Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 8, 2026

zetli ve nikâhtan (Tasavvuf Sözlüğü)

daha tatlıdır. Bu ağacın eni, boyu ve genişliği âlemin birkaç katıdır. Bu ağacın parçaları, zümrütlük, yeşillik, kızıllık, yakütluk, tatlılık, ballılık ve nikâhlılıktır. Bu ağacın en, boy ve genişliğini kıyasladığım bu …

daha tatlıdır. Bu ağacın eni, boyu ve genişliği âlemin birkaç katıdır. Bu ağacın parçaları, zümrütlük, yeşillik, kızıllık, yakütluk, tatlılık, ballılık ve nikâhlılıktır. Bu ağacın en, boy ve genişliğini kıyasladığım bu âlemin parçaları a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hayal/" hayâl /a âleminde düşündüğün ve parçalarını terkib ettiğin cisim âleminde mevcüd hakikatlerdir. Bu terkib, cisim âlemi kuvvetinde değil, rühlar âlemi kuvvetindedir. Buna göre o ağaç sana hayâl âleminde cisim ve rühlar âlemi vâsıtasıyla belirir

mürid-murâd Fakat o âlem bunlardan birine bağlı değildir. Çünkü yalnızca cisim âleminden olsaydı herkes onu görürdü. Buna göre görülmesi mümkün olmamaktadır. Çünkü âlemin birkaç kat büyüklüğü demiştim. Yalnızca rühlar âleminden olsaydı, rühların bekasıyla onun da devam etmesi gerekirdi. Ancak, cisim olması hükmüyle üzerine yokluk geçerli olmakta ve onda rüh olması hükmüyle o şekilde sana tasvir edilmektedir. Çünkü rüh çok geniştir. İşte bu sana anlattığımız, rühların cisimlerle uyuşmasının sırrıdır. Çünkü rühlar, cisim olmadan kazanamayacağı kemâlaâtı cisimler sayesinde kazanır. (Merâtib, 28

Mürekkebât-ı sem'iyye (bileşik sesler)... Kelime harflerden meydana gelir. Kişi bu harfleri tek şey olarak duyar. Nağme, ipek, ağaç, demir, kurşun, deri, kıl gibi materyallerden meydana gelen müzik aletlerinin çıkardıkları ezgilerden duyulan sesler de böyledir. Hatta el çırpmasından meydana gelen ses de terkib edilmiş (basit olmayan, bileşik) bir sestir. Anla!

Mürekkebât-ı cismâniyye (maddi bileşikler) üç çeşittir. Birincisi en yüksek olan terkibdir. Bunun yalnızca uzunlamasına bir boyutu vardır. Bu boyut iki veya daha çok cevherden oluşur. Bir cevhere bir cevher daha eklenirse yalnızca çizgi olur. İkincisi, orta derecedeki terkibdir. Bunun dikey ve yatay iki boyutu vardır. Bu terkibde çizgi, ikisi dikey, ikisi ise yatay olmak üzere dört veya daha fazla cevherden oluşur. Buna satıh fyüzey) denilir. Üçüncüsü en alt terkibdir. Bu terkibde cisim en, boy ve derinlik olmak üzere üç boyutludur. Bu boyut sekiz veya daha fazla cevherden oluşur. Cismâni terkib âleminde ilk yaratılan varlık Atlas feleği, en son yaratılan varlık ise insandır

Mürekkebât-ı rühâniyye (rühâni bileşikler)... Bu terkiblerin parçaları rüh âleminden meydana gelmiştir. Bunun her bir parçası bir bakıma ve görüşe göre hükmidir. Bu terkiblerin bir parçası vardır ki onu, bu âlemi müşâhede eden ve şekillerini tanıyan bilir. Bu âlemden daha tuhaf bir şey yoktur. Bu âlemde bundan daha tuhafları da vardır. (Merâtib, 31

Mürekkebât-ı nürâniyye İnürâni terkibler), yıldız adıyla tâbir edilen felek cisimleridir. Bu cisimlerin parçaları, sıcaklık, soğukluk, yaşlık ve kuruluktan ibâret olan dört sıfattan terkib edilmiştir. Bunlardan terkib edilmiş olan her yıldız, aynı zamanda büyüklüğü ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/azamet/" azameti /a gözle görülür şekilde bölünemeyen tek bir a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/hakikat/" hakikattir /a . Hatta filozoflar güneşin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dunya/" dünyâdan /a yüz altmış küsür defa büyük olduğunu söylemişlerdir. (Merâtib, 32

mürid-murâd ('alâmet-i mürid; amel-i mürid; makâmât-ı tarik; mutavassıt/mutavassıtün; mürid-i sâdık; müridü âhiret/müridân-ı âhiret; müridün; süret-i sülük; tarik-i müridin

Müridin alâmeti nedir? Dedi ki: Murâdı, kendi murâdı gibi olmayan kişilerle bir araya gelmeyi bırakması, dostu gibi, düşmanının da onun zararından sâlim olmasıdır. 714 mürid-murâd

Müridin alâmeti, murâd a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tigi/" ettiği /a her şeyi Kur'an'da bulması, bildiğiyle amel etmesi, bilmediğini öğrenmesi, fayda vermeyen şeyleri terk etmesi, va'di (âhirete yönelik müjdeleri) istemekle birlikte, ciddi bir biçimde vaidden (âhirete yönelik tehdidlerden) kurtulma arzusunda bulunması ve başkalarını bırakıp nefsiyle uğraşmasıdır. (Lırma', 276

Mürid, başlangıç hâli sağlam, ismi Allah'a yönelenlerin arasına girmiş, irâdesinin doğruluğuna sâdıkların kalblerinin şâhidlikte bulunduğu ve henüz hâl ve makamlara erişmemiş a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/olan-kimse/" olan kimsedir /a . Mürid irâdesiyle henüz seyr hâlindedir

Murâd ise kendine ait irâdesi kalmamış olan kimsedir. O, nihâyetlere varmış, hâlleri ve makamları, maksad ve irâdeleri geçmiş olan kimsedir. O, murâd edilir. İrâde edilen onunla irâde edilir. O ise yalnızca irâde ettiğini murâd eder. (Lüma', 417

Mürid, hakikatte murâd edilen kimsedir. Murâd ise, Allah Teâlâ'yı irâde eden ve ancak kendisi için Allah'ın takdir ettiği irâdesiyle murâd eden kimsedir

Mürid, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ittihad/" ittihâdı /a keşfini geçen kimsedir. Murâd ise keşfi ittihâdını geçmiş olan kişidir. (Ta'arruf, 107

Müridin sabah namazından sonraki amelleri Kur'an okumak, tesbih, hamd senâ gibi zikirler, Allah'ın ve nimetlerinin, iyilik ve ihsânının sonsuzluğu üzerinde tefekkür etmektir

Müridin gündüz namazlarından sonra yapması gereken ameli, Kurân okumaya, tesbih, hamd ve senâ gibi çeşitli zikirlere, Allah Teâlâ'nın azamet ve nimetlerini, kulun hesab ettiği veya etmediği, bildiği veya bilmediği yerden gelen a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ihsan/" ihsân /a ve ikrâmlarını tefekkür etmeye başlamasıdır. Mürid, Allah'ın görünen ve görünmeyen nimetlerine karşı şükürde kusur ettiğini, Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde itâat etmekten âciz olduğunu ve devamlı olarak nimetine şükretmekten âciz kaldığını veya gelecekte yapması gereken emirleri ve mendübları düşünür. Yahut Allah Teâlâ'nın, (günâhlarını) ne kadar çok gizlediğini, ona nasıl lütüfkâr davrandığını, lütfunu nasıl gizlediğini, yapmış olduğu hataları ve hatada nasıl aşırı gittiğini, sâlih amel etmeden vakitlerini boşa geçirdiğini, Allah Teâlânın mülkünde nasıl hükmettiğini, onun melekütunda kudretini, mülkünde ve melekütundaki âyet ve nimetlerini, bunlardaki görünür görünmez cezâ ve belâlarını düşünür. (Küt, I, 14

Müridde yedi haslet bulunmalıdır: İlki irâdenin doğruluğudur. Bunun alâmeti hazırlık yapmaktır

İkincisi, tâatlere sebeb aramaktır. Bunun alâmeti ise, kötü arkadaşlardan uzak kalmaktır

Üçüncüsü, nefsinin durumunu bilmektir. Bunun alâmeti nefsin âfetlerini keşfetmektir

mürid-murâd Dördüncüsü, Allah'ı tanıyan kimselerle dostluk etmektir. Bunun alâmeti, Allah'ı, O'nun dışındaki her şeye tercih etmektir

Beşincisi, nasüh tevbede bulunmaktır. Bununla kişi, itâatin tadını bulur ve tâate devam eder, Tevbenin alâmeti, hevâsına uyacak sebebleri ortadan kaldırmak ve nefsin arzu ettiği şeylere karşı zâhid olmaktır

Altıncısı, ilmin (Kur'ân ve Sünnet'in) karşı çıkmadığı helâl yiyeceklerden yemektir. Helâl yiyeceğin alâmeti, dikkatle incelenmesi, hakkında dine muvâfık (uygun) olan mübâhlığına dâir bilgi edinilmesidir

Yedincisi, kendisine danışabileceği sâlih bir dost edinmektir. Sâlih dostun alâmeti, iyi amelde ve takvâda yardımcı olması, onu günâhtan ve düşmanlıktan sakındırmasıdır

Bu yedi haslet, irâdenin gıdasıdır ki irâde ancak bunlarla dengeye kavuşur. Bu yedi hasleti binasının temeli ve direklerinin desteği olan dört hasletle destekler: Bunların ilki açlık, diğerleri uykusuzluk, susmak ve halvettir. Bu dört haslet nefsi hapseder ve onu baskı altında tutar. Nefsi bu hasletlerle bağlamak onun vasıflarını zayıflatır ve bunlarla nefsin muâmelesi güzelleşir. (Küt, I, 94

Mürid ile murâd arasındaki farkı şöyle açıklamışlardır: Süfilere göre mürid, mübtedi olan, murâd ise müntehi (yolun sonuna varmış) olan kimsedir. Mürid, yorgun ve bitkin olan, sıkıntı ve güçlüklere göğüs geren, murâd ise yorulmadan ve güçlüğe düşmeden işini gören kimsedir. Mürid yorulur, murâda ise murâdı yardım eder. Kendi yolunu kasd edenlere karşı Allah'ın kanunu çeşit çeşittir

Cüneyd'e mürid ile murâdı sorunca o, bunu şöyle cevâblandırmıştır: Mürid, ilmin siyasetiyle idâre edilir. Murâd ise Hakk Teâlâ'nın koruması altındadır. Çünkü mürid yürür, murâd ise uçar. Hiç yürüyen uçana yetişebilir mi? (Kuşeyri, 102

Üstâd Ebü Ali Dekkak'tan şöyle işittim: Yetiştireni olmadan kendiliğinden yetişen ağacın yaprağı olur, ancak meyve vermez. Mürid de böyledir. Tarikatını (tarikat esaslarını) nefes nefes alacağı bir üstadı olmayan kimse hevâsının kuludur, kurtuluş yolunu bulamaz. Mürid bu cümleden sonra sülük etmek isterse yaptığı her hatadan dolayı Allah Teâlâ'ya tevbe etmesi gerekir. Bu meyanda açık, gizli, büyük ve küçük günâhların hepsini terk eder. Önce hasımlarını râzı etmeye çalışır. Çünkü hasımlarını memnun etmeyen kimseye bu tarikatın hiçbir şeyi açılmaz. Nitekim bu tarikate sülük edenler bu şekilde hareket etmişlerdir

Bundan sonra kalbinden alâka ve meşguliyetleri silmeye çalışır. Çünkü bu tarikatın yapısı kalbi meşguliyetlerden boşaltma üzerine kurulmuştur. Şibli, işin başında olan Husri'ye şöyle demiştir: Bana geldiğin bir cumadan diğer cumaya, Allah'tan başka bir şey kalbinden geçecek olursa, meclisime gelmen sana haram olur.

Mürid alâkalardan sıyrılmak istediğinde, sıyrılması gereken alâkaların başında mürid-murâd

maldan sıyrılma gelir. Çünkü mal onu Hakk'tan alıkoyan bir alâkadır. Bu yola giren ve dünyâ ile alâkası olan hiçbir mürid yoktur ki, bu alâka onu yakın bir zamanda sıyrıldığı şeye çekmiş olmasın. Maldan sıyrıldığında yapması gereken şey şöhretten sıyrılmaktır. Çünkü şöhret düşüncesi büyük bir engeldir. Müridin nazarında a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halkin/" halkın /a kendisine teveccüh etmesiyle yüz çevirmesi eşit hâle gelmedikçe ondan hayır gelmez. Aksine insanların bunu konuşmaları iflasa sebeb olacağı için mürid için en zararlı şey insanların ona değerli bir kimse gözüyle bakmaları ve onunla teberrük etmeyi düşünmeleridir. Oysa mürid, henüz irâdesini sıhhatli bir hâle getirememiştir. İnsanlar onunla nasıl teberrükte bulunabilirler?

Müridlerin şöhretten sıyrılmaları da kendileri için gereklidir. Çünkü şöhret onlar için öldürücü bir zehirdir. Şu a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a müride Allah ile arasındaki akdi sıhhatli bir hâle getirmesi ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isaret/" işâret /a ettiği hiçbir şeyde şeyhine muhâlefet etmemesi gerekir. Çünkü işin başında müridin Işeyhine) muhâlefet etmesi çok zararlıdır. Çünkü müridin hâlinin başlangıcı, tüm hayatının nasıl olacağının delilidir. Bunun şartı ise kalbinde şeyhine karşı bir itirâz olmamasıdır. Eğer müridin kalbinden, kendisinin dünyâda ya da âhirette kadir kıyımmet a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhibi /a olduğunu veya dünyâda kendisinden daha aşağıda olan biri bulunabileceğini geçirirse, irâdesini sıhhatli hâle getirmemiş demektir. Çünkü müridin yapması gereken, nefsinin kadrini tahsil etmek değil, Rabb'ini tanımaya çalışmaktır. Allah Teâlâ'yı isteyen kimse ile nefsine makam isteyen kimse arasında, gerek dünyâda ve gerekse âhirette bir fark vardır

Üstelik müridin, sırrını şeyhinden başka herkesten, hatta düğmesinden bile koruması gerekir. Şeyhinden tek bir nefes dahi gizlemiş olsa, müridliği hakkında ona ihânet etmiş olur. Şeyhinin işâret ettiği husüslardan birinde ona muhâlefet edecek olsa, derhâl bu muhâlefetini huzürunda ikrâr etmeli, sonra da yaptığı cinayete ve muhâlefetinin cezâsı olarak şeyhinin hükmüne teslim olmalıdır. Bu cezâ ya şeyhinin kendisini a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/seyahat/" seyahatle /a mükellef kılması veya uygun göreceği bir iş olabilir. Şeyhlerin, müridlerin yaptıkları hataları görmezden gelmeleri doğru değildir. Çünkü bu, Allah Teâlâ'nın hakkını zâyi etmek olur. Mürid bütün alâkalardan sıyrılmadıkça şeyhinin ona zikirden bir şey a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/telkin/" telkin /a etmesi câiz değildir. Aksine şeyhin onu tecrübe etmesi gerekir. Şeyhin kalbi, müridin azmine a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahid/" şâhid /a olunca, bu yolda karşılaşacağı kaderin çeşitli cilvelerini de ona kabül a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/tirme/" ettirmesi /a gerekir. Sonra da müridden kalbiyle kolaylığa meyletmeyeceğine, sıkıntılarla karşılaştığında, zarüret hâlinde ruhsatlara başvurmayacağına, duraklamayı tercih etmeyeceğine ve tembellik hissine kapılmayacağına dâir söz alır. (Kuşeyri, 197

Müridin duraklaması, fetretinden (gevşeklik göstermesinden) daha kötüdür. Fetretle duraklama arasındaki fark (ise şudur): Fetret, müridlikten dönüş ve çıkıştır; duraklama ise, tembellik hâllerine kapılarak seyr sülüktaki durgunluktur. Daha seyr sülükun başlangıcında duraklayan müridden asla hayır gelmez. Müridini a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/imtihan/" imtihân /a edecek olan şeyh, uygun göreceği zikirlerinden birini ona telkin etmelidir. Şeyh müridine ilk önce bir ismi dille zikretmeyi emreder, sonra da kalbini mürid-murâd de dille zikre dâhil etmesini emrederek şöyle der: Ebedi olarak kalbin ile Rabb'inin huzürundasın. Mümkün olduğu kadarıyla dilinden bu isimden başka bir şey çıkmasın! Sonra şeyh müridine sürekli olarak zâhiren de a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/taharet/" tahâret /a üzerine abdestli olmasını emreder. Uyku bastırmadıkça uyumamasını, tedrici olarak azar azar takat getireceği ölçüde yemeğini azaltımasını söyler. Âdetlerini birden terketmesini emretmez

Sonra şeyh müridine halvet ve uzleti tercih etmesini, bu hâl içinde, hiçbir şekilde yok a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ilmesi/" edilmesi /a mümkün olmayan dini havâtırı ve kalbini meşgul eden hevâcisi (nefsani çağrıları) defetmek için a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/gayret/" gayret /a sarfetmesini emreder. Bil ki, müridliğin başlangıcında bulunan bir kimse, halvet hâlindeyken itikad konusundaki vesveselerden nadiren korunabilir. Bilhassa müridde kalb kiyaseti varsa (ince rühluysa) durum böyledir. Müridliğin başlangıcında bu tür vesveselerle karşılaşmayan pek az sâlik vardır. Zikredilen husüslar müridlerin karşılaştıkları imtihânlardır. Bu durumda şeyhin yapması gereken şey, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kendisinde/" kendisinde /a kiyâset görürse, müridi akli delillere yöneltmektir. Çünkü mârifet yolunu tutan sâlik, kendisine ârız olan vesveselerden ilim ile kurtulabilir. Şayet şeyh müridinde tasavvuf yoluna dâir bir kuvvet ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sebat/" sebât /a bulunduğunu keşfederse, kalbinde kabül nürları ışıldayıp sırrında vuslat güneşi doğana kadar sabrı ve zikre devam etmesini emreder. (Mürid emre uyarsa) en kısa zamanda sonuç alınır. Fakat bu (terbiye şekli) ancak seçkin birkaç müridden başkasına tatbik edilemez (bu yol herkeste başarılı bir sonuç vermez). Müridlerin çoğunun terbiyesi, delile başvurmaları ve müride lazım olacak miktarda usül ilmini tahsil etmek şartıyla âyetler üzerinde düşünmeleri süretiyle mümkün olur. (Kuşeyri, 198

Kalbinde az da olsa dünyâya değer ve önem verme duygusu bulunan kimse için irâde isminin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/kullanilmasi/" kullanılması /a (kendisine miirid denilmesi) mecâzidir. Eğer bir kimsenin kalbinde, elinde harcamak istediği şeyi hangi tür hayırda ve kime harcayayını diye bir istek varsa, o hâlinde külfette ve hızlı bir şekilde dünyâya dönme tehlikesi içerisindedir. Çünkü müridin alâkalardan sıyrılmadaki kasdı, iyi amellerde bulunmak değil, sadece o alâkalardan çıkmaktır. Mürid için sermaye ve servetini terk ettikten sonra, mesleğe esir olması çirkin bir durumdur. Mürid için elinde bir şeyin olup olmaması eşit olmalıdır ki, maldan dolayı fakirden nefret etmesin, Mecüsi dahi olsa hiç kimseden dolayı gönlü daralmasın. (Kuşeyri, 200

Müridlerin ve irşâd edilmek isteyenlerin nefsini tedâvi eden şeyh-i metbü (kendisine uyulacak olan şeyh), müridlere onların ahlâkını tanımadan riyâzet ve husüsi mükellefiyetlerle yüklenmemelidir

Şeyh, müride hâkim olan kötü ahlâkını tanır, müridinin değerinin ne kadar olduğunu, hâlini ve yaşını bilir ve ne miktarda tedâviyi kaldırabileceğini anlarsa, ona yolunu tâyin eder. Bu sebeblerden dolayı şeyh, bazı müridlerine pazara dilencilik yapmaya çıkmasını işâret eder. Bu şöyle olur. Eğer şeyh müridde bir nevi ri