denir. Bu durumun, mümkün mertebe hem zikir hâlinde, hem de zikir hâli dışında var olması gerekir. Çünkü bu zikrin en önemli rüknü ve ondan faydalanmanın temelidir. Sonra hem bu kalbi vukuf hâliyle hem de kalb lisanıyla; Allahümme ente maksüdi ve rızâke matlübi ( Allah'ım maksüdum sensin, senin rızânı isterim) der ve kalbiyle Allah Teâlâ'yı zikre koyulur. Fakat burada, mümkün olduğu kadar hem kalbi vukuf, hem de kalbin başka şeylerden arındırılmış olması gerekir. Her yüz başında ya da daha az bir miktarda Allahümme ente maksüdi ve rızâke matlübi sözünü tekrar eder
Zâkirde kendinden geçme ve dünyâyı unutma, pek az bir şuür kalmakla birlikte hislerinin kaybolması hâli meydana gelince zikri bırakır, o keyfiyete tâbi olarak kalbi vukufa dalmış bir şekilde virdin gelmesi ve feyzin inmesi için kalbini hazırlayarak bekler. Çünkü bazen kısa zaman içerisinde onları anlamasa da kendisine pek çok şey gelebilir. Daha sonra bu feyizlerin devamını isterse gözlerini açar. İkindiden sonra kendisine belli bir zaman ayırır ve zikretmeksizin yalnızca kalbi bir vukufla a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/rabita/" râbıta /a yapar. Eğer zâkir Allah'tan gayrını kalbine getirmeye zorladığı a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a getiremeyecek derecede zikir kalbine yerleşmiş ise zikri rüh a ulaşmıştır. Rüh, sol meme altında olan bir latifedir. Sonra sırr a ulaşır. Sır, göğsün solunda, kalbin üzerindedir. Sonra hafi ye ulaşır ki, bu da sağda ve rühun üzerindedir. Daha sonra göğsün ortasında olan ahfâ ya ulaşır
Bu beşlatife, Allah'ın kün emriyle yarattığı emir âlemi ndendir. Bu âlem, Allah'ın nefs-i nâtıka ve (dört unsurdan, yani hava, su, toprak ve ateşten ibâret olan) halk âlemi latifeleriyle terkib a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a madde dışı bir âlemdir. Zikir en sonunda bu nefse ulaşır. Nefs beyindedir ve dört unsur oraya konulmuştur. Bütün bu mahaller, sırasıyla zikir mahalleridir. Latifelerin kalbden sonraki yerleşme sırası, bu sıraya göredir. Zikir nefs latifesine iyice yerleşince, zikir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sultani/" sultanı /a (kuvveti) meydana gelir. Bu da zikrin, insanın bütün bedenini hatta bütün âfakı kaplaması demektir. (Buğye, 145
zikr/ezkâr 1271 zikridir. Bu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/telkin/" telkinin /a diğer bir adı nefy ve isbât telkinidir. Bunun âdâbı şöyledir: Dil, öncekinde olduğu gibi damağa yapıştırılır, nefs göbek altına hapsedilir ve Lâ beyne varana kadar orada kaldığı a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hayal/" hayâl /a edilir. Daha sonra ilâhe sağ omuza, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/illallah/" illallah /a da çam kozalağı şeklindeki f(cismâni) kalbe ulaşana kadar bu hâl sürer. Kalb, sol tarafta, en küçük kemiğin altında hareket eden ve onun bu hareket ve ısısından bütün bedenin te'sir altında kaldığı bir et parçasıdır. Lâ ilâhe illallah ifâdesinde geçen nefy Lâ ile bütün yaratıkların varlığını nefy eder ve mâsivâya fenâ (yokluk) nazarıyla bakar
Sonra, ifâdenin geri kalan isbât (illallah) kısmıyla Allah'ın Zât'ını tasdik eder ve O'na beka nazarıyla bakar. Böylece , letâif mahallerini kaplar. (Zikir yoluyla) intikal eden şeylerden hâsıl olan bir çizgi mülâhaza edilir, mânâsı, mâbüdiyyetin nefyi yönünden düşünülür. Çünkü her mâbüd, maksüddur, bunun aksi mümkün değildir
Sonunda kalbiyle Muhammedün Resülüllâh der, bununla (Hz. Peygamber'e 5) uyma husüsundaki bağlılığını kasd eder ve bunu nefesi yettiği kadarıyla kuvvetli bir şekilde tekrar eder. Bu ifâdeler ağzından nefesle beraber, vukuf-i adedi'ye uyarak, tek olmak kaydıyla belli sayıda çıkar. Kalbinden de her nefes verişinde Allahümme ente maksüdi ve rızâke matlübi münâcâtını yapar. Biraz dinlenince, başka bir nefesle başlar, fakat bu esnâda iki nefes arasında olan şeyleri gözetir, gaflete dalmaz, hâlindeki tahayyülü devam eder, (bu tahayyülün) kalıcılığına halel gelmez
(Nefes ya da zikir) sayısı yirmi bire ulaştığında netice hâsıl olur. Bu netice, unutma ya da zorlanmayı gerektirecek kadar çok olmayan bellli bir nisbetteki zikir yoluyla sağlanır. Eğer edebi yerine getirememekten dolayı bu neticenin alınamaması hâlinde yeniden tekrar edilir. Zikrin muhtevâsındaki fiil ve sözün, amel, itikad ve ittibâ bakımından, birbiriyle ahenk içinde olması gerekir. Bununla kasd edilen O'ndan başka her şeydir. Mâsivâdan herhangi bir şey kalırsa ya da herhangi bir kaideye uyulmazsa, (her ne kadar dil zikrederse de) fiiliyâtta yalana istinâd edilmiş, sâdık olunmamış olur. Adedde de bir sınırlama yapılmaz
(Zikrin) önüne cezbenin geçmesine hazır olan kişinin, birinci zikri tekrarlaması gerekir. Sülükun öne geçmesine hazır olan ise, zikr-i sâniyi tekrarlamalıdır. Bunların her ikisi de kalble yapılır. Buradaki mücâhedeyi hakkıyla yapan için, nefyedilecek olan şeyin nefyi ve isbât edilecek olan şeyin isbâtı tahakkuk etmiş ve netice ortaya çıkmıştır. İşte o zaman bu kimsenin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/murakabe/" murâkabe /a yapması sahih olur. (Buğye, 149
Zikir: Bil ki Allah Teâlâ, Rabbâniyyet Hazreti'ne ulaşmak ve Hazret-i Rahmân'la huzüra kavuşmak için yaratıkların nefesleri adedince sebeb yaratmıştır. Bu 1272 zikr/ezkâr
sebebler, zâhir ve bâtın olmak üzere iki kısımdır. Bâtın olan, Hakk'ın murâkabesi, kulu bütün vakitlerinde ya da vakitlerinin çoğunda Allah Teâlâ'nın huzürunda olduğu şuürunda a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tutmak/" tutmak /a gibi husüslardır. Allah her zaman bütün kendisinin yaptıklarına muttalidir, kendisine nazar etmektedir. Kâinâttaki her şeyi çepeçevre kuşatmaktadır
Bu his kula; a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/masiyyet-2/" mâsıyyetleri /a terk etme, bâtınını (iç dünyâsını) a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ahlak/" ahlâki /a kirlerden temiz tutma, zâhiren de (dış dünyâsıyla) da tâatlara devam etme gibi fiiller yükler. Bu tâatlar arasında, cumâ, cemâat, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/zekat/" zekât /a , sadaka ve diğer hayırları, bilhassa de
