Zehâb, gaybet kendinden geçme, kendini kaybetme) demektir. Ancak mânâ itibâriyle, gaybet kelimesinden daha geniştir. Zehâb; kalbin, müşâhede a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a şeyin müşâhedesi sırasında, mahsüsâtı hissetmekten (duyular âleminden) uzaklaşmasıdır
Daha sonra zehâbdan da uzaklaşır. (Bu) zehâbdan zehâbın (kendinden geçmeden geçmenin) ise sonu yoktur. (Luma , 423
Zehâb; kalbin, -sevgili her ne olursa olsun- o sevgiliyi müşâhede sayesinde, hissedilen her şeyi hissetmekten gaybetidir (gaib olması, uzak kalmasıdır). (Istılâh, 534
Tasavvuf ehline göre zehâb; kalbin, sevgiliyi müşâhede sayesinde, hissedilen her şeyi hissetmekten gaybetidir. Çünkü ey veli, ârif için kalb ve bâtına imkân yoktur. Nasıl ki seven için, sevilenin olmadığı bir nefes bile geçmiyor ve kalb gözüyle her şeyde sevdiğini görüyorsa, vücüdu ve hisleri üzerindeki perdeler, baktığı zaman sevdiğinin kendisinden başka hissedilebilecek her şeyi idrâk etmekten onu alıkoyuyorsa, o perdelenmiştir ve bu perdelerden dolayı sevdiğine kavuşmak istemektedir
Uyuyan kimsenin hislerinin (duyularının) kaybolması gibi, ârifin de zâhirdeki süretin mahsüsatını idrâki kaybolur ve his a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hayal/" hayâle /a döner, böylece sevgilisinin misâlini hayâlinde görür, onu kalbine yaklaştırır ve neticede onu misâlsiz olarak görür. Çünkü hayâl, onunla mânâ arasındaki derece değil sadece vâsıtadır. Yine bunun gibi, onunla hissedilen âlem arasında da ne bir vâsıta, ne de bir derece vardır. Bu, kendisine mânânın indiği ve hissedilen şeyin kendisine yükseldiği akd vâsıtasıdır. O, zâtıyla iki tarafı da kabül eder
Ârif ya da muhibb , mahsüs âlemden (his âleminden) hayâl âlemine intikal edince, Mahbüb'un (Sevgili'nin) mânâsına yaklaşır ve onu hayâlinde 1252 a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/zeha-irullah/" zehâ'irullâh /a
süreti olan bir misâl olarak müşâhede eder. O, hayâl âlemindeyken kendisini görür. Bakışını, hayâl mertebesine komşu olan mânâ mertebelerine çevirdiğinde, temsil ve süret olmaksızın mânâ ile yüz yüze gelir. Daha sonra misâl ve mahsüs âlemine bakar ve anlar ki, mahsüs âleminde var olan bu mânâyı tasavvur ettiğinde, karşısına çıkan bütün süretler O'nun süretidir. Böylece müşâhede eden o kişi, her mahsüsun (hissedilen, duyularla algılanan her şeyin) müşâhede a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilmesi/" edilmesiyle /a gaib olur, çünkü onlar Mahbüb'un süretleri değildir, tam tersine hissedilen her şey Mahbüb'un süretidir. Kendisinden mahsüsâtın süretlerinin gitmesi gerekir. Çünkü onlar Mahbüb'un süretleri değildir. Artık o, her şeyde O'nu müşâhede eder hâle gelmiştir. İşte zehâb budur. (Fütühât, II, 384
(Ayrıca bk. a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/fena-beka/" fenâ'-bekâ' /a ; gaybet-huzür
