Tanımı ve Mertebeleri
Seyyid Cürcânî ( rahmetullâhi aleyh ): “Verâ, haramlara düşme korkusundan dolayı şüpheli şeylerden sakınmaktır.” dedi.[1]
Allâme Muhammed b. Allan Sıddıkî ( rahmetullâhi aleyh ): “Ulemaya göre verâ, sakınca olan şeye düşme korkusundan sakınca olmayanı da terketmektir.” dedi.[2]
İbn-i Acîbe ( rahmetullâhi aleyh ): “Verâ, akibeti hoş olmayan şeyi irtikab etmekten nefsi alıkoymaktır.” dedi.[3]
Verâyı izah etmek için kemali arayan kişinin ulaşması gereken verâ merteblerini sırasıyla beyan edeceğiz.
Avamın verâsı : Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın şu kavline tâbi olarak muhalefet bataklıklarına düşmemek için şüpheli olan şeyleri terk etmektir: “Muhakkak helal da haram da apaçıktır. Lâkin helal ile haram arasında, helal mı yoksa haram mı olduğu şüpheli olan şeyler vardır. İnsanların çoğu bunu bilmez. Her kim şüpheli olan şeylerden sakınırsa muhakkak dinini ve ırzını kurtarıp korumuş olur. Her kim de şüpheli olan şeylere dalarsa harama düşmüş olur. Şol bir çoban gibi ki koruluğun etrafında hayvanlarını yayarsa (hayvanları) koruluğa girer. Uyanın! Her kralın bir koruluğu vardır. Uyanın! Allah’ın koruluğu da haram kıldığı şeylerdir… Uyanın! Muhakkak cesette bir et parçası vardır. O iyi olursa cesedin hepsi iyi olur. Eğer o et parçası bozuk olursa cesedin hepsi de bozuk olur. Uyanın! o (et parçası) kalptir.” buyurdu.[4]
Havâsın verâsı : Kalbi bulandıran ve onu karanlığa ve tedirginliğe sürükleyen şeyleri terketmektir. Böylece ehl-i kulub da kalplerine gelen hâtıralardan titizlikle sakınırlar. Hem de onlar içlerinde olan vesvese ve kibirlenmeden uzaklaşıp temizlenmeye özen gösterirler. Onların temiz kalpleri, birşeyde tereddüt ettikleri veyahut bir hükümde şüphe ettiklerinde onlar için en büyük uyarıcıdır. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın işaret ettiği gibi: “Sana şüphe vereni bırak, şüphe vermeyeni al!”[5]
Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) diğer bir kavlinde: “ İyilik güzel ahlâktır, günah ise nefsine gelip giden ve insanların onu görüp bilmesini hoş görmediğin şeydir.” buyurdu.[6]
Süfyan-ı Sevri ( rahmetullâhi aleyh ) de bu konuda şöyle dedi ki: “Ben verâdan daha kolay birşey görmedim; içinde dolaşan (şüphelendiğin) şeyleri terket!”[7]
Hâss-ül hâssların verâsı : Yüce Allah’tan gayrısıyla alakayı terketmek, O’ndan başkasından ümit kapısını kapamak ve bütün arzuları O’na bağlayıp ondan başkasına meyletmemektir. İşte bu Arif-i billah olanların verâsıdır ki: “Allah’tan gayrı seni meşgul eden herşey sana şuum (bereketsizlik)dur.” Şiblî ( rahmetullâhi aleyh ) dedi ki: “Verâ, yüce Allah’tan başka herşeyden kaçınmaktır.”[8]
Verânın fazileti : Verânın bütün kemâl hasletleri içine alan bir sıfat aleyh ) Mekke’ye olduğu yukarıda açıklandı. Hasan Basrî ( rahmetullâhi
girdiğinde, Ali b. Ebû Talib ( radıyallâhu anhu )’in çocuklarından bir gencin sırtını kabeye dayamış olduğu halde insanlara vaaz ettiğini gördü. Hasan ( radıyallâhu anhu ), gencin yanına gelip durdu ve sorararak: “Dinin esası nedir” dedi? Genç de: “Verâ” dedi. Hasan ( radıyallâhu anhu ) : “Dinin afeti nedir” diye sordu? Genç de: “Tamahkârlık” dedi. Hasan Basrî ( rahmetullâhi aleyh ) gence taaccub etti ve dedi ki: “Verânın bir zerresi, oruç ve namazın bin miskalinden daha hayırlıdır.”[9]
İbn-i Atâullah İskenderî ( rahmetullâhi aleyh ): “Bir kulun ilminin çokluğu ve virdine devam etmesi, fehmine (anlayışına) delalet etmez. Ancak Rabb’i ile yetinmesi, ona kalbi ile boyun eğmesi, tamahkarlık köleliğinden kurtulup hür olması ve verâ ziyneti ile ziynetlenmesi, onun fehminin nuruna delalet eder.” dedi.[10]
Verâdan daha yüksek bir mertebe yoktur. Çünkü Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın Ebû Hureyre ( radıyallâhu anhu )’ye vasiyetinde verânın ibadet nevilerinin en üstün olduğunu şu sözleriyle ifade etmiştir: “Ey Ebû Hureyre! Verâ ehli ol. İnsanların en âbidi olursun.”[11]
İşte bunun için verâ büyük bir ilâhi vergiye nail olmanın yoludur. Yahya b. Muaz ( radıyallâhu anhu )’ın dediği gibi: “Her kim verâda olan inceliği görmezse Celil'in vergisine (Allah’ın rahmetine) yetişemez.”[12]
Verânın ehemmiyetine, menzilinin yüksekliğine, şanının ulviyetine ve eserinin azametine binaen, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) birçok hadisi şerifle işaret etmiştir. Biz de onların bazısını ortaya koyacağız:
1Sahabi Atiyye b. Urve ( radıyallâhu anhu )’den, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Zararı olmayan şeyleri, zararı olur korkusundan dolayı terketmedikçe bir kul müttakilere yetişemez.” buyurdu.[13]
2Huzeyfe b. Yeman ( radıyallâhu anhu )’den, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “İlmin fazileti, ibadetin faziletinden daha hayırlıdır. Dininizin en hayırlısı da verâ (şüpheli şeylerden sakınmak)dır” buyurdu.[14]
3- Enes ( radıyallâhu anhu )’den rivayet olundu ki, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Üç şey her kimde bulunursa sevabı hak etmiş olur, imanı da kemâl bulur. İnsanlar arasında yaşayacağı güzel bir ahlâk, kendisini yüce Allah’ın haram kıldıklarına engel olan bir verâ ve cahillerin cehaletini geri çeviren bir hilimdir.” buyurdu.[15]
4- Enes ( radıyallâhu anhu )’den: Nebi ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) yolda bir hurma buldu. Ve “Hurmanın sadakadan (zekattan) olduğu korkusu (endişesi) olmasaydı onu yerdim.” buyurdu.[16]
5- Ebû Hureyre ( radıyallâhu anhu ) dedi ki: “Hasan b. Ali ( radıyallâhu anhu ) (çocuk iken) sadakadan (zekattan) olan hurmadan bir tane aldı ve ağzına koydu. Nebi ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Bırak! Bırak! onu at! Bilmedin mi biz sadaka (zekat) yemeyiz veya bize sadaka (zekat) helal olmaz.” buyurdu.[17] Muhakkak
Saadat-ı
Sûfiyye
yüksek
verâ
mertebelerini gerçekleştirerek bizde sahabe ve tâbiinin hâtıralarını yaşatırlar.
Rivayet olunduğuna göre hizmetçisi Ebû Bekir ( radıyallâhu anhu )’a birgün yemek getirdi. Ebû Bekir ( radıyallâhu anhu ) de bu yemekten yedi, sonra hizmetçi o yemeğin şüpheli olduğunu haber verdi. O da mümkün olduğu kadar elini ağzına sokarak karnındaki bütün şeyleri kustu.[22]
Ebû Bekir Sıddık ( radıyallâhu anhu ): “Haramdan bir kapıya düşmek korkusuyla helaldan yetmiş kapıyı terkederdik.” derdi.[19]
Ömer b. Abdulaziz ( rahmetullâhi aleyh )’e ganimetlerden bir misk getirildi. Koku kabını eline aldı ve dedi ki: “Bunun kokusundan yararlanılır. Lâkin ben müslümanlardan önce bu kokuyu kullanmaktan nefret ederim.” dedi.[20]
Hz.Ömer’in oğlu Abdullah ( radıyallâhu anhuma ) dedi ki: “Bir deve satın aldım ve onu otlatılması için meraya gönderdim. Semizlenmiş olduğunda deveyi satışa sundum.
Hz. Ömer, çarşıya girdiğinde semiz bir deve gördü ve “Bu deve kimin diye sordu?”
-Ömer’in oğlu Abdullah’ındır denildi.
Hz.Ömer ( radıyallâhu
anhu ): Ey Abdullah, aferin sana aferin! Ey Mü’minlerin Emiri’nin oğlu! Bu deve de nedir?”
Hz. Ömer’in oğlu Abdullah ( radıyallâhu anhu ) : “Bu deveyi zayıf olarak satın aldım ve onu meraya gönderdim, bununla müslümanlar ne arzu ediyorlarsa ben de onu (ticareti) arzu ediyorum”
Hz. Ömer ( radıyallâhu anhu ) (kendi makamını kullanan oğluna kızarak): Emir-el Mü’mininin oğlunun devesini güdün ha! Emir-el Mü’mininin oğlunun devesini sulayın ha! Ey Ömer’in oğlu Abdullah! Deve için harcadığın sermayeyi kendine al, gerisini müslümanların beyt-ül malına aktar!” dedi.[21]
Huzeyme b. Sabit ( radıyallâhu anhu ) der ki: “Ömer ( radıyallâhu anhu ) bir reis tayin ettiğinde, onu gönderirken bir toplumu üzerine şahit tutarak onun için bir ahitname yazardı. Beygire binmemeyi, sade yemeyi, yumuşak elbise giymemeyi ve ihtiyaç sahiplerinin yüzüne kapısını kapamamayı şart koşardı. Eğer bunlardan birini terkederse ukubet (ceza) üzerine uğrar.” derdi.[22]
Hatta zevcesi ile şöyle bir hikayesi meşhur ve maruftur. Hanımı iktisat etmiş, helva almak için para biriktirmişti. Ömer ( radıyallâhu anhu )’den helva almasını istedi. Ömer ( radıyallâhu anhu ) ona dedi ki: “Sana bu helva parası nerden?” Hanımı: “İktisat ederek biriktirdim” deyince, Ömer ( radıyallâhu anhu ): “Onu beyt-ül mala bırak! Eğer ona ihtiyacın olsaydı, onu biriktiremezdin” dedi. İşte Ömer ( radıyallâhu anhu ) kendi tab’asının karnını doyurmak için böyle aç kalırdı.
Ömer b. Abdulaziz ( rahmetullâhi aleyh )’in hizmetçisi abdest alması için bir kabla (ibrikle) sıcak su getirirdi. Birgün hizmetçiye dedi ki: “Bu kumkumayı (ibrik)
müslümanların
mutfağına
mı götürüyorsun? Isınıncaya kadar mutfağın yanına koyup, ondan sonra bana mı getiriyorsun?” diye sordu. O dedi ki: “Evet, yüce Allah afiyet versin, sizlere oradan getiriyorum” dedi. Ömer ( radıyallâhu anhu ): “İşte işi bozdun!” dedi. Sonra da o ibriği ısıtmak için ne kadar odun gittiğini ve aradan kaç gün geçtiğini hesap edip mutfağa o kadar odun bırakması için kölesi Müzahim’e emretti.[23]
Allâme Münavî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: Abdullah İbn-i Mübarek ödünç alıp da vermeyi unuttuğu kalemi sahibine iade etmek için Horasan’dan Şam’a geri döndü. Sonra Münavî ( rahmetullâhi aleyh ) sûfilerin verâsı hakkında çeşitli kıssalar anlatarak dedi ki: “İşte bunların verâsına bak! Eğer saadet istersen onlara benze!”[24]
Bişr-i Hafi ( rahmetullâhi aleyh )’den hikaye edildiğine göre bir kişi şunu anlatır: Bişr-i Hafi bir davete çağırıldı, önüne yemek konuldu, elini yemeğe uzattı, fakat eli yetişmedi. Sonra çaba göstererek yine uzattı ise de başaramadı. Bu durum üç defa tekerrür etti, yine olmadı. Onu tanıyanlardan biri dedi ki: “Bu zatın eli değil harama şüpheli yiyeceklere bile uzanmaz. Davet sahibi bu zatı evine çağırmayı lüzum görmese daha iyi olurdu.”[25]
Sûfilerin verâ yolu Hazret-i Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a ve ashab-ı kirama uymaktır. Bu durum yüce Allah’ı sevmelerinin, O’nun hidayetine yapışmalarının ve yüce Allah’a muhalefet etmekten korkmalarının eseridir. Zira kim imanın tadını tadarsa yüce Allah ona takvayı ikram eder. Her kim de takvayı gerçekleştirirse şüphelerden sakınan Allah’tan korkan ve O’nun fazlını uman olur. Şahi Kirmânî ( rahmetullâhi aleyh )’nin dediği gibi: “Takvanın alameti verâ, verânın alameti şüpheli şeylerden çekinmek, korkunun alameti mahzun olmak ve recanın alameti de güzel taat yapmaktır.”[26]
Ey okuyucu, himmetleri yüksek olanlara ulaşmaya gayret göster, onlara benzemek için onların meclislerinde otur. Her kim kiminle oturursa onlara benzer.
Dipnotlar
- Tarifet-üs Seyyid Cürcânî s.170’de
- Delil-ül Falihin Şerh-ü Riyaz-üs Salihin c.5 s.26’da
- Mirac-üt Teşevvüf s.7’de
- Buhari Sahihinde Kitab-ul İman’da ve Müslim Kitab-ul Musakat’ta Numan bin Beşir (radıyallâhu anhuma)’den rivayet ettiler.
- Tirmizi Kitab-u Sıfat-ul Kıyame’de rivayet etti ve hadis hasen sahihtir dedi.
- Müslim Kitab-u Birr ve Sıla’da, Nevvas Bin Sem’an (radıyallâhu anhu)’dan rivayet etti.
- Risale-i Kuşeyriyye s.54’de
- Risale-i Kuşeyriyye s.54’de
- Risale-i Kuşeyriyye s.54’de
- Mirac-üt Teşevvüf s.7’de
- İbn-i Maceh Ebû Hureyre (radıyallâhu anhu)’den, Kitab-üz Zühd’de Bâb-ul Verâ Vet-Takva’da hasen isnadla rivayet etti.
- Risale-i Kuşeyriyye s.54’de
- Tirmizi Sıfat-ul Kıyame’de hadisi hasen garip diye rivayet etti.
- Taberani Evsat’ta rivayet etti ve Bezzar isnadın hasen dedi.
- Bezzar Tergib ve Terhib’de olduğu gibi rivayet etti.
- Buhari ve Müslim Sahihlerinde Kitab-uz Zekat’ta rivayet ettiler.
- Buhari ve Müslim Sahihlerinde Kitab-uz Zekat’ta rivayet ettiler.
- Buhari Sahih’inde Bâb-ul Eyyam-il Cahiliyye’de tahriç etti.
- Risale-i Kuşeyriyye s.53’de.
- Risale-i Kuşeyriyye s.55’de
- Riyaz-ün Nadira c.2 s.47’de
- İbn-i Kesir, El Bidaye ve’n Nihaye, c.7 s.34’de
- Siyret-i Ömer b. Abdülaziz Abdül Hakem s.37’de
- Feyz-ül Kadir, Şerh-ül Cami-us Sağir c.5 s.52’de
- Tusi, El-Luma s.71’de
- Sülemî, Tabakat-us Sûfiyye s.193’de
- Risale-i Kuşeyriyye s.56’da
- Risale-i Kuşeyriyye s.56’da
- Risale-i Kuşeyriyye s.56’da
- El-Futuhat-ul Vehbiyye Şerh-il Erbain hadisi Nevevîyye li Şeyh İbrahim Şibri Hayti
