı vardır. Saffât, 37/164) İlki kulun gafletten sıyrılması demek olan intibahtır. Sonra, hataya düştükten sonra çokça istiğfar ve nedâmete devam ederek Allah'a dönmek demek olan tevbe gelir. Tevbenin sonrası gafletten zikre (hatırlamaya) dönmek mânâsındaki inâbedir. Denildi ki: Tevbe korku, inâbe ise ümid ve arzudur. Yine denildi ki: Tevbe zâhirde, inâbe ise bâtındadır.... (Adâb , 21
Tevbe, tüm makamların temeli ve dayanağı, her hâlin anahtarıdır. O, ilk makamdır ve binâ için olan arsa mesabesindedir. Arsası olmayanın binâsı olmaz. Tevbesi olmayanın da hâli ve makamı olmaz
İnâbe, başka bir şeyden değil, Allah'tan yine Allah'a dönmektir. Başka bir şeyden Allah'a dönen kişi, inâbenin iki husüsiyetinden birini kaybetmiştir. Münib finâbe sâhibi), her zaman hakikat üzere olan, Allah'tan başka dönecek yeri olmayıp, Allah'tan yine Allah'a dönendir. Sonra bu dönüşünden de döner, Hakk'ın huzürunda, davranışlarındaki eksiklikleri görme ve nefsine muhâlefet hâlinde Hakk'ın Zât denizinde cem hâliyle müstağrak olur. Artık hiçbir vasfı kalmayan âdeta bir gölge, bir hayâl gibi kalır. Bu hâl, mücâhede, riâyet ve mücâdelenin gerçekleşmesinden sonra meydana gelir
Sabrın hakikati, nefsin itminâna ermesiyle; onun itminâna ermesi, nefsin tezkiyesiyle; nefsin tezkiyesi ise, tevbe etmekle ortaya çıkar. Nefs tevbe-i nasülı ile tezkiye edildiği (samimi bir şekilde tevbe ederek temizlendiği) zaman, ondaki bütün tabii çirkeflikler gider. Sabır azlığı, nefsin içindeki çirkefliklerden, bunlar sayesinde (doğru olan şeyden) yüz çevirmesinden ve isyân etmesinden dolayıdır
tevbe-inâbe-evbe 1083 Tevbe-i nasüh nefsi yumuşatır ve onu çirkef tabiatından çıkarıp yumuşamaya sevk eder. Çünkü nefs, muhâsebe ve murâkabe ile berraklaşır, onun tutuşan ateşi ise hevâya uymakla söner. Yine nefs, itmi'nân hâliyle rızâ mahal ve makamına ulaşır, kaderin akışı karşısında mutmain olur
Hasan Megâzili'ye tevbenin ne olduğu sorulduğunda Bana inâbe tevbesini mi, isticâbe tevbesini mi soruyorsunuz? dedi. Soran kişi de İnâbe tevbesi nedir? şeklinde sorunca o Allah'ın senin üzerindeki kudretinin büyüklüğünü hissederek O'ndan korkmandır cevâbını verdi. Soruyu soran tekrar İsticâbe tevbesi nedir? diye sorunca bu defa da Allah'ın sana olan yakınlığını yürekten duyarak O'ndan utanmandır diye karşılık verdi. Bu sözlerde ifâde edilen isticâbe tevbesi, bir kulda tahakkuk ettiği (gerçekleştiği) zaman, o kul, namaz kılarken kendisini meşgul eden Allah'ın dışındaki her şeyden istiğfâr eder. Bu tevbe kurb ehlinin bâtınlarına gerekli olan bir tevbedir. (Avârif, 283
(Ebü Yâkub) Süsi'ye tevbenin ne olduğu sorulunca şöyle demiştir: Tevbe, il
