Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 8, 2026

vücüduke (Tasavvuf Sözlüğü)

sözümüzün mânâsı da senin rükün ve o makama olan itmi'nânındır. (Fütüh, 14 İrâde, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/gayret/" gayret /a etmek ve rahatı terk etmektir... (Âdâb , 20 Muhammed Hafif demiştir ki: İrâde, kalbin …

sözümüzün mânâsı da senin rükün ve o makama olan itmi'nânındır. (Fütüh, 14

İrâde, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/gayret/" gayret /a etmek ve rahatı terk etmektir... (Âdâb , 20

Muhammed Hafif demiştir ki: İrâde, kalbin ulaşmak istediği şeye yükselme isteğidir. İrâdenin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikati /a , çalışmaya devam etmek ve rahatı terk etmektir.

İrâde, kalbde bir yanış diye târif edilir. Bundan da arzu, istek ya da güç, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kudret/" kudret /a mânâsındaki temenni irâdesi, nefsin hazzıyla ilgili tabiatın irâdesi ve ihlasla ilgili hak olan irâde kasd edilir. (Istılâh, 529

İrâde nedir? denirse şöyle deriz: Kalbde bir yanış diye târif edilir. Bundan da temenni irâdesi, nefsin hazzıyla ilgili tabiatın irâdesi ve ihlasla ilgili hak irâdesi kasd edilir. Bu da hâcise (kalbe gelen ilk his ve fikre) göredir. (Fütühât, II, 131

Süfilere göre irâde, bu yolda yürüyen müridin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kendisinde/" kendisinde /a hissettiği ve kendisiyle maksadı arasına giren şeyden dolayı hissettiği bir yanıştır. (Fütühât, II, 510

Havâtır ehline göre (kalbe) hâtır gelir. Kalbi idare edenlere göre bu hâcistir. Bir defa daha ona dönüp gelirse irâde olur. İrâde, (istediği şeye ulaşması konusunda) sâhibine yardımcı olur. Üçüncü kez dönerse, o zaman bu, henımı olur. Bu ancak mühim bir durum için döner. Dördüncü kez gelirse azm olur. O, ancak kesin karar hâline gelmiş bir duruma ulaşmak için döner. Beşinci kez dönerse niyet olur. Bu, başlamış olan mevcüd fiilin kaynaklandığı niyettir. Fiile yönelmeyle fiilin kendisi arasında da kasd ortaya çıkar. O, Rabb ile kulun sıfatlandığı mukaddes bir sıfattır. (Letâ'if, 65

(Sevginin başlangıcı olan için şöyle denilmiştir:) İrâde, kalbdeki sevgi ateşinden bir kor olup, hakikatin çağrısına olumlu cevâb vermeyi gerektirir. (Kâşânî, 27; Câmi’, 76

İrâde, alışılmışı terk etmektir. Reis Ebü Ali şöyle demiştir: Âriflerin, hareketlerindeki ilk dereceye irâde gayreti derler. İrâde, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/basiret/" basiret /a sâhibinin burhâni bir yakin ile bulduğu şeydir. Ya da kişinin sağlam kulpa yapışma isteğinden dolayı imân akdinde sâbit kalmasıdır. Ittisâl rühuna nail olabilmek için seyri Kuds'a doğru hareket eder. Bu derecede devam eden kimse müriddir. (Ravza, 330

İrâde, her şeyden önce gelir. Herhangi bir işe başlamadan önce öne geçen bir münâsebettir. Istılâhi olarak irâde, kalbin hakikati taleb etme husüsundaki gayretidir. Bunun için irâde her çeşit korkuyu hafifleten bir yanmadır denir. Şöyle de denmiştir: (İrâde) hakikate çağırana boyun eğerek cevâb vermektir.

Kuşeyri şöyle der: İrâde sâliklerin yolunun başıdır, Allah'a (ulaşmayı) kasd edenlerin ilk durağının adıdır. Bu nitelik irâde olarak adlandırılmıştır, çünkü her işin başıdır. Kul bir şeyi irâde etmezse, o fiili işlemez. Allah'a giden yolda yürüyen kimsenin yapacağı ilk şey bu olduğu için buna irâde denmiştir. Böylece irâde, her işin başında bulunan kasda benzetilmiştir. Mürid a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kelime/" kelimesi /a kök bakımından irâdeden gelir ve 'irâdesi a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/olan-kimse/" olan kimse /a ' demektir. irâde-ihtiyâr Süfilerin ıstılâhında mürid, bunun tersi bir mânâya a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibdir /a . Denir ki Mürid, irâdesi olmayan kimsedir, irâdesi olan mürid olamaz. (Ravza, 349

İrâde, aklın ve nefsin her türlü isteğiyle alâkalıdır. Bu, istenen ya da istenmeyen bir şey olabilir. Şehvet ise, nefsin elde a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiğinde /a husüsi bir zevk duyduğu şeylerle alâkalıdır. Şehvetin mahalli hayvâni nefs, irâdenin mahalli ise nefs-i nâtıkadır. (Esfâr, 329

İrâde, Hakk ilminin Zât'ın gereğine göre tecelli sıfatıdır. İşte bu gerekli olan husüs irâdedir. İrâde, Hakk'ın mâlümâtını bilgisinin gereğine göre vücüda tahsis etmesidir. İşte Hakk'ın bu vasfı irâde olarak adlandırılır. Yaratılanların irâdesi de Hakk Sübhânehu ve Teâlâ'nın irâdesinin aynıdır. Ancak irâde bize a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbet/" nisbet /a edildiğinde, biz hâdis olduğumuz için irâdemizin de hâdis olması gerekir, yani irâdemizin yaratılmış olduğunu söylüyoruz. Yoksa bu irâde Allah'a nisbet edilirse, kendisine ait olan kadim irâdenin aynıdır. (Anlatılmak) istenen konu açısından a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/yanin/" eşyânın /a ortaya çıkarılmasının mânâsı, O'nun bize olan a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbetin/" nisbetinden /a başka bir şey değildir. İşte mahlük olan bu nisbettir. İrâdenin bize olan nisbeti kalkıp, ondaki (mahlüktaki) şekliyle Hakk'a nisbet edildiğinde, işte onunla eşyâ oluşmaya başlar. Bunu anla. Tıpkı vücüdumuzun bize nisbetle mahlük, Allah'a nisbetle kadim olması gibi. Bu nisbet, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/zaruri/" zarüridir /a , ancak keşf, zevk ve ayn makamında bulunan ilimle haberdar olunur. Burada dikkat a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilmesi/" edilmesi /a gereken en önemli nokta budur. Bunu iyi) anla. (İnsân, I, 48

İrâdenin mahlükatta dokuz tezâhür şekli vardır: Birincisi meyildir, ki kalbin arzu ettiği şeye karşı cezb edilmesidir. Eğer bu meyil çok kuvvetli olursa buna velâ denir, ki irâdenin ikinci tezâhür şeklidir

Bu meyil şiddetlenir ve artarsa a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sababet/" sabâbet /a adını alır. Buna sabâbet (dökmek) denmesi, bir kaptan suyun dökülmesi gibi, kalbin sevdiği şeye karşı kendisini büsbütün salıvermesinden dolayıdır. Çünkü su dökülünce artık akma a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/imkani-2/" imkânı /a kalmaz. İşte bu irâdenin üçüncü tezâhür şeklidir

Kalbin meyli, başka şeylerden alâkasını keserek kalbde yer ederse buna şeğaf denir. Bu da irâdenin dördüncü tezâhür şeklidir

Eğer bu meyil fuâdı (gönlü) tamamen istilâ ederse buna hevâ denir. İrâdenin beşinci tezâhür şeklidir

Bu meyil, kalbde kalmayıp vücüdu da hükmü altına alırsa buna garam denir. Bu irâdenin altıncı tezâhür şeklidir

Eğer bu meyil gelişip, meyil sebeblerini de ortada kaldırırsa hubb adını alır. Bu da irâdenin yedinci tezâhür şeklidir

Bu meyil, kalbe heyecan verip, seveni fâni kılacak (ya da kendinden geçirecek) raddeye varırsa buna vüdd denir. Bu, irâdenin sekizinci tezâhür şeklidir

Bahsi geçen meyil kabararak, seveni de sevileni de fâni edecek a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/siddet/" şiddette /a olursa bunun adına da aşk denir. Bu makamda âşık mâşükunu görür fakat fark edemez, ona meyil de edemez. Nitekim rivâyete göre Leylâ bir gün Mecnun'a uğrayarak kendisiyle konuşmak için yanına çağırmış, Mecnün: Bırak beni, ben Leyla'mı düşünüyorum, seninle alâkadâr olacak vaktim yok demiş. İşte bu mertebe vuslat ve kurb (yakınlık) makamının sonudur. Bu makamda ârif, mârüfunu inkâr eder. Ortada ne ârif kalır, ne mârüf, ne âşık kalır, ne de mâşük. Ortada sâdece aşk kalır. Aşk ise, sırf Zât'tan ibâret olup ne ismin, ne resmin, ne sıfatın, ne de vasfın altına girer

O, yani aşk ilk zuhür ettiğinde âşıkı yok eder, artık onun ne ismi kalır, ne resmi, ne sıfatı, ne de vasfı. Âşık, silinip de tamamen yok olunca, bu aşk hem âşıkı, hem de mâşüku yok eder. Önce (âşık ve mâşükun) ismini, sonra vasfını, sonra da zâtını ifnâ eder. Ortada âşık ve mâşük kalmaz. O zaman âşık iki şekilde ortaya çıkar ve iki sıfatla sıfatlanır: Hem âşık, hem de mâşük olarak adlandırılır (âşık da, mâşük da kendisidir). (İnsân, I, 48

Şehâdet beş rükün üzerine bina edilmiştir: İslâm, imân, ıslah, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ihsan/" ihsân /a , beşincisi ise irâdedir. İrâdenin üç şartı vardır: Birincisi, Allah'ı sırf O'nun için sevmek; ikincisi, ara vermeden zikre devam etmek, üçüncüsü de a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ruhsat/" ruhsata /a yönelmeden (kolaya kaçmadan) nefsin arzularına muhâlefet etmektir. (İnsân, II, 85

Bir de imam (başta gelen) sıfatlar vardır. Yani bütün nefsi sıfatlar, diğer sıfatların imamlarıdır. Zira onların tamamı bu imam sıfatların muhtevâsına girer. Bir diğeri ise irâdedir. Zira irâdesi olmayan bir Külli Hayy'ın başkasını yaratabileceği düşünülemez. Hakk Sübhânehü ve Teâlâ bütün eşyâyı yaratandır. O Mürid'dir. Irâdeyle eşyâ husüsileşir ve mümkün dâiresi içinde mahlükatın varlık tarafı yokluk tarafına tercih edilmiş olur

Bundan sonra kudret adı gelir. Zira bir şey isteyip de onu yapmaya gücü yetmeyen acizdir. Hakk Teâlâ âcizlikten münezzehtir. Çünkü Mutlak Kadir'dir. Bu dört sıfat isimlerin analarıdır. Bu ikinci tecellidir, gaybın anahtarlarıdır. Bu sıfatla, Zât'ın kemâliyle alâkamız tamamlanmış oluyor. Çünkü hayat, ilim, irâde ve kudret sâhibi olan, varlığında ve başkasını yaratmada a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kemal/" kemâl /a sâhibi olur. (Merâtib, 18

Ey oğul, bu anlaşılması zor olan sırrı bir dinle! Hazret-i Zât mertebesindeki çok yüce ve münezzeh olan zâti kemâlât, Hazret-i Zât'ın aynıdır. Meselâ, bu mertebede bulunan ilim sıfatı, Hazret-i Zât'ın aynıdır. İrâde, kudret ve diğer sıfatlar da böyledir. Yine bu mertebedeki Hazret-i Zât, hem tamamıyla ilimdir, hem de tamamıyla kudrettir. Yani Hazret-i Zât'ın bir kısmı ilim, bir kısmı kudret vs. değildir. O mertebede bölünme ve parçalanma imkânsızdır. Hazret-i Zât'tan çıkarılmış bulunan bu kemâlâta ilim a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mertebesinde/" mertebesinde /a tafsil ârız olmuş (bu kemâllerin, O'nun ilmi sayesinde ayrıntılı olarak ortaya konması söz konusu olmuş), böylece yüce ve münezzeh olan Hazret-i Zât'ın bekasıyla beraber (O'nun Zât'ında hiçbir artma ya da eksilme olmaksızın), bu iki mertebe arasında temyiz ortaya çıkmıştır. (İlk mertebe irâde-ihtiyâr olan) vahdâniyyetin bu icmâli (toplu, henüz ayrıntılı hâle gelmemiş) sırflığına nazaran, bu (ikinci) mertebede, bu tafsile (ayrıntılı bilgilere) dâhil olmayan ve temyiz edilmiş (ayırd edilmiş, birbirinden farklı hâle gelmiş) hiçbir şey yoktur. Aksine, her biri teker teker Zât'ın aynı olan bütün kemâlât, ilim mertebesine vârid olmuş, bu ikinci mertebede bir zılli vücüd (gölge varlık) kazanmış, sıfatlar diye isimlendirilmiştir. Bu zılli a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/vucudun/" vücüdun /a var olması da, kendisinin aslı olan Hazret-i Zât ile mümkün olmuştur... (Mektübât, I, 210

İlk hâtır dedikleri hâcis, rabbâni, rahmâni ve rahatsız edici hâtırdır. Buna ilk sebebin kolaylaşması da denir ki, bu hâtırdır. Nefste tahakkuk ettiğinde buna irâde derler. Üçüncü defa tekrarlanırsa buna hemm derler. Dördüncüsünde azm denir. Murâdına yöneldiğinde ise buna kasd adını verirler. Fiile başladığında gelen hâtır ise niyet adını alır. Şayet bir fiilin hâtırı değilse, buna da ilhâm yahut vehbi ya da ledünni ilimler denir. Buna göre ilhâm umümidir. ... Ona kötülükleri ve iyilikleri ilhâm edene.. Şems, 91/8). Vehbi ve ledünni ilhâm ise velilere hastır. (Câmi’, 27

Süfi muhakkiklere göre irâdenin dört esası vardır: Kullukta sadakat, kulun irâdesini Rabb'in irâdesine teslim etmesi, her şeyde ilme sarılmak, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mehabbet/" mehabbette /a Allah'ı her şeye tercih etmek. Sıdkın da dört esası vardır: Tâzim, mehabbet, hayâ ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/heybet/" heybet /a . İhtiyârı (tercih etmeyi) terk etmek dört esasa bağlanmıştır: Birincisi kabz hâlinde şuhüd, ikincisi vuslatta tahkik, üçüncüsü bütünüyle tasdik, dördüncüsü, Allah'ın vaadine ve emniyetine güven

Bilgi edinmenin dört yolu vardır. Ya asalet, ya müvâcehe (görmek, karşılaşmakj, ya fehm (kavrama) ya da işitme yoluyla

Sevgide Allah'ın tercih edilmesi dört esasa bağlıdır: O'nu bütün varlığa tercih etmek, O'nun sıfatlarını güzel görerek bütün mevcüda tercih etmek, her şeyin kaybolması hâlinde rızâ ile O'nun fiillerini tercih etmek, nefsin sevdiklerine Allah'ın sevdiklerini tercih etmek. (Câmi’, 46

İrâde ile meşiet lügatte aynı mânâya gelir. Hakikat ehlirie göre ise irâde, kalbin Hakk'ı taleb etme hus susundaki gayretidir. Bu sebeble bâzıları irâdeyi, her çeşit korkuyu hafifleten bir yanıp tutuşma olarak târif etmişlerdir

Meşâyıhın çoğuna göre ise irâde, âdet üzere olan şeyi terk etmektir. İnsanların âdeti umümiyetle gaflet mahallerinde eğleşmek, şehvetlerinin peşine takılmaktır. Işte bunları terk edip çıkan kimseye mürid (irâdesi olan) denir. Müridin lügat mânâsı, irâde sâhibi dir. Hakikat ehlinin ıstılâhında ise (kendisini Allah'ın irâdesine teslim ettiği için) irâdesi olmayana mürid denir. Her mürid aynı zamanda murâddır. Çünkü onun mürid olmasını Allah murâd etmiştir. Yine her murâd, aynı zamanda müriddir. Ehl-i hakikatın bir kısmına göre doğrusu budur. (Câmi’, 223

irâde-i diniyye-irâde-i kevniyye

irâde-i diniyye-irâde-i kevniyye ( â3; ö91) — âşy3 ÖSN)) ) İrâde-i kevniyye (kevni irâde), Allah'ın mahlükatı hakkındaki meşietidir. Mahlükatın tamamı O'nun meşieti ve kevni irâdesi içindedir

İrâde-i diniyye dini irâde) ise, din ve şeriat olarak emrettiği şeylerden dolayı, rızâ ve mehabbetini içerir. Bu rızâ ve mehabbet, sadece imân ve sâlih amele mahsüstur. (Furkân, 113

irfâd ve icâd (S1) , 315)) ) İcâd (vecde getirmek), tüm nefeslere feyiz bahşetmektir. İrfâd ise cinslerin hepsine vermektir. Makamı-ı Akdes'i men (mâni olma) yoluyla vasfetmek imkânsızdır. Çünkü men, bir yokluktur. Kadim olmanın kesin delilleri yokluğa ait şübheleri ortadan kaldırır. (Letâ'if, 27