bunların hepsi nisbettirler (kategorilerdir), aynları yoktur. Onların hükmü cevherin kendi zuhüruyla ortaya çıkar. Hakk onları gaybından ortaya çıkarıp da cevherlerin aynları zuhür a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiğinde /a onları bu nisbetlere tâbi kılar
Denilmiştir ki, Kaç ayn ortaya çıkmıştır? On ayn, daha azı veya daha çok cevâbı verilmiştir
Yine denilmiştir ki, O nasıldır? Buna da şöyle cevâb veriliniştir: Farklı cismâni unsurların birleşmesi, varlık ve rengin kendilerine hulül etmesiyle meydana gelmiştir.
Denilmiştir ki, Nerededir? Cevâb: Boşlukta veya mekânda.
Denilmiştir ki, Ne zaman? Cevâb: Şu sürette şöyle olduğu zaman.
Denilmiştir ki, Onun lisanı nedir? Cevâb: Arabca veya başka bir dildir. Denilmmiştir ki, Dini nedir? Cevâb: Şu (veya bu) şeriat.
Denilmiştir ki, Ondan, babaların sırtlarından zuhür eden şey zuhür etti mi? Cevâb: O falanın oğludur.
Denilmiştir ki, Ne yaptı? Cevâb: Yemek yedi.
Denilmiştir ki, Yemeğinden herhangi bir te'sir aldı mı? Cevâb: Doydu. Cevherlere ârız olan bu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbet/" nisbetlerin /a hepsini Allah gaybından çıkardığında, sonradan olan varlıkta sadece ve sadece cevherlerin aynları ve ona tâbi olan nisbetler bulunur. İçindekilerle birlikte gayb sanki bilenine mutabık bir süreti ihtiva eder. Öyle ki, onu kendi nefsiyle bildiğinde onu ayrıca ilimle bilmiş olur. Âlim de bir gayb-ı a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/huviyyet/" hüviyyet /a ve gayb-ı a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mutlak/" mutlak /a âlem olduğu için âlem süretinde ortaya çıkar. Onun cevherden olan süreti zâtıdır. İsimlerinin sayısı kemmiyetten; O her gün bir iştedir sözü de keyfiyettendir. (Fütühât, TIL, 13-14
Gayb ismini sadece cem mertebesi için, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/melekut/" meleküt /a ismini sadece a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mucerred/" mücerred /a (soyut) varlıklar ve müdebbir (âlemi idâre eden) nefsler için kullanırlar. (Esfâr, 329
Halife yani insan-ı kâmil, gaybdır yani âlemin bâtını ve onun müdebbir (sevk ve idare eden) rühudur. Halife hariçte mevcüd olsa da a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikatte /a gayb, rühâni ve cismâni büyük âlemin müdebbir rühudur. İlk Akıl a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halife/" halifenin /a rühlar âleminde gördüğü ilk şeydir. Halife bütün âlemin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sultani/" sultanıdır /a . Bundan dolayı... , yani halifenin gayb olması sebebiyle .. sultan.. hilafetin kendisindeki mânâsından gelen türün varlığından dolayı a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halkin/" halkın /a gözünden .. perdelenmiştir. Âlemin hasıl olduğu irtibâtın a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/beyan/" beyânı /a tamamlanınca, Hakk'ın bizden gizlediği irtibâtın beyânı başlar. (Sofyavi, 34
gayb-ı hüviyyet ve gayb-ı mutlak Gayb-i hüviyyet ve gayb-ı mutlak, taayyünü olmaması itibâriyle Hakk'ın Zât'ıdır. (Kâşânî, 168; Câmi’, 91
gayb-ı masün ve gayb-ı meknün Gayb-ı meknün ve gayb-ı masün, Hakk'tan başka kimsenin bilmediği Zât'ın sırrı ve künhüdür. Bundan dolayı zikredilen sır, ağyardan saklı, akıl ve gözlerden gizlidir. (Kâşânî, 168; Câmi’, 91
gaybet-huzür (gayr; ihzâr; makâm-ı gâib; makâm-ı hâzır; şuhüd
Gaybet, kulun zâhirinde (dış görünüşünde) herhangi bir değişme olmaksızın, kalbin, Hakk'la huzür ve müşâhede hâlinde bulunduğu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a halkı müşâhede etmekten gaib olmasıdır. Gaşyet ise kalbin kendisine gelen şeyler sebebiyle gaib olması ve bu durumun da kulun zâhirinden anlaşılmasıdır
Huzür, kalbin gözünden gaib olan şeyi yakin berraklığıyla sanki hazırmış gibi görmesidir. Her ne kadar O, kuldan gaib olsa da kulun, kendisini O'nun huzürunda hissetmesidir. (Lumn , 416
Sahv geçici, huzür ise daimidir. (Luma , 417
Gaybet, kulun nefsin hazlarından kaybolması, onları görmemesidir. Yani bu hâlde kulun hazları a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kendisinde/" kendisinde /a mevcüd ve onunla kaimdir. Ancak o, Hakk'a ait olanı müşâhede hâlinde bulunduğundan kendine ait hazlardan gaib bulunmaktadır
Ebü Süleyman Dârâni şöyle der: Evzai'ye Pazarda senin mavi gözlü cariyeni gayb-ı hüviyyet ve gayb-ı mutlak
gördük denildi. Buna karşılık Evzai 'Öyle mi, cariyemin gözleri mavi mi? dedi. Bu konuda Ebü Süleyman şöyle demiştir: Onların baş gözü kapanmış kalb gözü açılmıştır. Evzai'nin Öyle mi, gözleri mavi mi? demesinden anlaşıldığına göre, o siyah ve âhu gözden hoşlanmakta ve bundan haz almaktaydı. Bununla beraber o, cariyesinin gözlerinin maviliğinden gaibdi
Şuhüd, kulun nefsinin hazlarını (Hakk ile) görmesidir. Bunun mânâsı, kulun faydalandığı her şeyle beşeri bir tevazu içinde ve kulluk hâli ile faydalanması, zevk için faydalanmamasıdır. Bunun ötesinde bir gaybet hâli daha vardır. Bu, kulun sadece bâki olanı ve bekayı düşünerek fenâdan ve fâniden gaib olmasıdır. Nitekim Hârise kendisinde bulunan bu tür bir gaybetten bahsetıniştir
Şuhüd iki türlüdür: Iyan şeklindeki şuhüd, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/galebe/" galebe /a şeklindeki şuhüd. Burada söz konusu olan ıyan (apaçık) şuhüdu değil, galebe şuhüdudur. Bu ise insanın fayda ve zarar veren şeyleri göremeyecek derecede gaib olduğu şeylerden uzaklaşmasıdır. Yoksa bu, örtü ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hicab/" hicâb /a gaybeti değildir. (Ta'arruf, 87
Gaybet, kulun kendisine gelen vâridât sebebiyle hisle meşgul olduğu için halkın hâllerini bilmekten gaib olmasıdır. Sevâbı hatırlama veya azabı düşünme türünden bir vârid sebebiyle kalbin kendisi ve başkası ile ilgili duyarlığını kaybederek gaybet hâline geçtiği olur
Rivâyet edilir ki, Rebi Haysem, İbn Mes'ud'a giderken bir demirci dükkânının önünden geçti. Körüğün ağzındaki kızgın bir demir parçasını görür görmez kendini kaybetti. Ertesi güne kadar ayılamadı. Kendine gelince bu hâlin sebebi soruldu. Şöyle cevâb verdi: Cehenneniliklerin cehennemdeki hâllerini düşünmüştüm! Bu gaybet, gaybetin sınırını aşıp a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/gasyet/" gaşyet /a (bayılma) hâline geçiştir. (Kuşeyri, 40
Süfi, Hakk ile hâzır olandır, çünkü O'nun huzürunda bulunur. Çünkü o halktan uzaklaşınca Hakk ile beraber olur. Bunun mânâsı sanki huzürunda hazırmış gibi olur, demektir. Bu durum Hakk'ın zikrinin kulun kalbini kaplaması süretiyle meydana gelir. O zaman kul kalbiyle Yüce Rabb'inin huzüruna çıkar. Kul, halktan gaybeti a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/nisbetin/" nisbetinde /a Hakk ile huzür hâlinde olur. Eğer halktan tamamen gaib olmuş ise huzür hâli gaybet hâline göre olur. Falan hâzırdır cümlesinin mânâsı Kalbi ile Rabb'inin huzürumdadır, O'ndan gafil değildir, O'nu ihmal etmiş değildir, aksine daima O'nu zikretmektedir demektir. Sonra Hakk'ın kendisine a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ihsan/" ihsân /a ettiği mânâlar derecesi nisbetinde Hakk'ın huzürunu keşf yolu ile temâşâ eder. Bazen nefsin ve halkın hâlleriyle his hâllerine dönülmesi durumuna da Kul hâzırdır denilir. Bu, Kul gaybet a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halinden/" hâlinden /a dönmüştür, gaybet hâli son bulmuştur demektir. Buna halk ile huzür , ilkine ise Hakk ile huzür denir. Süfilerin gaybetteki hâli değişik olur. Bazılarını gaybet hâli sürekli değildir. Bazılarının bu hâli süreklidir. (Kuşeyri, 41
Ebü Muhammed Mürtaiş der ki: Süfi, düşüncesi, hiçbir şekilde adımından önce olmayan zâttır. Yani süfi, bütünü ile huzür hâlindedir. Kalbi nerede ise bedeni gayb-ı hüviyyet ve gayb-ı mutlak orada, bedeni nerede ise kalbi orada olur. Ayağı nerede olursa sözü orada, sözü nerede ise ayağı orada olur. Gaybeti olmayan huzürun alâmeti işte budur
Fakat Bu, Süfi nefsinden gaib ve Hakk ile hâzır olan zâttır şeklindeki târif aykırıdır denilirse, deriz ki: Hayır, (hakikatte) süfi Hakk ile de nefsiyle de hâzırdır. Bu, cem'u'l-cem'e a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isaret/" işâret /a eder. Çünkü, insan nefsini görmeye devam ederken, nefsinden gaib olmadıkça, gaybeti olmayan huzür hâli hâsıl olmaz. Nefse nazar etme hâli yok olunca gaybeti olmayan huzür hâli hâsıl olur. Bu ise Şibli'nin şu sözünün aynıdır: 'Süfi iki cihanda Allah'la beraber, Allah'tan gayrı olan bir şey görmez.' Hülâsa, kulun vücüdu (varlığı) gayr olan bir şeydir, ağyardır. Süfi, gayr olan şeyi görmeyince nefsini de görmemiş olur. Nefy ve isbât hâlinde kendisinden tamamen fâni olur. (Hücvîrî, 48-49
Huzür, kalbin yakin vâsıtasıyla huzür bulmasıdır. O kadar ki, onun gayb hâlindeki hükmü ayn (görme) hâlindeki hükmü gibi olur (gaybette açıkça görür gibi olur). Gaybetten murâd, kalbin kendinden geçinceye kadar Hakk'tan başka her şeyden gaib olmasıdır. O kadar ki bu gaybetle kendisinden gaib olur. Bunun alâıneti şekillerin hükmünden yüz çevirmesidir. Bu, Nebi'nin haramdan korunmuş olması gibidir. Nefsten gaybet (gaib olmak), Hakk'la huzür bulmak; Hakk'la huzür bulmak da nefsten gaybettir. (Hücvîrî, 297
Allah Teâlâ buyurmuştur ki: Hz. Yâküb e ) onlardan yüz çevirerek dedi ki: Vah Yüsuf'a (duyduğum) esef! Bu babda kendisine işâret edilen gaybet üç derecedir: Birinci derecesi, müridin hakikatleri arzulamak için, kasdını alâkaların elinden kurtarma ve kendisine mâni olan şeyleri aşma husüsundaki gaybetidir
İkinci derecesi, sâlikin ilmin şekillerinden, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/gayret/" gayretin /a illetlerinden ve gevşekliğin ruhsatlarından gaib olmasıdır
Üçüncü derecesi ise, ârifin, hâllerinin şâhidlerini ve ayn-ı cem'deki derecelerini görmekten gaib olmasıdır. (Menâzil, 39
Şuhüd, bir an a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/murakabe/" murâkabe /a , bir an da müşâhede vasfı ile birlikte olmaktır. Kul, Hakk'ı müşâhede ve O'nun murâkabesi altında bulunduğu için huzür hâlindedir. Murâkabe ve müşâhede hâlini kaybedip huzür dâiresinden çıkar ve gaybet hâline geçer. Gaybet derken kulun Hakk'la eşyâdan gaib olmasını kasd ediyorlar. Bu mânâya göre bu fenâ makamına râci olarak hâsıl olur
Gaybet, kulun kendisine gelen vârid sebebiyle hisle (duyularla) meşgul olduğu için, kalbin halkın hâllerini bilmekten gaib olmasıdır
Huzür, kalbin gaybetten sonraki Hakk'la huzür hâlidir. (Istılâh, 532
Gaybet nedir? Deriz ki: Gaybet, kulun kendisine huzür hâliyle gelen vârid sebebiyle hisle meşgul olduğu için, kalbin halkın hâllerini bilmekten gaib olmasıdır..
gayb-ı hüviyyet ve gayb-ı mutlak
Huzür nedir? diye sorarsan, deriz ki: Huzür, gaybet sonrasında kalbin Hakk'la huzür hâlidir. Bunun ardından fenâ ile muttasıf olur. (Fütühât, II, 129
Süfiler topluluğuna göre gaybet, kulun kendisine gelen vârid sebebiyle hisle meşgul olduğu için, kalbin halkın hâllerini bilmekten geçmesidir. Böyle olduğunda gaybet sadece ilahi bir tecelliden kaynaklanabilir. Gaybetin, târif ettikleri mahlükatın vârid olmasına göre gerçekleşmesi doğru değildir. Çünkü o halkın hâllerinden uzaklaşmış, gaib olmuştur. Bu tâife diğerlerinden bu hâl ile ayrılır. Şübhesiz tüm tâifelere göre gaybet hükmün mevcüd olmasıdır... (Fütühât, TI, 533; Esfâr, 251
Allah'ın huzürunda hazır olmak ise; O'nu övüp yüceltmek, gaybetle beraber O'nun a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isimlerini/" isimlerini /a takdis etmektir. (Süfilerin oluşturduğu) topluluğa göre böyledir. (Fütühât, TI, 533
Makam-ı gâib (görmek yoluyla değil,) eserle (haber ve rivâyet yoluyla) varılan bir makamdır. Haber (ve rivâyet) yoluyla görülmekten alıkonmuş bir makamdır. Tercümesi O'dur (Allah'tır). O, cumhura hitâbdır: O, Rahmân ve Rahin'dir, O'ndan başka tanrı olmayan Allah'tır. (Haşr, 59/22-23
Makâm-ı hâzır, mükaşefe ve müşâhede makamlarında bulunan gayriyyetten gaib olmaktır (Allah'ın dışındakilerle meşgul olmaktan uzak olmaktır). Bunun tercümesi Sen dir (Hâzır olmanın tercümesi ikinci tekil şahıstır). (Ravza, 203
Gaybetin birinci inceliği müridin arzu ve alâkalardan, ayrıca hakikatleri aramaya engel olan şeylerden gaybetidir. Ikincisi, sâlikin ilimlerin şekillerinden, çabalama illetlerinden ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ruhsat/" ruhsatların /a gevşekliklerinden gaib olmasıdır. Üçüncüsü arifin Hakk'tan başka her şeyden gaib olmasıdır. (Ravza, 493
Bu taifenin gaybeti ise halktan uzaklaşıp Hakk iledir. Böylece şeref ve övgü yönünden O'na nisbet a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilmesi/" edilmesi /a mümkün olur. (Esfâr, 251
Şunu bil ki, gaybet hâli ancak huzürla olur. Böyle olunca da huzürunda bulunduğun zât, müşâhedenin şiddetiyle seni gaybet hâline sokar. Tıpkı beka şiddetinin fenâ hâline getirmesi gibi. Çünkü o artık sâhib-i vakt olmuştur. Huzür husüsundaki hüküm ve tafsilât, işin ehli için farklılık arz etmez. Her gaib (gaybet hâlinde olan) huzürdadır. Her huzürda olan da gâibdir. Cem olunanla beraber olarak huzür hâli mümkün değildir. O ancak, kendisiyle cem olunan ahad ile beraberdir. Çünkü isimlerle aynların hükümleri birbirine zıttır. Hüküm huzürda olan içindir. Eğer huzür hâli kendisiyle cem olunan varlık ile beraber gerçekleşseydi, O'na tekâbül eder, bu da reddedilecek fâsid bir hâle giderdi. Cem olunan varlık (olan Allah) ile beraberken huzür, yanlış bir görüştür (çünkü huzür ikilik, cem ise teklik hâlidir). Ancak halkla berâber huzürun olabileceğini kabül edenlere göre ise durum böyle değildir. Tekâbül husüsunda aynların hükmü ile isimlerin hükmü aynıdır. İhtilâf, şiddetin zuhüru husüsundadır. Bu husüsta iyice düşünürseniz gerekli bilgiye ulaşırsınız. (Esfâr, 253
gaybet-i ârifin 287
Gaybet, kulun kendisine gelen vâridât sebebiyle, kalbin halkın hâllerini bilmekten gaib olmasıdır. Ardından sadece başkasından gaib olur, vârid büyüdüğünde kendisinden de gaib olur. Sonra gaybet uzar, kısalır, fancak) devam eder. (Câmi', 254
(Ayrıca bk. sekr-sahv
