Zikir konusunu şu alt başlıklar halinde inceleyebiliriz:
Ön Hazırlık, Zikir Kelimesinin Manaları, Zikrin Kitap ve Sünnetten Delilleri, Zikir Hakkında Âlimlerin Sözleri, Zikrin Kısımları, Zikrin Lafız ve Sîgaları, Zikri Terk Etmekten Sakındırma, Zikirde Hareket, Mescitte Şiir Okuma ve Dinleme, Zikrin Faydaları ve Semereleri.
Giriş
Zikir, yakazadan (uyanıklıktan) tevhide kadar bütün makamların hepsinde netice verir. Zikir, sâliklerin paçayı sıvadığı (gayret gösterdiği) marifet ve hallerinde de netice verir. Onun semeresine nail olmanın yolu ancak zikir ağacından geçer. Her ne zaman bu ağaç büyür ve kök salarsa meyvesi ve faydası da çok olur…
Nasıl ki temel üzerine duvar bina kılındı, tavan da duvar üzerine kaim oldu ise zikir de üzerine bina edilen makam ve kaidelerin hepsinin aslıdır. (temelidir.)
İşte bunun içindir ki kul gafletinden uyanmazsa insanın yaratılış sebebi olan marifeti ilâhiye’ye kavuşturan seyrin menzillerini kat etmesi de mümkün olmaz. Allah’u Teâlâ, Zariyat Suresi 56. ayetinde:
“ Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler (bilsinler) diye yarattım” buyurdu. Kişi ancak zikirle uyanır. Gaflet kalbin uyuması veya ölümüdür.
Sûfiler, mevlanın emrine imtisal etmeleri ve onu çok zikretmekle hayatlarını meleklerin hayatı gibi kılmışlardır. Onların kalplerine dünya sevgisi gelmez. Dünya onları meşgul edip sevdiklerinden ayıramaz. Rab’lerinin meclisine (huzuruna) oturmalarıyla nefislerini unuturlar. Allah’tan gayri her şeyden gaip olurlar. Bulduklarında vecde (aşka) dalarlar.
Bir şiirde:
“Benim seni zikretmem, seni bir an unuttuğumdan değil,
Zikirde en kolay olan dilimin zikridir.” denmiştir.
Sûfi, Rabb’ini her anında zikreder, bununla kalbinin mutluluğunu bulur, kalp mutmain olur, ruh yükselir, çünkü Rabb’inin meclisinden (huzurundan)
nasibini
alır.
Yüce
Allah
hadisi
kudside
şöyle buyurmuştur: “Zikrimin ehli, meclisimin ehlidir.”[1]
Arif şol kimsedir ki zikir üzere devam eder ve dünyanın geçici olan metaından kalbi ile uzaklaşır. Yüce Allah onu bütün durumlarında kendine yöneltir. Acayip değil, her kim sabrederse başarır. Her kim kapıyı çalmayı gerekli görürse kapının açılması kendine yakın olur.
A. Zikir Kelimesinin Manaları
Kuran-ı Kerim ayetleri ve şerefli olan nebevi hadisler, zikir kelimesinin mutlak olarak birkaç manaya geldiğini söylerler. Hicr Suresi 9. ayetinde:
“ Zikr’i (Kur’an-ı) kesinlikle biz indirdik. Elbette onu yine biz koruyacağız.” buyurdu. Burada “zikir” lafzı ile Kur’an-ı Kerîm kastedilmiştir. Cuma Suresi 9. ayetinde:
“ Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah’ı zikretmeye koşun ve alış-verişi bırakın.” buyurdu. Burada ise zikirden murad, Cuma namazıdır. Diğer bir yerde, Enbiya Suresi 7. ayetinde:
“ Eğer bilmiyorsanız zikir ehlinden (bilenlerden) sorunuz.” buyurdu. Burada zikirden murad, ilimdir. Zikir kelimesi ile birçok metinlerde tesbih, tehlil, tekbir ve Nebiyy-i Zişan ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a salavat ve diğer sîgalar kastedilmiştir. Nisâ Suresi 103. ayetinde:
“Namazı bitirince de ayakta, otururken ve yanınız üzerinde
yatarken (daima) Allah’ı zikir edin.” buyurdu.
Diğerinde, Enfal Suresi 45. ayetinde:
“ Ey iman edenler! Herhangi bir topluluk ile karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah’ı çok zikir edin ki başarıya erişesiniz.”
Müzzemmil Suresi 8. ayetinde:
“ Rabb’inin adını zikiret, bütün varlığınla O’na yönel” buyurdu.
Ebû Hureyre ( radıyallâhu anhu ), Nebiyyi Zişan ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) Efendimizden, O’da yüce Allah’tan: “Beni zikredip dudaklarını benim için hareket ettirdiğinde ben kulumla beraberim” buyuruyor.[2]
Bisr’in oğlu Abdullah ( radıyallâhu anhu ) rivayet eder, bir kişi: “Ya Resulallah! İslâm’ın emirleri bana ağır geliyor. Ona yapışacağım şeyden haber ver.” dediklerinde; “Dilin yüce Allah’ın zikriyle yaşarmaya devam etsin.” buyurdu.[3]
Ama bazılarının “zikirden maksat, helali ve haramı bilmektir.” demelerine cevap olarak: Muhakkak zikir lafzı; ilim, namaz, Kur’an ve yüce Allah’ı zikir arasında müşterektir. Lâkin önemli olan, müşterek lafzında kullanılması örfen galebe olandır. Diğerleri ise muhakkak hal-i karine (yakınlık hali) ile yahut da lafz-ı karine (yakın lafız) iledir. Zikir lafzının kullanılması gerçek olarak zikrullahta galip olmuştur. Galip olmanın dışında zikirle ilim murad edilir. Yüce Allah’ın “ehl-i zikre sorunuz.” dediği gibi sual karinesi ile de zikirden murad ilimdir.
B.Zikrin Kitap Ve Sünnetten Delilleri
a. Kitap’tan Deliller
1Yüce Allah, Bakara Suresi 152. ayetinde:
“ Öyle ise siz Ben’i (ibadetle) zikredin ki ben de sizi anayım” buyurdu.
2Yüce Allah Âl-i İmrân Suresi 191. ayetinde:
“ Onlar ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah’ı zikrederler.” buyurdu.
3Yüce Allah, Ahzab Suresi 41-42. ayetlerinde:
_
“ Ey iman edenler! Allah’ı çok çok zikir edin ve O’nu sabah akşam tesbih edin.”
4Yüce Allah, Ahzab Suresi 35. ayetinde:
“ Allah’ı çok zikir eden erkekler ve zikir eden kadınlar varya, işte Allah bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”
5Yüce Allah, Âl-i İmrân Suresi 41. ayetinde:
“Rabb’ini çok zikret, sabah akşam tesbih et.”
6Yüce Allah, Rad Suresi 28. ayetinde:
“ Bunlar iman edenler ve gönülleri Allah’ın zikri ile sükunete erenlerdir. Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” 7Yüce Allah, Dehr Suresi 25. ayetinde:
“ Sabah akşam Rabb’inin ismini zikret.”
8- Yüce Allah Müzzemmil Suresi 8. ayetinde:
“ Rabb’inin adını zikir et, bütün varlığınla ona yönel.”
9- Yüce Allah, Ankebût Suresi 45. ayetinde:
“ Allah’ı zikretmek elbette ibadetlerin en büyüğüdür.”
10Yüce Allah, Nisâ Suresi 103. ayetinde:
“Namazı bitirince de ayakta, otururken ve yanınız üzerinde
yatarken (daima) Allah’ı zikir edin.”
11Yüce Allah, Cuma Suresi 10. ayetinde:
“ Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan isteyin. Allah’ı çok zikir edin. Umulur ki kurtuluşa erersiniz.”
12- Yüce Allah, Bakara Suresi 114. ayetinde:
“ Allah’ın mescitlerinde onun adının zikir edilmesine engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zâlim kim vardır?!”
13Yüce Allah, Nur Suresi 36. ayetinde:
“ Allah (o evlerin) yücelmesine ve içlerinde isminin zikir edilmesine izin vermiştir.”
14Yüce Allah, Nur Suresi 37. ayetinde:
“ Onlar ne ticaret, ne de alış verişin kendilerini Allah’ı zikretmekten alıkoymadığı insanlardır.”
15Yüce Allah, Münafikun Suresi 9. ayetinde:
“ Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı zikretmekten alıkoymasın.” buyurmuştur.
İbn-i Abbas ( radıyallâhu anhuma ): “Çok zikirden murad, namazların sonunda, sabah akşam, uykudan her uyandığında ve evine sabah akşam gelip gittiğinde yüce Allah’ı zikretmektir” der.[4]
Mücahid ( rahmetullâhi aleyh ): “Bir kimse ayakta, otururken ve yatarken Allah’ı zikir etmedikçe yüce Allah’ı çok zikreden erkek ve hanımlardan sayılmaz.” diye buyurdu.[5]
Bütün ibadetlerin sıhhati için şartları vardır. Lâkin zikrullah müstesnadır. Zira zikir; abdestli, abdestsiz, bütün hallerde ayakta, otururken ve gayri hallerde sahih (caiz) olur.
Bundan dolayı İmam Nevevî ( rahmetullâhi aleyh ): “Kalp ve lisan ile abdestsiz, cünup, hayız ve nifas hallerinde bile ulema zikrin caiz olduğuna ittifak etmişlerdir.” Bu durumlar tesbihte, hamdetmede, tekbir getirmede, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a salavat getirmede, dua ve bunlara benzeyen şeylerin hepsinde de böyledir.[6]
Zikir kalplerin cilası, esinti kapılarının anahtarı ve kalpler üzerine tecelliyatın yönelmesinin yoludur. Güzel ahlâk ve huy edinmek, başkası ile değil ancak bununla hâsıl olur. Bunun için müride üzüntü, tasa ve kaygıların isabeti yüce Allah’ın zikrinden gafleti sebebiyledir. Eğer mürid zikrullah ile iştigal etseydi, elbette ferahı, gözünün aydın olması devam ederdi. Gaflet muhakkak ki üzüntü ve kederlenmenin anahtarı olduğu gibi zikir de sevinmenin ve ferahlanmanın anahtarıdır.
b. Sünnetten Deliller
1Ebû Musa El-Eş’ari ( radıyallâhu anhu )’den Nebi ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Rabb’ini zikir edenle etmeyenin misali, ölü ile diri gibidir.” buyurdu.[7] 2Ebû Hureyre ( radıyallâhu anhu )’den, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) buyurdu ki: “Muhakkak yüce Allah’ın, yolları dolaşan zikir ehlini arayan melekleri vardır. Bir kavmi, yüce Allah’ı zikrederken bulduklarında birbirlerini çağırırlar, ihtiyacınıza (Allah’ı zikre) gelin, derler. Bunun üzerine semayı kanatlarıyla kuşatırlar.
Rab’leri, iyi bildiği halde meleklere sorar: “Kullarım ne diyor?”
Melekler derler ki: “Seni tespih ediyorlar (Allah-u Ekber) diyerek sana tekbir getiriyorlar, sana hamdediyorlar, seni övüp yüceltiyorlar.”
Allah (c.c): “Beni gördüler mi?”
Derler ki: “Vallahi seni görmediler.”
Allah (c.c): “Beni görseler halleri nice olurdu?”
Derler ki: “Eğer seni görmüş olsalardı, ibadetleri ve seni yüceltmeleri daha şiddetli, tespihleri ise daha çok olurdu.”
Allah: “Benden ne istiyorlar?”
Derler ki: “Senden cennet istiyorlar.”
Allah (c.c): “Onlar cenneti gördüler mi?”
Derler ki: “Yok Ya Rabb’i! Vallahi görmediler.”
Allah (c.c): “Eğer onlar (cenneti) görseler halleri nasıl olurdu?”
Derler ki: “Eğer onlar (cenneti) görmüş olsalardı, hırs (bakımından) ona daha şiddetli talip olurlardı. Rağbetleri daha çok olurdu.”
Allah (c.c): “Neden sığınıyorlar?”
Derler ki: “Cehennemden.”
Allah (c.c): “Cehennemi gördüler mi?”
Derler ki: “Yok, vallahi onu görmediler.”
Allah (c.c): “Eğer (cehennemi) görseler halleri nasıl olurdu?”
Derler ki: “Eğer onu görseler, ondan daha şiddetli kaçarlar ve daha şiddetli
korkarlardı.”
Yüce Allah: “Sizi şahit ediyorum. Ben onları muhakkak bağışladım.” Melekler derler ki: “Onların içinde onlardan olmayan filan kişi ihtiyaç için gelmişti.”
Yüce Allah buyurur ki: “O mecliste oturanlar, öyle meclis sahipleri ki onlarla oturanlar (ebedi) şâkî (bedbaht) olmaz.” buyurmuştur.[8]
Bu hadis-i şerifte zikir meclislerinin, zikredenlerin ve zikretmek için toplanıp bir araya gelmelerinin fazileti vardır. Onlarla oturan onların kapsamına girer. Rab’lerinin onlara vermiş olduğu lütuflarında, ikramlarda ve ne kadar da zikre aslında müşareket etmemiş olsalar da yine de (sevapta) beraber olurlar. Onlarla beraber oturdukları için ile said, şanslı (mesud) olurlar. Zira her kim kiminle beraber meclis kurup oturursa niyeti sağlamsa oturduğu kimseden sayılır.
3- Enes ( radıyallâhu anhu )’den Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) buyurdu ki: “Cennet bahçelerine uğradığınızda menfaatleniniz.”
(Burada zikir meclisine dalmayı, serbestçe otu bol olan çayıra teşbih ederek zikrin sevabının çok olduğuna işaret ediyor.) Bunun üzerine ashab sordu: “Ya Resulallah! (Dünyada) cennet bahçesi nedir?” Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) “Zikir halkalarıdır.” buyurdu.[9]
4Ebû Derdâ ( radıyallâhu anhu )’dan, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Peygamberlerden ve şehidlerden olmayıp da inciden minberler üzerinde, yüzlerinde nur olduğu halde yüce Allah bir (takım) kavmi diriltecek. İnsanlar onlara bakıp gıpta edecekler.” Bir bedevî dizleri üzerine çökerek dedi ki: “Ey Allah’ın Resulü! Onları bize vasfet de bilelim.” Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Ayrı ayrı kabilelerden olduğu halde, Allah için birbirini sevenler ve ayrı ayrı memleketlerden olduğu halde Allah’ın zikri üzere toplanıp onu zikredenler.” buyurdu.[10]
5Ebû Hureyre ( radıyallâhu anhu )’den, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Mekke yolunda yürürken Cümdan denilen bir dağa uğradı. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Yürüyünüz, bu Cümdan (dağından) müferridunlar geçtiler.” buyurdu. Denildi ki: “Ya Resulallah! Müferridunlar nedir?” Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) buyurdu ki: “Yüce Allah’ın zikrine tutkun olanlardır. Zikir onların üzerindeki ağırlıkları (günahları) atar, kıyamet gününde yüce Allah’a (günahları) hafif olarak gelirler.” buyurdu.[11]
6Ebû Derdâ ( radıyallâhu anhu )’dan, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Hayırlı amellerinizden, melikinizin yanında temiz ve derecelerinizi daha yükselten, sizin için altın ve gümüşü sadaka vermenizden daha hayırlı, düşmanlarınızla karşılaşıp onların boyunlarını vurmanızdan, onların da sizin boynunuzu vurmasından sizin için daha hayırlı olanı size haber vereyim mi?” diye sordu. “Evet ver, Ya Resulallah!” dediler.
Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) da: “Yüce Allah’ın zikridir” buyurdu. Muaz b. Cebel ( radıyallâhu anhu )’den: “Allah’ın zikrinden başka, Allah’ın azabından daha fazla kurtaran hiçbir şey yoktur” dedi.[12]
7Ebû Hureyre ( radıyallâhu anhu )’den, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Allah’u Teâlâ buyurur ki: “Ben kulumun zannı üzereyim. Beni zikrettiğinde kendisi ile beraberim. Eğer kulum beni nefsinde zikrederse ben de onu nefsimde zikrederim. Eğer beni bir toplumda zikrederse ben de kendilerinden daha hayırlı bir toplumda zikrederim. Bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir zira yaklaşırım. O bana bir zira yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak gelirim.” buyurdu.[13]
8Ebû Said el-Hudrî ( radıyallâhu anhu )’den, muhakkak Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Allah ( celle celâluhu ) kıyamet gününde şöyle diyecek: Mahşer ehli, kerem ehlinin kim olduğunu bilecek.” Ashab tarafından denildi ki: “Kerem ehli kim? Ya Resulallah!” Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Mescidlerdeki zikir meclislerinin ehlidir.” buyurdu.[14]
9Enes b. Malik ( radıyallâhu anhu )’den Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Herhangi bir kavim Allah’ın rızasını isteyerek toplanıp Allah’ı zikrederlerse semadan bir münâdî nida ederek: “Af olunduğunuz halde kalkın. Muhakkak seyyiatınız (günahlarınız) hasenata tebdil olundu” der.”[15]
10Ebû Said el-Hudrî ( radıyallâhu anhu )’den, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Rab Tebareke ve Teâlâ buyuruyor ki: “Her kimin Kur’an okuması ve benim zikrimi etmesi, benden (bir şey) istemesine engel olursa ben onlara isteyenlere verdiğimden (daha fazlasını) veririm.” buyurdu.”[16]
Zikrin fazileti hakkında varid olan (hadisler) ve üzerine icma edilen hadislerin hepsi gerek zikr-i cehri gerek zikr-i hafi olsun, zikrin meşru olmasının delilleridir.
C. Zikrin Fazileti Hakkinda Âlimlerin Sözleri
Abdullah b. Abbas
Abdullah b. Abbas ( radıyallâhu anhuma ): “Yüce Allah kullarına her neyi farz kıldı ise onun için belirli sınırlar koymuştur. Sonra özür halinde, özür sahibini zikrin gayrisinde mazur görmüştür. Yüce Allah, zikir için hiçbir sınır koymamıştır. Aklı olmayandan başka, zikrin terkinde hiçbir kimseyi mazur kılmamıştır.
Her halükârda onlara (inananlara) zikrini yapmakla emretmiştir. Yüce Allah Nisâ Suresi 103. ayetinde:
“Namazı bitirince de ayakta, otururken ve yanınız üzerinde
yatarken (daima) Allah’ı zikir ediniz.” buyurdu.
Yine Ahzab Suresi 41. ayetinde:
“ Ey inananlar! Allah’ı çokça zikir ediniz.” buyurdu.
Yani, gecede, gündüzde, karada, denizde, seferde, hazarda (mukim iken), zenginlikte, fakirlikte, sıhhatte, hastalıkta, gizlide, aşikârda ve her halde yüce Allah’ı çok zikir edin demektir.[17]
İbn-i Atâullah el-İskenderî
Efendim İbn-i Atâullah el-İskenderî ( rahmetullâhi aleyh ) : “Zikir Hakk’la beraber kalbin huzuruna devamla, gafletten ve nisyandan kurtulmaktır. Denildi ki: “Zikir kalple ve lisanla Allah’ın yüce isminin tekrarı, sıfatlarından bir sıfatının tekrarı, hükümlerinden bir hükmün veya fiillerinden bir fiilin tekrarı yahut da bunlardan gayri Allah’u Teâlâ’ya yaklaştıracak her şeyin tekrarıyladır.”[18]
İmam Ebû’l Kasım Kuşeyrî:
İmam Ebû’l Kasım Kuşeyrî ( rahmetullâhi aleyh ): “Zikir vilayetin ilanı, vuslatın kandili, iradenin gerçekleşmesi, başlangıcın sıhhatinin alameti ve nihayetin delaletidir. Zikirden öte bir şey yoktur. Razı olunan hasletlerin hepsi, zikre döner ve hepsinin kaynakları da zikirdir.” diye buyurur.
Yine dedi ki: “Hakk Sübhanehu hazretlerinin yolunda zikir kuvvetli bir rükundur. Hatta bununla beraber bu yolda o temeldir. Bir kişi ancak zikre devam etmekle yüce Allah’a erişir.”[19]
İbn-i Kayyım Cevziyye
İbn-i Kayyım Cevziyye ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Şüphesiz ki bakırın, gümüşün ve diğerlerinin paslandığı gibi kalp de paslanır. Cilası zikirle olur. Muhakkak zikir kalbi parlatır. Hatta bembeyaz ayna gibi yapar, terk edildiğinde kalp paslanır. Zikir edildiğinde ise parlar. Kalbin paslanması iki şeyden “Gaflet ve günah”tan olur. Kalbin cilası da iki şeyden, “İstiğfar ve zikretmek”ten olur. Her kimin gafleti bütün vaktini sararsa pas kalbin üzerine toplanır. Gaflet arttıkça pas da artar. Kalp paslanırsa bilinen suretleri olduğu gibi izleyemediğinden dolayı bâtılı hak, hakkı da bâtıl suretinde görür. Çünkü kalbin üzerine pas üst üste gelip yığıldığında kararır. Hakikatlerin suretleri olduğu gibi zahir olmaz. Kalbin üzerine pas biriktiğinde kararır, kirlenir, tasavvuru ve idraki bozulur. Artık hakkı kabul etmez, bâtılı bilmez. İşte bu, kalbin en büyük cezalarındandır. Bunun esası, gaflet ve hevaya uymaktandır. Bu ikisi, kalbin nurunu söndürür, basiretini de kör eder. Allah’u Teâlâ Kehf Suresi 28. ayetinde: “Kalbini bizi zikretmekten gafil kıldığımız kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme.” buyuruyor.[20]
Fahreddin Râzî
Allâme Fahreddin Râzî, Araf Suresi 180. ayetinde:
“ En güzel isimler Allah’ındır.” ayetinin tefsirinde der ki: “Muhakkak cehenneme girmeyi vacip kılan yüce Allah’ın zikrinden gafil kalmaktır. Cehennem azabından halas ettiren ise yüce Allah’ı zikretmektir. Zevk ve müşâhede sahipleri ruhlarında durumun böyle olduğunu hissediyorlar. Muhakkak kalp yüce Allah’ın zikrinden gafil olduğunda, dünyaya ve şehvetlere yöneldiğinde, hırs kapısına ve mahrumiyetin soğukluğuna düşer. Bir istekten diğer isteğe, bir matluptan diğer matluba, bir zulmetten diğer zulmete taşınmaktan geri kalmaz. Eğer kalbine zikrullahın ve marifetullahın kapısı açılırsa afet ateşlerinden ve onun zararlarından kurtulur. Yerin ve semaların Rabb’i olan yüce Allah’ın marifetini şiar edinir.”[21]
Ahmed Zerrûk
Ahmed Zerrûk ( rahmetullâhi aleyh ) “Kavaid” isimli eserinde: “Havâs (seçkinlik ve üstünlük) sözlerde, fiillerde ve bir şeyin aslında olur. En büyükleri zikirlerin havâsıdır. İnsanı yüce Allah’ın azabından kurtaran en üstün amel Allah’ın zikridir. Yüce Allah zikri her bir kimseye özel faydalı olan meşrubat ve macun gibi kılmıştır. Genelde umuma riayet etmeyi ve özel kişilerde ise şahsın haline uygun olana muvafakat etmeyi gerekli kılmıştır.”[22]
Ahmed b. Acîbe
Ahmed b. Acîbe ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Bir kulun rıza makamını fethi (açılma) başlangıçta ancak şu üç şeyi gerçekleştirmesiyle olur.”
1İsm-i Müfred’e, yani ( )ﷲAllah lafzına dalmakla olur. Bu kâmil bir mürşid tarafından “ism-i müfred“i zikretmek için izin alanlara mahsustur.
2- Zikir edenlerle sohbet etmekle olur.
3- Hastalıklardan hiçbir şey karışmayan salih amele yapışmakla olur. O da Şerîat-ı Muhammediyye’ye yapışmaktır.”[23]
Hülâsa
Muhakkak bütün mürebbîler ve mürşid-i kâmiller sâliklere yüce Allah’a ilerlemelerinde nasihat ederler. Yüce Allah’a ve rızasına yetiştiren amelî yolu açıklarlar. O yol da bütün hallerde Allah’ın zikrini çok yapmak ve zakirlerle sohbet etmektir. Zira zâkirlerin nefesleri kötülüğü emreden nefsin şehvetlerini keser.
D. Zikrin Kısımları
a. Gizli ve Aşikâr Zikir
Muhakkak yüce Allah’ın zikri, gizli ve aşikâr olarak meşru kılınmıştır. Zira Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) gizli olsun aşikâr olsun zikre teşvik etmiştir. Ancak İslâm şerîatının âlimleri riyadan hali olunduğunda, namaz kılana, Kur’an-ı Kerîm tilavet edene ya da uyuyana eziyet vermeyecekse bazı hadis-i şerifleri delil getirerek (zikrin) aşikâr olmasının efdal olduğuna karar verdiler. Onlardan bazıları:
1Ebû Hureyre ( radıyallâhu anhu ), Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’den rivayetle: “Allah’u Teâlâ buyuruyor ki: “Ben kulumun zannı üzereyim. Beni zikir ettiğinde kendisi ile beraberim. Eğer kulum beni nefsinde zikrederse ben de onu nefsimde zikrederim. Eğer beni bir toplumda zikrederse ben de kendilerinden daha hayırlı bir toplumda zikrederim.” dedi.[24] Zikir, toplum içinde ancak aşikâr olur.
2- Zeyd b. Eslem ( radıyallâhu anhu ), İbn-i el-Edra ( radıyallâhu anhu )’nın şöyle dediğini rivayet eder: “Bir gece Nebi ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) ile beraber mescite gittim. Mescitte sesini yükselten (yüksek sesle zikir eden) bir kişiye uğradık. “Ya Resulallah! Ola ki bu (adam) mürai (riyakar) olur?” diye sordum. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Değil, lâkin o ah çekip (inleyendir)” buyurdu.[25]
3- İbn-i Abbas ( radıyallâhu anhu ): “Nebi ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) zamanında insanlar farz namazları kıldıktan sonra zikirde seslerini yükseltirlerdi.” İbn-i Abbas (o zaman) bunu duyduğunda: “Namazdan çıktıklarını bilirdim” dedi.[26]
4- Saib ( radıyallâhu anhu ), Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’den rivayetle: “Cebrail bana geldi, “Ashabına emret, tekbirde seslerini yükseltsinler” buyurdu.” dedi.[27]
5Şeddad b. Evs ( radıyallâhu anhu ): Biz Nebi ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’in yanında iken birden bire: “Ellerinizi kaldırın “Lâ ilâhe illallah deyin” buyurdu. Biz de yaptık. Peygamberimiz ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Ey Allah’ım! Sen beni bu kelime ile gönderdin, bununla emrettin, bunun üzerine bana cennet vaat ettin. Muhakkak sen vaatlere muhalefet etmezsin ve mutlu olun (müjdelenin). Muhakkak yüce Allah sizi affetti.” buyurdu.[28]
Burada bu konuyla alakalı birçok hadis vardır. Büyük Allâme Celaleddin Suyûtî ( rahmetullâhi aleyh ), “Neticetu’l-Fikir fi’l-Cehri Bi’z-Zikri” adlı risalesinde, yirmi beş hadis topladı ve dedi ki: “Elhamdulillahi ve kefa, ve selamun ala ibadihillezine istefa.” Yüce Allah sana ikram eyleye! Sen zikir halkası kuran, mescitlerde cehrî zikir yapan ve tehlilde sesi yükselten Saadat-ı Sûfiyye’nin bu adetlerinin sahih olup olmadığını sordun.
Cevap olarak: Bunda hiçbir kerahet yok. Muhakkak zikirde aşikârın müstehap olduğunu belirten hadis-i şerifler varit olduğu gibi gizlisini gerektiren hadisler de varit olmuştur. Bunun aralarını birleştirmek şahısların durumlarına göre değişir. İşte bunları sana bölüm bölüm açıklayacağım.
Celaleddin Suyûtî ( rahmetullâhi aleyh ) buna delalet eden hadis-i şeriflerin tamamını zikrettikten sonra dedi ki: “Eğer sen ortaya koyduğumuz hadisi şeriflerin tamamını düşünürsen elbette aşikâr zikirde kerahet olmadığını bilirsin. Hatta açıkça yahut da dolaylı olarak müstehap olduğunu görürsün. Amma aşikâr zikrin: “Zikrin hayırlısı gizli olandır.” hadisine muhalefeti Kur’an-ı Kerîm’i aşikâra okumayı öneren hadislerin “Kur’anı Kerîm’i gizli okuyan, sadakayı gizli veren gibidir.” hadisine muhalefeti gibidir. İmam-ı Nevevî ( rahmetullâhi aleyh ) bu iki görüşün aralarını cem etti. Muhakkak ki riyadan korktuğunda, onunla namaz kılanlar veya uyuyanlar eziyet görüyorlar ise gizli zikir ve Kur’an-ı Kerîm’i gizli okumak efdaldir. Bunların dışında aşikâr efdaldir. Zira amel aşikârda daha çoktur. Çünkü faydası dinleyenlere sirayet eder, o okuyanı uyandırır, himmetini düşünceye yöneltir, kulağını ona çevirir, uykuyu kovar ve gayreti de ziyade eder. Bazıları, kıraatin bazısında aşikâr, bazısında da gizli okunması müstehap olduğunu belirtir. Çünkü gizli okuyan bazen usanır, kıraati aşikâr ile ünsiyet eder, aşikâr okuyan da bazen yorulur, gizli okumakla istirahat eder. Böylece zikir de bu tafsil üzere olup hadislerin arasını toplamak hâsıl olur diyoruz. Eğer sen yüce Allah, Araf Suresi 205. ayetinde:
“Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek yüksek olmayan bir sesle sabah akşam Rabb’i zikret, gafillerden olma.” buyurdu dersen:
Ben bu ayete üç vecihle cevap var derim:
Birincisi : Bu ayet İsra ayeti gibi Mekkî’dir, yani (Mekke’de nazil olmuştur.) Yüce Allah İsra Suresi 110. ayetinde:
“ Namazında yüksek sesle okuma, onda sesini fazla da kısma.” bu ayet Nebi ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) Kur’an’ı aşikâr okuduğunda müşrikler duyup da Kur’an’a ve indirene hakaret ettikleri için nazil olmuştur. Müşriklerin hakaretine engel olmak için aşikâr kıraatin terki emrolundu. Bununla beraber putlara sövmekten nehiy olunduğu gibi En’am Suresi 108. ayetinde:
“ Allah’tan başkasına tapanlara (ve putlarına) sövmeyin. Sonra onlar da bilmeyerek Allah’a söverler.” buyurdu. Sonra bu durum zail oldu. İbn-i Kesir, bu meseleye tefsirinde işaret etmiştir.
İkincisi : İmam Malik’in hocası Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem ve İbn-i Cerir’in de bulunduğu tefsircilerden bir grup Kur’an okuma esnasında zikir edenin durumunu hoş görmediler. Bu sıfat üzere Kur’an-ı Kerîm’e tazim için seslerin yükselmemesi de zakir için bir emirdir, denildi. Araf Suresi 204. ayetinde:
“ Kur’an okunduğunda onu dinleyin ve sükut edin.” ayetinde yüce Allah bu kavli ile onu takviye ediyor, dediler. (Ben buna cevap olarak) derim ki: “Tembelliğe devamından endişe edilmesinden dolayı sükut ile emir edilmiştir. Ne kadar da lisan, sükut ile emir edilmişse de kalbî zikir teklifinin baki olduğunu, hatta yüce Allah’ın zikrinden gaflet edilmemesi için uyardı.” Bu yönden Araf Suresi 205. ayeti:
“ Gafillerden olma.” kavli ile son bulmuştur.
Üçüncüsü : Ayetteki emir, sûfilerin dediklerine göre kâmil ve mükemmel olmak Nebiyyi Zişan ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’e mahsustur. Ama ondan gayrisinde vesveselerin ve düşük hâtıraların sahibi olan kimseler cehrî zikir ile emir olunmuşlardır. Zira (vesveseyi) def etmede cehrî zikrin tesiri daha şiddetlidir.
Bu hususta (Suyûtî) ben derim ki; Bezzar, Muaz b. Cebel ( radıyallâhu anhu )’den tahriç ettiği hadis-i şerifte bunu teyit ediyor. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Sizden her kim geceleyin namaz kılarsa kıraatini cehri yapsın. Muhakkak melaike kendine uyarak beraber namaz kılar ve kıraatini dinlerler. Muhakkak havada olan mü’min cinler ve meskenin civarında olanlar da kendine uyarak namaza durur ve kıraatini dinlerler. Kıraati cehretmesi ile evinden ve civarındaki olan evlerden cinnilerin fasıklarını ve azgın şeytanları kovar.” buyurdu.
Yüce Allah Araf Suresi 55. ayetinde:
“ Rabb’inize yalvara, yakara ve gizlice dua edin. Bilesiniz ki O, duada haddi aşanları sevmez.” buyurdu.
Bazı tefsirciler yukarıdaki ayette yüce Allah’ın duada haddi aşmak tabiriyle kastının duayı haddi aşarak cehrî yapmak olduğunu tefsir etmişlerdir.
Biz de iki yönden bu konuya cevap veririz:
Birinci cevap: Yukarıdaki ayette yüce Allah’ın duada haddi aşanları sevmemesi tercih edilen kavle göre “yalvara, yakara ve gizlice dua edin” emri aşıldığı için veya şerîatta aslı olmayan bir dua şekli îcad ettikleri sebebiyledir. Bu söylediğimizi İbn-i Mace ve Hakim’in Müstedrek’te rivayet ettiği ve Ebû Neame ( radıyallâhu anhu )’nin de sahih gördüğü şu hadis-i şerif teyit ediyor: Abdullah b. Muğaffel oğlundan şu duayı: “Ey Allah’ım! Senden cennetin sağında olan beyaz sarayı istiyorum.” dediğini duyduğunda, oğluna Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’dan: “Bu ümmetten duada haddi tecavüz eden bir kavim geleceğini işittim.” dedi. Bu sahabenin tefsiridir. Sahabe ayetteki muradı daha iyi anlar.
kinci cevap: Ayette geçen “İtida”kelimesinin aşikâre anlamına geldiğini kabul edersen bu aşikârelik zikirde değil duadadır. Hususiyette duada efdal olan gizli olmasıdır. Zira gizli yapılan dua icabete daha yakındır. Bu sebeple yüce Allah Meryem Suresi 3. ayetinde:
“ Hani o, gizli bir sesle Rabb’ine niyaz etmişti.” buyurdu. Bu sebeple namazda istiazeyi gizli okumak dua olduğu için ittifakla müstehaptır.
Eğer sen dersen; İbn-i Mesud ( radıyallâhu anhu )’ın naklettiği hadiste mescitte yüksek sesle tevhid eden bir kavim gördüklerinde: “Ben sizi bid’atçi olarak görüyorum.” dedi ve onları mescitten çıkardı hadisini sorarsan buna cevap olarak derim ki: İbn-i Mesud’dan olan bu eserin senedinin açıklanmasına ihtiyaç vardır. Bunu hafız imamlardan kimler kitaplarında tahriç edip (kaydetti?) Bu hadisin sabit olduğu takdir edilse bile önde gelen sabit birçok hadise muhalefet etmektedir. Hadisler birbirine muhalefet ettiğinde bu hadislere öncelik verilir. Sonra İbn-i Mesud’dan bunun olmadığına işaret eden bir rivayet gördüm. İmam anhu ) “Kitab-ı Zühd”de; Hüseyin b. Ahmed b. Hanbel ( radıyallâhu
Muhammed’den tahdis etti. Mesudi, Amir b. Şakik, Ebû Vail diyor ki: “Abdullah zikirden nehiy ederdi diye iddia eden bu kimselere ben (derim ki) oturduğum her mecliste Abdullah yüce Allah’ı zikrederdi.” dedi.
İmam Ahmed (rahmetullâhi aleyh) “Kitabu’z Zühd”te Sabit ElBünânî’den ihraç etti: “Muhakkak Allah’ın zikrinin ehli, üzerlerinde dağlar misali günahlar olduğu halde zikrullaha otururlar. Muhakkak onlar Allah’ın zikrinden üzerlerinde günahtan hiçbir şey olmadığı halde kalkarlar.” dedi.[29]
Büyük Allâme Şeyh Mahmud el-Âlûsî tefsirinde yüce Allah’ın Taha Suresi 7. ayetinde:
“ Eğer sen sözü açıktan söylersen bilesin ki O gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir.” buyurdu. Bu ayetten dolayı denildi ki: Zikir ve duayı aşikâr yapma nehiy edildi. Hazreti Allah’ın Araf Suresi 205. ayetinde:
“ Kendi kendine yalvararak ve ürpererek yüksek olmayan bir sesle, sabah akşam Rabb’ini zikir et, gafillerden olma!” buyurduğuna göre, aşikâr zikirden gizli zikir efdal denmiştir…”
Sen, zikrin ve duanın aşikâr olmasının nehyedildiği bu kavli bilirsin ama bu kavildeki zikrin mutlak zikir manasında (tefsir etmek) uygun olmaz.
İmam Nevevî ( rahmetullâhi aleyh ) de “Fetava”sında belirttiği gibi: “Muhakkak zikri cehren yapmak şer’an sakıncalı değil, meşru ve menduptur. Bilakis İmam Şafiî mezhebinde, İmam Ahmed’in zahir mezhebinde ve İmam Malik’in iki rivayetinin birinde, Hafız b. Hacer’in “Fethu’l Bâri” eserinden naklen: “Gizli zikir yapmaktan, aşikâr yapmak daha faziletlidir.” dediler.
“Fetvalar” kitabının, kıraatin keyfiyeti meseleleri bölümünde, Kadıhan şöyle der : “Zikirde sesi yükseltmek mekruh olur.” sözü Şafiî mezhebinde zahir olduğu gibi cenaze götürenler içindir. Bu yasaklama mutlak zikir için değildir.”
Yine Âlûsî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Bazı muhakkikin “Dun-el Cehir” den (aşırıya gitmeden) murad, ihtiyaçtan fazla aşırı cehren veya ziyade cehren demektir, dediler. Zikir normal cehri olursa ihtiyaç miktarı cehri yapmanın emir dahilinde olduğunu tercih ettiler. Peygamber Efendimiz ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’in zikri çok kere cehri yaptığını yirmiden ziyade hadiste tesbit ettiler. Bu hadislerden biri: “Ebû Zübeyir ( radıyallâhu anhu )’den Zübeyir’in oğlu Abdullah’tan şöyle dediğini işitti: “Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) namazında selam verdiğinde yüksek ses ile:
∃
∃
∃
“ Lâ İlâhe İllallâhu vahdehû Lâ Şerîkeleh. Lehu’l mülkü ve Lehu’l hamdu ve Huve Ala Kulli Şey’in Kadir. Ve Lâ Havle ve Lâ Kuvvete illâ billâhi. Ve Lâ Na’budu İllâ İyyâhu Lehu’n ni’metu ve lehu’l fadl” derdi”. Şeyh İbrahim Kevrânî ( rahmetullâhi aleyh ) bu meselenin tahkikinde iki önemli risale telif etti. ilkine “Nesru Zehr fi’z-Zikri bi’l-Cehr” ikincisine ise “İthafu’l Münibi’l Evvâh bi’fazlı’l Cehr bi’z-Zikrillâh” ismini koydu.[30]
b. Cehri Zikrin Fazileti
Allâme Tahtavî ( rahmetullâhi aleyh ), “Merak-ıl Felah” hâşiyesinde: “Gizli zikir daha mı efdaldir?” diye ihtilaf edildi ve denildi ki: “Evet! Birçok hadis-i şerifler gizli zikrin faziletine delalet eder. Onlardan bir tanesi zikrin hayırlısı gizli olanı, rızkın hayırlısı (ise) kifayet miktarı olanıdır.” buyurulan hadistir. Çünkü gizli zikir ihlâsa daha çabuk ulaştırır ve daha çok edilir. Yine denildi ki, cehri (zikir) daha faziletlidir. Zira ona da delalet eden birçok hadis-i şerifler vardır. Onlardan biri, İbn-i Zübeyir ( radıyallâhu anhu )’den, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) namazından selam verdiğinde yüksek sesiyle;
∃
∃
“Lâ İlâhe İllallâhu vahdehü Lâ Şerîkeleh. Lehü’l mülkü ve Lehü’l hamdü ve Hüve Ala Külli şey’in Kadir. Ve Lâ Havle ve Lâ Kuvvete illâ billâhil aliyyil azim” derdi.[31]
Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) mescitte Kur’an okuyan kimseye kıraatini duyurmasını emrederdi. İbn-i Ömer ( radıyallâhu anhuma ) arkadaşları ile beraber Kur’an okuyan kimseyi dinlerken Kur’an okuyana cehri okumasını emrederdi. Zira aşikâre okumakta çok amel vardır, insanı düşünmeye ulaştırır. Menfaatten gafil olan kalplerin uyanmasına sirayet eder. Nakledilen hadis-i şerifler şahıslara ve onların hallerine göre bir araya getirildi.
Her kim riyadan korkar (çekinirse) veya yaptığı aşikâre zikrinden ve kıraatinden başkaları eziyet görürse gizli (zikir ve kıraat) daha faziletlidir. Fakat riya korkusu veya kimsenin eziyet görmesi olmadığında cehri zikir daha faziletlidir. “Fetava”da: “Camilerde cehri zikre mani olunamaz.” denilir. Yüce Allah’ın şu kavlinin altına girmemek için mescitlerde cehrî zikir yapılmasına mani olunamaz. Bakara Suresi 114. ayetinde:
“ Allah’ın mescitlerinde O’nun adının zikir edilmesine engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zâlim kim vardır?” buyurulmaktadır. Bu durum Bezzazîye’de de dile getirilir.
Şa’rânî ( rahmetullâhi aleyh ), “Zikr-i Zâkir li’l Mezkur ve Şâkir li’l Meşkur” adlı kitabında diyor ki: “Selef ve halef âlimleri mescitlerde ve gayri yerlerde yüce Allah’ın zikrinin müstehap olduğunu inkâr etmeksizin icma etmişlerdir. Yalnız şu vardır ki zikri, cehri yapmaları, uyuyan kimselerin veya Kur’an-ı Kerîm okuyanın düşüncesini karıştırmamalıdır. Zira fıkıh kitaplarında da böyle karar verilmiştir. (ves-selam)[32]
İbn-i
Âbidin
( rahmetullâhi
aleyh )
meşhur
hâşiyesinde,
“Fetava-i Hayriye”nin “el-Kerahiyye ve’l İstihsan” bölümünde olan hadis-i kudside: “Beni bir toplum içinde zikir edeni o toplumdan daha hayırlı bir toplum içinde zikrederim.” buyrulmuştur. Bunu, Şeyhan (İmam Buhari ve İmam Müslim) rivayet etmiştir. Bu hadis-i şerifte zikrin cehri edilmesinin gereği anlaşılmıştır.
Zikrin gizli yapılmasını gerektiren hadis-i şerifler de vardır. Nasıl ki kıraatte cehri ve gizli hadisler birleşti ise bunların arası birleştiğinde de muhakkak bunların şahıslar ve hallerin ihtilafına göre olduğu meydana çıkar. Bu “zikrin hayırlısı gizli olandır.” hadis-i şerifine muhalif düşmez. Zira riyadan korkulduğu, namaz kılanlara veya uyuyanlara eziyet verildiğinde gizli zikir yapmak daha faziletlidir. Bu gibi manilerden uzak olunduğu yerde ise bu hususlarda bazı ilim sahipleri zikrin cehren olmasının daha faziletli olduğunu söylerler. Çünkü cehri zikir amel bakımından daha çok yapılır. Ayrıca dinleyenlere fayda sirayet eder, zâkirin kalbini uyarır, düşüncesini toplar, kulağını zikre çevirir, uykusunu giderir, zindeliğini arttırır. (ve bunlar gibidir.) Kelamın tamamı için istersen oraya müracaat eyle!
İmam Şa’rânî ( rahmetullâhi aleyh ) “Hâşiyetü’l Hamevî”de: “Selef ve halef uleması, mescitlerde ve diğer yerlerde; uyuyanın, namaz kılanın ve okuyanın rahatsız edilmemesi kaydıyla cehri zikrin müstehap olduğuna icma ettiler.[33] dedi.
c. Lisanın Ve Kalbin Zikri
Şeyh Abdulvehhab eş-Şa’rânî ( rahmetullâhi aleyh ), kardeşim Afdaliddin ( rahmetullâhi aleyh )’den: “Lisan ile zikrin büyükler ve küçükler için meşru olduğunu işittim. Zira azamet perdesi bir kimse için ve enbiyalar için de kalkmaz. Elbette hicap var, lâkin onlarınki incedir.” dedi.[34]
İmam Nevevî ( rahmetullâhi aleyh ): “Ulema kalp ve lisan ile zikrin abdestsiz, cünup, hayızlı ve nifas hallerinde yapılmasının caiz olduğuna icma ettiler. Bu durum, tesbihte, hamdetmede, tekbir getirmede, Resulullah’ın üzerine salavat getirmede, duada ve bunlara benzeyen şeylerde bile olur.” dedi.[35]
Yine İmam Nevevî ( rahmetullâhi aleyh ): “Zikir kalp ile olur, lisan ile de olur. Efdal olanı kalp ve lisan ile beraber olanıdır. Eğer bunun biriyle yetinilirse kalp ile zikir daha faziletli olur. Sonra riya zannedilir diye korkarak lisanla zikrin terki uygun olmaz. Bilakis yüce Allah’ın rızasını kastederek dil ve kalp ile beraber zikir edilir.” dedi.
Fudayl b. İyâd ( rahmetullâhi aleyh ): “İnsanlar için ameli terk etmek riyadır. Eğer insanların kendisini gözetmesinden sakınarak, insanlar benim için ne düşünür diye bir kapı açarsa birçok hayır kapılarını kendi üzerine kapatmış olur. Dinin önemli amellerinden çok şeyi kaybetmiş olur. Ariflerin yolu da bu değildir.” dedi.[36]
Gafil kalbin üzerinde perde olur. Kalbi gafil olan kimse zikrin tat ve halavetini bulamadığı gibi başka ibadetlerin de tat ve halavetini alamaz. Bundan dolayı gafil ve dalgın kalple zikirde hayır yoktur denildi. Bununla kastımız, gafil kalp ile zikir terk edilsin demiyoruz. Ancak şu var ki yüksek himmet sahibi, nefsi ile mücâhede eder, kalbini defalarca mürakabe edip gözetir hatta kalbini huzurla beraber zikre yöneltir. Bu durum ok atan kişi gibidir. Birincide hedefe isabet etmezse sonra ikinciye ve üçüncüye çevirir. Hatta iyi yapıncaya kadar, nihayet hedefe isabet eder. İnsan kalbi de böyledir, birçok defa yine döner, zikir ve müzâkere arasında bükülür, dönüş yapar, hatta kalp yüce Allah’la beraber huzuru adet edip alışıncaya kadar devam eder.
Hüccet-ül İslâm Gazalî ( rahmetullâhi aleyh ): “Muhakkak amellerin en faziletlisinin zikir olduğunu, basiret erbâbına açık olduğunu bil! Lâkin zikir için üç kabuk vardır. O kabuğun bazısı, bazısından öze daha yakındır. Bu üç kabuğun ötesinde zikir için öz vardır. Muhakkak o kabukların öze yol oluşundan dolayı faziletleri vardır.” dedi.
Birincisi : Zikirde en üst kabuk sadece lisanın zikridir.
İkincisi : Kalbin zikridir. Ne zaman ki kalp dile muvafakat etmeye muhtaç olursa ta ki zikirle beraber hazır olur. Eğer tâbiatı üzere terk edilirse elbette kalp fikir vadilerine yönelir.
Üçüncüsü : Zikrin kalpte yerleşmesi ve ona hakim olmasıdır. Kalbi ondan gayriye çevirmekte zorlamaya muhtaç olduğundan kalp ona sahiplenir. Nasıl ki ikincide onunla beraber kararında ve ona devam etmekte zorlandığında ona ihtiyaç duyulduğu gibi.
Dördüncüsü : O özdür. Mezkurun (Allah’ın) kalbe yerleşmesi, zikrin gözükmeyip gizliye geçmesi, işte istenilen öz budur. Bunda artık ne zikre ne de kalbe iltifat edilir. Sadece mezkur (yani zikredilen) onun tümünü kaplar. Bu esnada kalp için zikre iltifat etmesi zahir olursa bu durum ona meşgul edici hicap olur.
Bu halleri arifler fena (makamı) diye tâbir ediyorlar. Sonra İmam Gazalî ( rahmetullâhi aleyh ): “İşte bu zikrin özünün semeresidir. Bununla beraber başlangıcı lisanın zikridir. Sonra zorlayarak kalbin zikri, sonra kalbin tâbiatıyla zikri, sonra da Mezkûr (Allah)’un onu hakimiyeti altına alması ve zikrin silinmesidir.” dedi.[37]
d. Ferd ve Cemaatle Zikir
Cemaatle ibadet ki -Allah’ı zikretmek de dahil- tek başına ibadet etmenin üzerine fazileti daha ziyade olur.
Cemaatte, kalpler bir araya gelip kaynaşır, birbiriyle yardımlaşma ve ahenk meydana gelir. Zayıf kuvvetliden maneviyat alır. Karanlıkta olan münevverden nurunu alır, kaba latiften letafeti öğrenir, cahil âlimden ilmini alır ve daha niceleri...
Enes ( radıyallâhu anhu )’den, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) buyurdu ki: “Ne zaman
cennet
bahçelerine
uğrarsanız
bol
bol
yiyiniz,
içiniz (menfaatleniniz.)” Ashab: “(Dünyada) cennet bahçeleri nedir?” diye sorduklarında, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Zikir halkalarıdır.” buyurdu.[38]
Ebû Hureyre ( radıyallâhu anhu )’den, muhakkak Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) şöyle buyurdu: “Şüphesiz Allah (Tebareke ve Teâlâ)’ın yeryüzünde zikir meclislerini arayan, seyyar ve faziletli melekleri vardır ki zikir meclislerine geldiklerinde semaya kadar kanatlarıyla bazısı bazısının etrafını (çevirip) kuşatırlar.
Allah’u Teâlâ: “Nereden geldiniz?”
Melekler: “Seni tesbih eden kullarının yanından geldik, sana hamdediyorlar, seni tehlil (tevhid) ediyorlar, senden istiyorlar ve sana sığınıyorlar.”
(Yüce Allah onlardan daha iyi bildiği halde) der ki: “Ne istiyorlar?” Melekler: “Senden cenneti istiyorlar.”
Yüce Allah: “Onu gördüler mi?”
Melekler: “Hayır ya Rabbi!”
Yüce Allah: “Eğer görseler halleri nasıl olurdu?”
Melekler: “Eğer onlar (cenneti) görmüş olsalardı, hırs (bakımından) ona daha şiddetli talip olurlardı. Rağbetleri daha çok olurdu.”
Yüce Allah (onlardan daha iyi bildiği halde) der ki: “Neden sığınıyorlar?”
Melekler: “Narından (cehennemden).”
Yüce Allah buyurur: “Onu gördüler mi?”
Melekler: “Hayır.”
Yüce Allah: “Eğer görseler, halleri nasıl olurdu?”
Melekler: “Eğer onu görseler, ondan daha şiddetli kaçarlardı.”
Yüce Allah: “Siz (melekler) şahid olun, muhakkak ben onları affettim, benden istediklerini onlara verdim ve benden sığındıkları şeylerden korudum.”
Melekler: “Ey Rabb’imiz! Onların içerisinde çok hata (günah) işleyen bir kul, onlardan olmadığı halde meclislerinde oturdu.”
Yüce Allah: “Ben onu da affettim. O kavim öyle bir kavim ki onların meclisinde oturan (ebedi) şakî (bedbaht) olmaz.” buyurdu.[39]
Ebû Hureyre ve Ebû Said El-Hudrî ( radıyallâhu anhuma ) dediler ki: “Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Bir kavim yüce Allah’ı zikir ettiklerinde melekler onları kuşatır, onları rahmet kaplar, onların üzerine sükunet (iç huzuru) iner ve Cenab-ı Allah onları indi maneviyesinde olan kimseler içinde zikreder.”[40]
Muaviye ( radıyallâhu anhu )’den Nebi ( sallallâhu aleyhi ve sellem ), ashabının halkası üzerine çıkageldi ve: “Sizi oturtan nedir?“ buyurdu. Ashab dediler ki: “Biz yüce Allah’ı zikir edip O’na hamdetmek için oturduk.” Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Cibril, bana gelip Cenab-ı Allah’ın meleklerine sizinle övündüğünü haber verdi” buyurdu.[41]
anhu ), Resulullah ( sallallâhu
sellem )’in şöyle Enes ( radıyallâhu
buyurduğunu söyler : “Yüce Allah’ın zikir halkasını talep eden, seyyar (dolaşan) melekleri vardır, (zikir edenlerin) üzerine geldiklerinde onları kuşatırlar (sararlar)” buyurdu.[42]
Yine Enes ( radıyallâhu anhu )’den; Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Cennet bahçelerine uğradığınızda ondan bol bol yiyiniz, içiniz. (menfaatleniniz)” buyurdu. Ashab: “Cennet bahçeleri nedir? Ya Resulullah!” dediler. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Zikir halkalarıdır” buyurdu.[43]
Ezkâr’ın şarihi Allâme İbn-i Allan ( rahimehullâhu teâlâ ) bu hadisin manasında: “Ne zaman ki Allah’ı zikir eden bir cemaate uğrarsanız, onlara uyarak siz de zikredin veya onların zikirlerini dinleyin, onlar şimdi ve gelecekte cennet bahçelerindedirler. Allah’u Teâlâ Rahman Suresi 46. ayetinde:
“ Rabb’inin huzurunda durmaktan korkan kimselere iki cennet vardır.” buyurdu.[44]
Allâme İbn-i Âbidin ( rahimehullâhu teâlâ ) hâşiyesinde, İmam Gazalî, “Cemaatle Allah’ın Zikredilmesi Bahsinde“: İnsanın yalnız (başına) zikrinin cemaatle zikre, tek kişinin ezanıyla cemaatin ezanına teşbih ederek der ki: “Nasıl ki havanın hacmini kesmede müezzinlerin cemaat olarak ezan sesleri bir müezzinin ezan sesinden daha çok etkiliyse bir kalp üzerinde perdelerin kalkmasında ve tesir bakımından cemaatle zikir bir kişinin zikir (etmesinden) daha etkilidir.”[45]
Tahtavî ( rahmetullâhi aleyh ) hâşiyesinde: “Şa’rânî’ dedi ki: Selef ve halef ulemaları mescitlerde ve diğer yerlerde, zikrullahın cemaatle yapılmasını kabul ederek müstehap olduğunda birleştiler. Ancak zikri cehrî yapmaları, uyuyana, namaz kılana eziyet verip Kur’an okuyanın kalbini karıştırıyorsa, fıkıh kitaplarında kararlaştırıldığı gibi zikri gizli yapmaları icap eder.”[46]
Yalnız Yapılan Zikir
Kalbin safileşmesinde, uyandırılmasında, mü’minin Rabb’i ile ünsiyet kurmasında, münâcâtı ile huzura kavuşmasında ve Hakk’a yakınlık şuuruna ermesinde zikrin büyük bir tesiri vardır. Mü’minin ıssız bir yerde tek başına Rabb’ini zikrederken nefsini muhasebeye çekip ayıplarına ve hatalarına muttali olması elbette lazımdır. Hesabında günah gördüğünde istiğfar edip tevbe ede, kendinde ayıp gördüğünde ondan kurtulması için nefsi ile mücâhede ede!
Ebû Hureyre ( radıyallâhu anhu ), Nebiyyi Zişan ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’den: “Yedi sınıf kimseyi Allah onları hiçbir yerde gölge olmadığı halde ancak arşının gölgesi altında gölgelendirecek ve onları bir bir zikretti… Onlardan biri de: “Issız bir yerde Allah’ı zikreden ve gözlerinden yaş döken kişidir.” buyurdu.[47]
e. Yalnız Zikir Yapmanın Edepleri
Zâkirin en mükemmel sıfat üzere olması uygun olur. Eğer bir yerde oturuyorsa, kıbleye karşı, kendini hakir görerek, boyun eğerek, sükunet ve vakarla başını öne eğerek oturmalı. Şayet bu hallerden başka bir şekilde zikretse de caiz olur, bunun hakkında kerahet de yoktur. Lâkin bir özrü yok ise efdali terk etmiş olur. Zikrettiği yerin ıssız ve nazif olması gerekir. Böyle olması zikre ve mezkure (zikir olunana) ihtiramda daha çok tazim etmiş olur. Bunun için zikrin mescitlerde ve şerefli yerlerde olması methedildi. Ağzının nazif olması, eğer ağzının nezafeti değişmiş ise, misvak ile onu gidermesi gerekir.
Nasıl ki davet edildiğimizde bedenî temizliğe önem vermemiz icap ediyorsa, Rab Tebareke ve Teâlâ’nın nazargâhı olduğu için kalbin temizliğine daha fazla özen göstermek gereklidir. Kin, kibir, cimrilik, riya, dünyevî alakalar, ağyar ile meşgul olmak gibi kirlerden kalbi temizlemek elbette lazımdır. Hatta Hakk’ın meclislerine ehil olmaya ve daha mukaddes olan feyizde kaim olmaya devam etmelidir.
Zikir her ahvalde sevilen şeydir. Zikirden murad, kalbin huzurudur. Zâkirin zikrettiği şeyin manasını düşünerek gözden geçirmesi gerekir. Eğer istiğfar ediyorsa, yüce Allah’tan kalbi ile mağfiret ve afv talep etmeyi dikkatle düşünmesi gerekir. Eğer Nebi ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’e salavat getiriyorsa, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’in azameti karşısında kalben hazır olması gerekir. Eğer nefiy ve ispat zikrini “La İlahe İllallah” diye zikir ediyorsa, üzerine lazım olan yüce Allah’tan meşgul eden her şeyi nefiy (yok) etmesi gerekir.
Her halükârda kalbin huzuru yok diye, lisan ile zikri terk etmemeli. Kalbi gafil olsa bile lisanı ile zikremelidir. Zira insanın zikirden gafleti, yüce Allah’tan tamamı ile ayrılması demektir.
Zikrin mevcut olması, her ne şekilde olursa olsun Allah’a yönelmektir. Lisanın yüce Allah’ın zikri ile meşguliyeti, Allah’a itaatin ziynetidir. Zikirden kesilmesi ise çeşitli sözlü isyan, gıybet ve nemime gibi şeylerle meşgul olmaya (kendini) arz etmesi demektir.
İbn-i Atâullah İskenderî ( rahmetullâhi aleyh ): “Yüce Allah ile huzur kuramadığın için zikri terk etme! Zikri terketmektense gafletle de olsa zikre devam eyle! Umulur ki, gafletle zikir yapma sebebi ile yüce Allah seni yakaza (uyanık) olarak zikrini yapmak (şerefine) yükseltir. Her kim yakaza (uyanık) olarak zikrederse huzurla zikretmeye başlar. Her kim de huzurla zikrederse, mezkurdan gayriyi terketmiş olduğu halde zikretmeye başlar. Bu yüce Allah’a güç değildir” dedi.[48]
İnsana lazım olan (kalp açılıncaya kadar) lisanla zikre önem verip kendine gerekli kıla! Zikir onu (kalbin açılmasına) nakleder. Bu sebeple Allah ile beraber huzur ehli olur.
f. Cemaatle Cehrî Zikrin Edepleri
Cehrî zikrin bazı edepleri vardır, bunlar: Zikir öncesi edepler, zikir esnasındaki edepler, zikir sonrası edepler. Bu üç kısmın zahirî ve bâtınî olanları vardır.
Zikir Öncesi Edepler
Zâhirî Olanlar
Zâkirin libası temiz ve güzel kokulu olmalı, abdestli olmalı, kazancı ve gıdasının haramdan katıksız olarak pak ve tertemiz olmasıdır.
Bâtınî Olanlar
Sadık bir tevbe ile kalbini temizlemek, bütün kalp hastalıklarını terk etmek, zikir yaparken kendi kuvvetini ve gücünü görmemek,zilletiyle ,fakirliğiyle Allah’ın sunduğu nimetlere ve fazlına ihtiyacı olduğunu bilerek huzura ciddiyetle girmektir.
Zikir Esnasındaki Edepler
Zâhirî Olanlar
İhvanlar meclis kurup oturmuşlarsa gelen ihvan meclisin sonunda (boş bulduğu yere) oturmalı eğer zikre durulmuşsa zikre katılarak arkalarında durmalıdır! Ta ki kendine yakın olanlar anlayıp da kendine yer açılınca aralarına girmeli ve halkalarına iltizam etmelidir. Eğer birisinde bir özür vuku bulduğunda çıkmak istediğinde etrafında olan kişilerin aralarını lütuf ile açarak incitmeden çıkmalıdır. Halkadan çıkarken de etrafındakileri meşgul ederek zikre engel olmamalıdır. Halkada otururken onlara uyum sağlamalı, muhalefet ederek aykırı davranmamalıdır. Sesini kısarak onların sesine uydurmalı, aralarından ayrı düşmemelidir. Bir başkasının Allah ile olan huzurunu bozmaması için gözlerini kapamalıdır.
Bâtınî Olanlar
Şeytanın vesveselerini ve nefsin düşüncelerini koyup sürmeye gayret etmek. Kalbini dünya işleri ile meşgul etmemek. Zikir içinde olan durumlarda, kalbinin ve gönlünün huzuru için var gücü ile çalışmak. Gelen ilham ve varidatları muhafaza etmek. Yüce Allah’ın kendine vermiş olduğu tecelliyat ve iyiliklere hazırlanmak.
Zikir Sonrasındaki Edepler
Zâhirî Olanlar
(Zikrin sonunda) Kur’an-ı Kerîm’den bir aşır dinlemek, şeyh ile ilmî müzâkere yapmak, şeyhin bazı nasihatlarına ve rehberlik etmesine kulak verip dinlemek, zikir mekanında bulunduğu müddetçe muhtelif dünya işlerinden ve buna benzer gayri şeylerden konuşmayıp sükut etmek, edeplere aykırı olan amellerden kaçınmak. Müzâkere ve duadan sonra şeyhine ve ihvanına selam vererek musafaha ederek ve el öperek çıkmak.
Bâtınî Olanlar
Kalbini hâtıralardan susturup (vazgeçirmek) (diğer
yönlere) sapmadan muhafaza etmek, Mevlası’nın hediyesini bekledikten sonra himmet ve gayretini toplayarak meydana çıkmak, niyetini zikrullah meclislerinden ayırmayıp gelecek ilk meclise dönmek üzere toplamaktır.
g. Zikr-i Mukayyed (Sınırlı) Ve Zikr-i Mutlak (Sınırsız)
Mukayyed (sınırlı) Zikir
Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’in bize mendup kıldığı, hususi bir zaman ve hususi bir mekanla belirlediği zikirdir. Her beş vakit namazın edasından sonra yapılan zikirler, tesbih, tahmid ve tekbir, misafire mahsus zikirler, yeme ve içmelerde yapılması gereken zikirler, nikah zikirleri, şiddet, afet ve musibetlerin def’i anında edilen zikirler, hastalık ve ölüm zamanlarında yapılan zikirler, ölüm ve hastalığa taalluk eden zikirler, cuma namazından sonra ve cuma gecelerinde yapılan zikirler, ay görüldüğünde yapılan (dua) zikirler, oruçlunun iftar zamanında yapacağı zikirler, hac ve nevilerinde yapılacak zikirler, sabah-akşam edilecek zikirler, yatarken ve uyanırken edilen (dua) zikirler, Allah yolunda cihad edilirken yapılan zikirler ve çeşitli vakitlerde yani horoz öterken, merkep anırırken ve hastalığa veya başka musibetlere düçar olanı gördüğünde yapılan zikir ve dualar gibi...
Bu mukayyed olan zikirlerden az bir miktarıdır. (Bu konuları) kavramak istersen zikir kitaplarına dön ve müracaat eyle!
Mutlak (sınırsız) Zikir
Mekanla, zamanla, vakitle, halle, ayakta ve oturmakla sınırlanmamış zikirdir. Mü’minden istenilen her halde Rabb’ini zikretmesidir, yaptığı zikirle dilinin ıslaklığı zail olmaya. Bu hususta birçok ayet-i kerimeler vardır. Onlardan bazı ayetler: Bakara Suresi 152. ayetinde:
“ Öyle ise siz beni anın ki; ben de sizi anayım.”
Yine yüce Allah şu kavlinde, Enbiya Suresi 20. ayetinde:
“ Onlar bıkıp usanmaksızın, gece gündüz Allah’ı tesbih ederler.” Yine yüce Allah Ahzab Suresi 41-42. ayetlerinde:
_
“Ey inananlar! Yüce Allah’ı çokça zikir edin ve onu sabah akşam tesbih edin.”
Yine Ahzab Suresi 35. ayetinde:
“Allah’ı çok zikir eden erkekler ve kadınlar var ya; işte Allah bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” buyrulmaktadır.
Daha nice ayetler (bizi) zamanla ve mekanla sınırlanmayan mutlak zikrin çok yapılmasına çağırıyor. Nasıl ki Resul-i Azam ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın her hallerimizde ve her vakitlerimizde bizi mutlak zikre çağırdığı gibi.
Abdullah b. Busr ( radıyallâhu anhu ): Bir kişi: “Ya Resulallah! İslâm hükümleri üzerime çoğaldı, bana bir şeyden haber ver ki ona sıkıca sarılayım.” dedi. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Lisanın Allah’ın zikrinden dolayı ıslanmaktan ayrılmasın.” buyurdu.[49]
Seyyidemiz Aişe ( radıyallâhu anhuma ) Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ı şu sözüyle vasfetti: “Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) bütün hallerinde yüce Allah’ı zikrederdi.”[50]
Peygamber ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) birçok hadislerinde; zikir için bir had, muayyen bir zaman yahut hususi bir münasebet olmaksızın bizi zikrin tesbih, tehlil, tekbir ve istiğfar gibi şekillerine davet etti.
İbn-i Abbas ( radıyallâhu anhuma ) : “Yüce Allah kullarına neyi farz etmiş ise mutlaka ona belirli bir had koymuştur. Sonra özür hallerinde onları mazur kıldı. Fakat zikir bunlardan müstesnadır, son bulması için bir had koymadı. Zikrin terkinden dolayı kimsenin özrünü kabul etmedi. Aklı olmayan kimse müstesnadır. Aklı olanlara ise bütün hallerinde yüce Allah’ın zikriyle emredildi.” Yüce Allah Nisâ Suresi 103. ayetinde:
“ Ayakta, otururken ve yanınız üzerinde yatarken (daima) Allah’ı zikir edin” buyurdu.
Yine Ahzab Suresi 41. ayetinde:
“ Ey inananlar! Allah’ı çokça zikir edin.” Yani gecede, gündüzde, karada, denizde, seferde, hazarda, zenginlikte, fakirlikte, sıhhatte, hastalıkta, gizlide, aşikârda ve her bir hal üzerine (Allah’ı) zikir edin demektir.[51] Muhakkak sûfiler bu minval üzere yürüdüler, her hal ve tavırlarında yüce Allah’ı zikir ettiler.
Bu şekilde zikir eşit olarak zamanla sınırlı olan ve olmayan diye ikiye ayrıldığı gibi sayıyla sınırlı olan ve olmayan diye de ikiye ayrılır. Sayıyla sınırlanan zikirlere gelince onlar her namazın sonunda olan tesbih, tahmid ve tekbir gibidir...
Ebû Hureyre ( radıyallâhu anhu ) Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’dan: “Her kim (beş vakit) namazın sonunda Allah’ı tesbih, (33 defa subhanallah, 33 defa Allah’a hamd Elhamdulillah, 33 defa Allah’u Ekber) derse bu 99 olur. “Lâ ilâhe illallahu vahdehu le şerike leh, lehulmülkü velehulhamdu vehuve ala kulli şeyin kadir” demekle 100 tamam olur. (Bunları derse) hatası (günahı) denizin köpüğü kadar da olsa (yine) af olunur.” buyurdu.[52] Said b. Ebi vakkas ( radıyallâhu anhu ) der ki: “Biz Peygamber ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’in yanında iken o şöyle buyurdu : “Sizden birinizin her gün bin hasene kazanması sizi aciz eder mi?” Meclisinde oturanlardan birisi: “Nasıl bizden birimiz bin hasene kazanır, Ya Resulallah?” diye sordu. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Yüz tesbih eder (çekerse) kendine bin hasene yazılır ve bin hatası atılır (affedilir)” buyurdu.[53]
Ağarr b. Yessar el-Müzenî ( radıyallâhu anhu ), Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Ey insanlar! Yüce Allah’a tevbe edin, ondan affınızı isteyin. Muhakkak ki ben her gün yüz defa tevbe ederim.” buyurdu.[54]
Ebû Hureyre ( radıyallâhu anhu ), Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Her kim günde yüz defa:
(Lâ ilâhe illallâhü vahdehü la şerike leh, lehulmülkü velehülhamdü vehüve ala külli şeyin kadir) derse on tane köle azat etmeye denk olur, kendisi için yüz hasene yazılır ve yüz de seyyiesi (günahı) silinir. Kendisi o gün akşam oluncaya kadar şeytandan korunmuş olur. Ondan daha efdal şeyle gelen hiçbir kimse olmaz, ancak kendinden daha fazla amel eden kişi müstesna” buyurdu.[55]
Bu hadisin şerhinde İbn-i Allan ( rahmetullâhi aleyh ), Kadı İyad ( rahmetullâhi aleyh )’ın bunda yüz diye sayı zikredip bu zikirleri yüzle sınırlaması, bu ecirler için sonuç ve sınıra delil olduğunu söylediğini nakletti.” Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) da: “Hiç kimse bunun getirdiğinden daha efdal bir amel getirmedi, ancak ondan daha fazla amel eden müstesna” diye uyardı. Lâkin bu adet (sayı) üzerine ziyade etmek de caiz olur. Zikri fazla edene söylediği miktarca sevabı da fazilet bakımından daha fazla olur. Burada adedin üzerine çıkmak nehyedilmiş yahut hududu tecavüz zannedilmesin. Zira o adedin üzerine çıkmak, mahdud olan sünnetlerin üzerine çıkmak gibi ve tekrar tekrar taharet yapmak gibidir. Diğerleri ise mübalağa ederek, vaad edilen sevap zikirde sayı üzerine bağlanmıştır” dediler.
İbn-i Cevzî ( rahmetullâhi aleyh ) bu apaçık yanlıştır, iltifat edilmeyecek sözdür. Bilakis şairin dediği doğrudur:
“Her kim ziyade ederse, Allah onun hasenatını ziyade eder”.[56]
Ama belirlenen sayı dışında olan sınırsız zikirde ise bilhassa adedin dışında, yüce Allah bizi bütün hallerimizde ve vakitlerimizde zikri çok yapmaya yöneltiyor. Ahzab Suresi 41.ayetinde:
“ Ey İman edenler! Allah’ı çok zikir edin” kavlinde olduğu gibi. Her ne zaman mü’minin gayreti yükselir ve Allah’a muhabbeti artarsa O’nu daha çok zikreder. Zira, her kim bir şeyi çok severse onun zikrini çok eder.
Müridin himmetini yükseltmek, azmini güçlendirmek, ihmal ve tereddüdünü gidermek için yöneltici bir mürşidin, zikirleri muayyen adetlere teşvikinde bir beis yoktur. Hatta yüce Allah’ın zikrini çok yapanlardan ola!
E. Zikrin Lafız ve Sîgaları
Yüce Allah’ın zikri bütün şekilleriyle kalplerin hastalıklarına ve nefislerin illetlerine devadır. İşte bu sîgalar: “Lâ ilâhe illallâh” demek, Peygamber ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’e salavat getirmek, istiğfar etmek ve Allah’ın bazı güzel isimleri, ism-i müfred: “Allah” lafzı ve bunlar gibi... Bu devaların hepsi de Kur’an ve hadis eczahanesinden çıkarılmıştır.
Muhakkak zikirlerin şekilleri çok çeşitlidir. Her bir sîganın özel kalbî tesirleri, muayyen nefsî bir işlemi vardır. Saadat-ı Sûfiyye’nin mürşidleri ki bunlar kalplerin tâbipleri, davette, yöneltmede ve terbiyede Resul-ü Azam ( sallallâhu
sellem )’ın vârisleridirler. Müridlerine muayyen zikirlerde ihtiyaç ve hallerine münasip olan zikirleri yapmaya izin verirler. Onları yüce Allah’ın rızasına yürütüp terakki ettirirler. Bu şuna benzer, tâbipler hastalarına çeşitli ilaçları verirler ve ilaçların illet ve hastalığa uyumunu sağlarlar. Sonra ilacı hastanın durumu hesabınca değiştirir veya şifasına göre yaparlar. Bunun için sâlik bir müridin, mürşidi ile bağlantılı olması elbette lazımdır. Çünkü onunla müşavere ve müzâkere etmesi gerekir. Zikirde ruhî faydalardan, nefsî hazlardan ne buluyorsa şeyhe arz ederse böylece seyrinde terakki etmiş olur. Yavaş yavaş yüksek ahlâka ve ilah-i marifete çıkmış olur.
İsm-i Müfred ( )ﷲAllah ismi ile zikrin Hükmü
Allah ismini tek olarak zikretmek caizdir. Delili ise yüce Allah’ın Müzzemmil Suresi 8. ayetinde:
“ Rabb’inin adını zikret, bütün varlığınla O’na yönel!” Dehr (insan) Suresi 25. ayetinde:
“ Sabah akşam Rabb’inin ismini zikret!” kavlidir.
Enes b. Malik ( radıyallâhu anhu ), Nebi ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’den rivayet ettiği hadis-i
şerifte
varid
olmuştur:
“Yeryüzünde
“Allah,
Allah” denilmeyinceye kadar kıyamet kopmaz.” İşte bu müfret isim, bu hadis-i şerifte mükerrer olarak zikir olunmuştur.[57]
Enes ( radıyallâhu anhu )’den diğer bir rivayette, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Kıyamet “Allah, Allah” diyenin üzerine kopmaz.” buyurdu.[58]
Allâme Ali el-Kâri, bu hadisin şerhinde, Allah zikir edilmediği zaman, insanların bekasında hikmet kalmaz, bundan bilinir ki alemin bekası, âmil olan âlimlerin, salih olan âbidlerin ve bütün inananların bereketiyledir.
Tayyibî ( rahmetullâhi aleyh ): “Hatta Allah, Allah denilmeyinceye kadar demenin manası, yüce Allah’ın ismi zikredilmeyinceye ve O’na ibadet edilmeyinceye kadar (kıyamet) kopmaz demektir” buyurmuştur.[59]
Sonra ayet-i kerime ve hadis-i şerifler belirli bir zikri özelleştirmeden umumi ve mutlak olan zikre teşvik etti. İsmi müfredle “Allah” ismini zikretmeyi yasaklayan şer’i bir metin varid olmadı.
Bazı acelecilerin Kitap ve sünnette ismi müfredle zikretmenin hükmü varid olmamış diye itiraz etmeleri hatadır. Bununla beraber zikredilen mesele beyan ettiğimiz gibi apaçık meydandadır.
Yine bazıları müfred isimle zikirde faydalı cümle tam olmuyor diye sözümüze, Allah’u Celil misalini delil getirerek itiraz ettiler. Buna cevap, ismi müfredle zikir eden kişi mahluka konuşmuyor ki kelamın tam ve faydalı olması şart koşulsun. Zira o nefsini bilir, kalbinden haberdar olduğu halde yüce Allah’ı zikreder.
Muhakkak cumhur ulemanın müfred “Allah” ismiyle zikrin caiz olduğuna dair nassları vardır. İşte muhterem okuyucuya cumhurun bazı sözleri: Allâme İbn-i Âbidin ( rahmetullâhi aleyh ) meşhur hâşiyesinde “Allah lafzı” bahsinde besmeleyi şerhederken Hişam Muhammed’den o da Ebû Hanîfe’den “Allah” lafzının ismi azam olduğunu rivayet etti. Tahavi, ulema ve ariflerden birçoğu da böyle demiştir. Hatta bu âlimlere göre makam sahibi biri için “Allah” lafzının üstünde bir zikir olmadığını söylediler. İbn-i Emir-il Hacc’ın Tahrir şerhinde olduğu gibi...[60]
Allâme Hadimi ( rahmetullâhi aleyh ): “Muhakkak İsm-i Celâl “Allah” lafzı, Ebû Hanîfe’nin, Kesâil’in, Şâbî’nin, İsmail b. İshak’ın, Ebû Hafs’ın v.s. cumhur-u ulemanın indinde ism-i azam olduğu bilinmeli. Bu meşayıh-ı sûfiyenin ve muhakkik olan ariflerin itikadıdır. Zira makam sahibi olanların yanlarında mücerred “Allah” isminin zikrinin, makamının üstünde bir zikir yoktur. Zira yüce Allah, Peygamber ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’e En’am Suresi 91. ayetinde:
“ Habibim, Allah de! Sonra onları bırak” buyurdu.
Allâme Muhaddis el-Münavî ( rahmetullâhi aleyh ) Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın hadisini şerh ederek: “Yüce Allah buyuruyor ki: “Kulum beni zikredip benim için dudakları hareket ettiği müddetçe ben kulumla beraberim.” buyurdu.[61]
Yüce Allah kendini kalbiyle ve lisanıyla zikredenle beraberdir. Lâkin kalbiyle zikredenin beraberliği daha tamamdır. Bu hadiste hususi olarak lisandan bahsedilmesi, kalpteki olan zikrin dil ile daha iyi anlaşılması içindir. Ancak onun muhabbeti ve zikri, kalbe ve ruha hakim olunca onunla beraber oturmuştur. Tarikat ehlinin yanında zikrin lüzumu, yüce Allah’a yetiştiren rükunlerdendir. O da üç kısımdır: Lisanla avamın zikri, kalple havasın zikri, zikrinde fâni olup zikir ettiği kimseyi müşâhede eden hassül-hasın zikridir. Hatta bu üçüncüsü için “Hakk” her hallerinde görülmüş oluyor.
Allah’a sülûk eden yolcu için kalpleri ağyardan kesen müfred zikirden daha menfaatli zikrin olmadığı söylenir. O da “Allah” lafzıdır. Zikrin hakikatı, eserleri ve tecelliyatı hakkında öyle şeyler varid oldu ki bunu ehli zevkten başkaları anlayamaz.[62]
İmam Cüneyd-i Bağdâdî ( rahmetullâhi aleyh ) : “ Allah ismini zikreden nefsini terk eder, Rabb’ine vasıl olur, hakkını eda eder, kalbiyle O’na bakar ve muhakkak onun şuhud nurları beşerî sıfatını yakar.”[63]
Efendim Abbas el-Mursî ( rahmetullâhi aleyh ): Zikrin Allah Allah demek olsun, zira bu İsm-î Şerif, isimlerin sultanıdır. Onun için yaygı ve meyveler vardır. Yaygısı ilim, meyvesi ise nurdur. Nurun kendisi kastedilmiyor, belki de kastedilen nurla beraber keşif ve ayânın vaki olmasıdır. Diğer zikirler üzerine zikri müfredi tercih edip çok yapmak gerekir. Çünkü “Lâ İlâhe illallâh” lafzı; akîdeyi, ilimleri, edepleri ve hakikatları içine aldığından ism-i müfredi (Allah lafzını) tercih etmenin gerekli olduğunu söyledi.[64]
Arif-i billah İbn-i Acîbe ( rahmetullâhi aleyh ) dedi ki: “İsmi müfred (Allah lafzı) isimlerin sultanı ve İsmî Azam’dır. Mürid lisanıyla zikreder, sallanır ve titrer, hatta o etine ve kanına karışır. Nurları her tarafına ve bütün kısımlarına yürür... Sonra İbn-i Acîbe şöyle dedi: “Zikir kalbine sonra ruhuna sonra da sirrine intikal eder. O zaman lisan susar, şuhut ve ayana (apaçık görmeye) vasıl olur.[65]
Ey sadık olan mürid! Eğer sen bir mürşid-i kâmilden izinli isen “Allah’ın” müfred isminin zikrini bırakma! Zira o nefiste biten çeşitli kalp hastalıklarını (ot misali) kökünden çekip çıkarmada ve biçmede keskin bir bıçaktan daha etkilidir. Ama bu “Allah” isminin zikri esnasında seyrinin evvelinde müridin nefsi için gördüğü hararet ve sıkışma bu zikirden nasibinin olmamasındandır. Çünkü bu zikir kalpten mahlukatı giderir ve varlıkları boşaltıyor.
Bunun için görüyoruz ki olgun ve mürebbî olan mürşidler, müridlerine ilk aşamalarında “Lâ İlâhe İllallâh” zikrini emrediyorlar. Ne zaman ki nefiy ve isbat kalplerine yerleşip mekan tutarsa onları “Allah” ismine müfrede nakil ediyorlar. Onlara zikre devam etmelerini ve nefisle mücâhede ederek mücâhedenin verdiği acıya tahammül etmelerini emrediyorlar.
Eğer bu acıya başlangıçta sabır edemezler ve ismi müfredi ihmal ederlerse seyirlerinde dururlar, azimetlerinin fesadı, iradelerinin zayıflığı sebebiyle büyük hayırlardan mahrum olurlar.
Ama bu ismin zikrine azmeder, sabreder ve istikamet üzere olurlarsa kalplerinde tesir meydana gelir. Onlardan gaflet gider. Hatta isim, damarlarına yürür ve ruhlarına karışır. Zikir edilen mezkur karşılarında (gibi) olur. İnsanlar gaflete düştüklerinde onlar düşmezler. O zaman Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın işaret ettiği ihsan makamını kesinlikle kazanmış olurlar. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “İhsan, yüce Allah’ı görürmüş gibi ibadet etmendir.” buyurdu.
F. Zikri Terketmenin Sakıncaları
Muhakkak yüce Allah kullarını zikrin terkinden kerim olan Kitab’ı ve Resul’ünün lisanı üzere uyardığı gibi böylece arif-i billah olan mürşidler de müridlerini zikrullahın terkinden uyardılar.
Allah’ın Kitab’ından uyarılar
Yüce Allah Kerim Kitab’ında, Zuhruf Suresi 36-37. ayetlerinde:
∃
“Her
kim
Rahman’ı
zikretmekten
gafil
olursa
yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz. Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.”
Yine Araf Suresi 205. ayetinde:
“Kendi kendine yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle, sabah akşam Rabb’ini zikir et! Gafillerden olma!”
Nisâ Suresi 142. ayetinde münafıkların zemminde:
“Allah’ı pek az zikrederler” buyurmuştur.
Resulullah’ın sünnetinden uyarılar
Ebû Hureyre ( radıyallâhu anhu ), Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’den rivayetle: “Bir kavim bir meclisten kalkarken orada Allah’ı zikir etmeden kalkarlarsa, ancak merkep leşinin başından kalkanların misali olur. Kıyamet gününde onlara üzüntü olur.” buyurdu.[66]
Yine Ebû Hureyre ( radıyallâhu anhu ), Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’den rivayetle: “Her kim bir yere oturur da orada yüce Allah’ı zikir etmezse Allah’tan ona noksanlık olur. Her kim yatağına yatar da orada yüce Allah’ı zikir etmezse Allah’tan ona noksanlık olur. Her kim yolda yürür de o yolda yüce Allah’ı zikir etmezse Allah’tan ona noksanlık olur.” buyurdu.[67]
Yine Ebû Hureyre ( radıyallâhu anhu ), Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’den rivayetle: “Bir kavim bir mecliste otururlar da orada yüce Allah’ı zikretmez ve Nebilerine salavat getirmezlerse ancak onlara noksanlık olur. (Allah) dilerse onlara azap eder, dilerse de onları affeder.” buyurdu.[68]
Muaz b. Cebel ( radıyallâhu anhu ), Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’den rivayetle: “Ehli cennet üzülmez, ancak yüce Allah’ı zikretmeksizin geçen saate üzülürler.” buyurdu.[69]
Ariflerin Sözlerinden Uyarılar
Sehl ( rahmetullâhi aleyh ): “Rabb’in zikrinin terketmeden daha kabih bir isyan bilmiyorum.” dedi.
Ebû’l Hasan eş-Şazelî ( rahmetullâhi aleyh ): “Lisanın üzerine zikrin ağır gelmesi nifak alametlerindendir. Sen Allah’a tevbe et ki zikir diline hafif olsun.” dedi.[70]
Sanki bunu yüce Allah’ın münafıkları vasfettiği Nisâ Suresi 142. ayetinden almıştır:
“Şüphesiz münafıklar, Allah’a oyun etmeye kalkışıyorlar, halbuki Allah onların oyunlarını başlarına çevirmektedir. Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar. Allah’ı da pek az zikrederler” buyurdu.
Denildi ki: Her şeyin bir cezası vardır. Arifin cezası ise zikirden kesilmesidir. Akıllı kimseye gereken gafletinden uyanması, kalbini uyarmada ciddiyetle Rabb’inin zikrine say etmesidir. Allah’ı çok zikreden mü’minlerin sıfatı ile sıfatlanıp Allah’ı az zikreden münafıkların sıfatlarından uzaklaşmasıdır.
G.Zikirde Hareket Etmek
Zikirde hareket etmek hoş görülmüştür. Zikir ibadeti esnasında hareket etmek cismi zindeleştirir. Zikirde hareket etmek, İmam Ahmed’in “Müsned”inde ve Hafız Makdesî’nin sahih ricaller ile Enes anhu )’den rivayet ettiği hadis-i şerife göre şer’an caizdir: ( radıyallâhu
“Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın huzurunda Habeşliler (sevinçlerinden) oynuyorlardı. Kendilerine mahsus bir dille “Muhammed salih bir kuldur” diyorlardı. Peygamber ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) bunlar ne diyorlar diye sordu. Denildi ki: “Bunlar Muhammed salih bir kuldur diyorlar.” Onları bu halde gördüğünde yadırgamadı, kabullendi ve sükut etti. Malumdur ki şer’i hükümler, Peygamber ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’in kavlinden, fiilinden ve sükutundan alınır. Onların fiilini kabul edip onları yadırgamadığında zikirde hareket etmenin ve sallanmanın caiz olduğu ortaya çıktı. Mübah olan sallanma ile Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın medhinin bir araya gelmesine bu hadis delildir. Zira zikirde sallanıp hareket etmek, haram bir oyun diye isimlendirilemez, bilakis o caizdir. Çünkü zikir için sallanmak cismi gayretlendirir. Eğer niyet iyi olursa yüce Allah ile kalbin huzur bulmasına yardım eder. İşler varılacak hedefe, ameller de niyetlere bağlıdır. Muhakkak her kişinin (ameli) niyetine göredir.
İmam Ali ( radıyallâhu anhu )’nin, Nebi ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’in ashabını nasıl vasfettiğini dinleyelim: “Ebû Erake ( radıyallâhu anhu ) dedi ki: Sabah namazını İmam Ali ( radıyallâhu anhu ) ile beraber kıldım, sağına döndü ve sanki kendinde moral bozukluğu (gibi bir hal) var idi. Hatta güneş mescidin duvarının üzerine bir mızrak boyu olduğunda iki rekat namaz kıldı. Sonra elini tersine çevirdi ve dedi ki: “Allah’a yemin ederim ki Muhammed ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’in sahabesini gördüm, bugün onlara benzer hiçbir şey görmüyorum. Muhakkak onlar sararmış, saçları dağınık ve tozlu idi. Onlar, Allah için secde ve kıyama devam ettiklerinden dolayı alınlarında keçilerin dizlerindeki gibi (nasır) meydana geliyordu. Cepheleri ve ayakları arasındaki nöbeti sağlayarak Allah’ın kitabını okuyorlardı. Sabaha çıktıklarında hareket ederek rüzgârlı bir günde ağaçların sallandığı gibi sallanıyorlardı, vallahi, elbiseleri ıslanıncaya kadar gözlerinden yaşlar boşalıyordu.” buyurdu.[71]
İmam Ali ( radıyallâhu anhu )’nin ibaresinden “Rüzgârlı bir günde ağaçların nasıl sallanıp hareket ettikleri gibi ashabın da zikirde hareket etmeleri” cümlesi bizim ilgimizi çekiyor. Sen burada sallanmayı açık (bir şekilde) bulursun. Bu ibare haram ve bid’at diyenlerin sözlerini iptal ediyor. Mutlaka zikirde hareketin mübah olduğunu tesbit ediyor.
Şeyh Abdulgani Nablusî ( rahmetullâhi aleyh ) bu hadisi risalesinin birinde zikrederek sallanmanın mendup olduğuna dair delil ileri sürdü ve dedi ki: “Bu açıktır, zira sahabe ( radıyallâhu anhu m) zikirde şiddetli bir şekilde hareket ederlerdi. Muhakkak kişi bundan dolayı yani ayakta, oturarak, hangi bir nevi olursa olsun, isyan yapmadıktan ve (isyanı) kasdetmedikten sonra hareket ederse zikrettiğimiz gibi sorumlu olmaz.
Sûfilerden uzak oldukları halde kendilerini onlara nispet eden sahte sûfilerden bir cemaat zikir halkalarını içlerine Şerîat-ı garrânın haram kıldığı bazı sapık bid’atler ve kötü fikirler sokarak kötülediler. Bu sapık bid’atlerden bazıları, sakıncalı müzik aletleri kullanmak, kötü işlerin kastedildiği toplantılar düzenlemek,Allah’la veya kalbin kirlerini temizleyen amelî bir vesile ile ilgisi olmayan bilakis gafil nefisleri avutmak ve düşük amaçları gerçekleştirmek ile ilgili çirkin şarkı söylemektir. Şu var ki sûfi olmayıp da kendi kendilerini sûfi sayan bir cemaat zikir meclislerinin ve zikir halkalarının cemalini çirkinleştirmek, sapık, bid’at, makul olmayan ve Şerîat-ı garrânın yasakladığı, neşe verici çalgı aletlerinin kullanmayı gençlerle hususi toplanmalar, çirkin teğanniler ve kalbin kirini temizlemek için amele vesile sayılmayan, yüce Allah’a kavuşmak niyeti olmayan, bilakis gafil nefislerini teselli etmek ve kötü niyetlerini gerçekleştirmek için cemaat olanlardır.”
Bazı ilim iddia edenlerin, zikir halkasına dıştan gelen sapıklarla ihlâsla zikir eden sâliklerin arasını ayırmadan hücum etmeleri üzülecek bir durumdur. Halbuki yüce Allah’ın zikri, imanları sağlamlaştırır, muamelede istikamete yöneltir, ahlâkı yükseltir ve kalbi mutmain eder. İşte bundan dolayı insaflı âlimlerden ve Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın izi üzerine yürüyen sadık sûfilerden, kendilerini onlardanmış gibi gösteren sapıkların arasını ayırt eden ve zikirde yüce Allah’ın hükmünü açıklayan âlimlerin başında Allâme İbn-i Âbidin gelir. O, “Şifa-ul Alil” isimli risalesinde, sûfilerin arasına kendilerinden olmayanların girmesini kınadı. Zikirdeki bid’atlarını ve kötü işlerini onlara gösterdi ve bu bid’atleri yapanlarla bir araya gelmekten sakındırdı. Sonra dedi ki: “ Her türlü düşük hasletten beri olan saadat-ı sûfiyyenin sadıklarına söyleyecek sözümüz yoktur.“ İki taifenin aleyh )’e soruldu. Birtakım imamı olan Efendimiz Cüneyd ( rahmetullâhi
kavimler (sûfiler) aşka gelerek sallanıyorlar. Dedi ki: “Bırakın onları, onlar Allah demekle ferahlanıyorlar. Onlar öyle bir kavimdir ki bu yol onların ciğerlerini kesti, yorgunluk da kalplerini parçaladı, bırakın düzelmeleri için nefes alsınlar çünkü bunda bir sıkıntı yoktur. Eğer sen onların tattıklarını tatsaydın onları mazur görürdün.” dedi.
Bu durum hakkında büyük Allâme, İbn-i Kemâl Paşa’dan fetva istenildiğinde o İmam Cüneyd’in zikir ettiği gibi söyledi:
“Eğer sen hakikatte isen, aşka düşüp sevgi duymanda bir sakınca yoktur,
Eğer sen ihlâslı isen, sallanmanda bir sakınca yoktur,
Say ederek, ayak üzere koşmaya kalkarsan,
Şol kimse için efendisi çağırdığında,
Baş ve yüz üzerine koşması da haktır.”
Kötü hallere düşmekten nefislerini alıkoyan saliklere, vakitlerini en güzel amellere sarf eden ariflere zikir ve sema esnasında hasıl olan hallerden dolayı ruhsat verilmiştir. Çünkü onlar İlah’tan gayriyi dinlemez, ancak ona iştiyak duyarlar. Zikrettikleri zaman kendilerinden geçerler, şükrederlerse kendilerine gelirler. Vecd anında (Hakk’ın sırrına muttali oldukları zaman) sayha atarlar. O’nu müşâhede ettiklerinde huzur bulup istirahat ederler. Serbest olup da O’nun kurbiyetinin huzuruna yöneldiklerinde seyahat ederler. Vecd onlara galip geldiğinde, irade pınarlarından içtiklerinde, korku ve musibetin konusu işlendiğinde, onlardan bir kısmı yüz üstü düşer ve erirler. Onların bazılarına da lütuf şimşeği çaktığında hareket eder ve güzel olurlar. Bazılarına da yakınlığın doğuş yerlerinden üzerlerine aşk doğduğunda sarhoş olup gayba karışırlar. İşte benim için öne çıkan cevap budur. Doğruyu yüce Allah daha iyi bilir. Ondan sonra dedi ki: “Onlara iktida eden, onların meşreblerinden tadanlara ve nefislerinde Melik-il Allam olan (Allah)’ın şevk ve aşkına düşenlere bizim sözümüz yoktur. Bizim sözümüz kendi kendilerini tasavvufçu gösteren fasık, düşük ve avam tabakasınadır.”[72]
Bu açıklamadan (hareketle) görüyoruz ki İbn-i Âbidin ( rahmetullâhi aleyh ) zikirde vecde gelip hareket etmeyi mübah görüyor. O, bunun caiz olduğuna
fetva
vermiştir.
Meşhur
hâşiyesinin
üçüncü
cüzüne bakıldığında, meseleye mani olan metinler, zikir halkasındaki münker olan şeylere hamledilir (yorulur). Mesela: Oyun ve şarkı aletlerinin bulunması ve çubukla çalmak, güzel yüzlü gençlerle toplanarak manaları onları vasfetmeye indirmek ve onlara ilgi göstermek, onların güzelliğini anlatmak ve daha nice nice muhalif şeyler.
İbn-i Âbidin’in kelamını görüşlerine dayanak kabul eden yasakçı zihniyetin bu tutumu ancak risalelerin bütününde İbn-i Âbidin’in sadıklar ile sahtecileri ayrı tuttuğunu kavrayamadıkları içindir. Bilakis vasıl olan ariflere ve onlara iktida eden mukallitlere vecdi mübah kılmıştır. Bu iki kaynağa müracaat et ki hakikat sana açıklansın!
Şüphesiz kendi kendini vecde ve aşka zorlayarak kendinde hakiki vecd olmadığı halde varmış gibi göstermek, eğer niyet sahih ise buna itiraz yoktur. İbn-i Âbidin ( rahmetullâhi aleyh )’in hâşiyesindeki şiirde:
“Sen hakikatli isen, kendi kendini vecd ehli göstermene bir itiraz yoktur,
Eğer ihlâslı isen, sallanmanda da bir zarar yoktur.”
Fukahanın metinlerde zararı yok diye gösterdikleri gibi vecd yokken sahih bir niyetle varmış gibi göstermek şer’an caiz olduğu gibi hakiki vecd (coşkunluk) daha evladır. Sûfilerin vecd ve tevacüdleri, sahabenin hal ve davranışlarından alınmıştır.
İşte o Saadat-ı Şâfiyye’den Mekke müftüsü büyük Allâme Ahmed Zeyni Dahlan ( rahmetullâhi aleyh ) meşhur “Siret-un Nebeviyye” kitabında, onların hallerinden bir sahneyi şöyle açıklar: “Hayber’in fethinden sonra Habeşistan’dan Ebû Talib’in oğlu Cafer ve yanında Müslümanlardan onaltı kişiyle geldiklerinde Nebi ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) Cafer ile karşılaştı, ayağa kalktı, onu alnından öptü ve onunla kucaklaştı. Saffan b. Ümeyye ve Adiy b. Hatem de yanına geldi, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) onlara da ayağa kalktı ve şöyle buyurdu: “Ben bilmiyorum, Hayber’in fethine mi, yoksa Cafer’in gelmesine mi, hangisine sevineyim?” Cafer’e: “Benim hılkatime ve ahlâkıma benzedin”diye buyurdu. Bunun üzerine anhu ) bu hitaptan lezzet alarak oynamaya başladı. Cafer ( radıyallâhu
Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) onun oynamasını yadırgamadı.” İşte bu sûfilere zikir meclislerinde ve (medhun-Nebi’yi dinlemelerinde) coşkunluktan lezzet duydukları sırada raksetmelerine asıl kılındı.[73]
Allâme Âlûsî ( rahmetullâhi aleyh ) yüce Allah Âl-i İmrân Suresi 191. ayetinde:
“ Ayakta, oturarak ve yanları üzerine yaslanarak zikir eden kimseler” ayetinin tefsirinde der ki: “İbn-i Ömer, Urve İbn-i Zübeyir ve bir cemaattan ( radıyallâhu anhu m) hikaye edilen şey, şuna hamledilir ki onlar bayram günü namazgâha çıktıklarında yüce Allah’ı zikir etmeye başladılar.
Bazıları:
“Yüce
Allah’ı
ayakta
ve
otururken zikrederler”ayetini der demez bütün cemaat ayağa kalkıp zikir ettiler. Bunda muradları ayetin delalet ettiği hususlardan birine uyarak teberrük elde etmekti.[74]
Efendim Ebû Medyen ( rahmetullâhi aleyh ) bir şiirinde:
“Vecde gelip coşanları nehyedenlere sen de ki;
Aşk şarabının manasını tatmadınsa bizi bırak!
Ruhlar mülâki olmanın şevkinden titrer ve sallanırsa,
Vücut da oynar, titrer ve sallanır, ey manayı bilmeyen cahil!
Ey genç! Kafeste olan kuşu görmez misin?
Vatanı hatırladığında ses çıkarıp şarkıcı olur,
Kalbinde olan ayrılığı ötmesi ile giderir,
Azalar duygu ve manalarla titrer,
İşte ey genç, muhib olanların ruhları da böyle titrer,
Onun sallanması yüksek aleme iştiyakındandır,
O şevke gelmişken onu sabırla bağlayalım mı?
Manayı gören sabır edebilir mi?
Ey aşıkları şarkı ile yönlendiren!
Kalk şarkıyı ayakta söyle!
Dostun ismini bize söyle ve bizi rahatlat” dedi.
Hülâsa
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki zikirde hareket etmek şer’an mübahtır. Buna ek olarak mutlak manada zikirle emir her türlü halleri kapsar. Her kim yüce Allah’ı oturarak, ayakta, yürüyerek ve sallanarak yahut da sükunet içinde zikrederse muhakkak matlub ve emr-i ilâhi yerine gelmiş olur.
Zikirde hareketin haramlığını veya kerahetini iddia edenler delil göstermelidir. Çünkü onlar, bazı mutlak halleri özel hükümlermiş gibi tahsis ederler.
Her halükârda bir müslümanın zikir halkalarına girmekteki gayesi, zikir ibadetini yerine getirmektir. Zikirde hareket şart değildir. Ancak ehl-i vecde benzemesinde niyet sahih olursa bu zikir ibadetinde canlılığa vesile olur. Zira bir şiirde:
“Onlar gibi olamazsanız onlara benzeyiniz,
Muhakkak ki kerimlere benzemek kurtuluştur.”
H. Mescidlerde Şiir Söylemek Ve Dinlemek
Ubey b. Kaab ( radıyallâhu anhu )’dan rivayet edilen bir hadise göre Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Muhakkak bazı şiirlerde hikmet vardır.”[75] buyurdu.
Enes ( radıyallâhu anhu ) şöyle rivayet eder: Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) mescidin yapılmasında kavmi ile beraber kerpiç taşıyorlardı. Onlar recez[76] ölçüsündeki şu şiir okuyorlardı :
“Ey Allah’ım! Ahiretin yaşam tarzından başka ebedi yaşam tarzı yoktur,
Ensarla muhacirlere sen yardım et!”[77]
Ekva’nın oğlu Seleme ( radıyallâhu anhu ): “Nebi ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) ile Hayber’e çıktık. Geceleyin yürüdük. Aramızdan biri Ekva’nın oğlu Amir’e daha önce söylediğin şiirden bize de söylemez misin?” dedi. Amir şair bir kişi idi. Arkadaşlarına döndü şu mısraları söyledi:
“Ey Allah’ım!
Sen olmasaydın hidayete ermez,
Sadaka vermez ve namaz kılmazdık,
Yaptıklarımız sana feda olsun, bizi affet!
Karşılaştığımızda ayaklarımızı sabit kıl!
Bize sükunet ver,
Biz çağırıldığımızda geldik,
Çağırmakla bize güvendiler, biz de geldik.”
Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Bu sözleri söyleyen kim?” dedi. Ekva’nın oğlu Amir dediler. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Yüce Allah ona rahmet eyleye!” buyurdu. Toplumdan bir kişi: “Ey Allah’ın Resulü! Vacip oldu” dedi. Keşke bizi de onun gibi menfaatlendirseydin! dediler. Sonra: “Ekva’nın oğlu Amir şehid edildi.” buyurdu.[78] (Muhakkak Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın harpte duası şehid olup Allah’ın rahmetine uğramaktır diye tefsir edilmiştir.)
Müseyyeb’in oğlu Said ( radıyallâhu anhu ) : “Hassan mescitte şiir söylerken Ömer ( radıyallâhu anhu ) oraya uğradı. Ömer, Hassan’a ters bir şekilde baktı. Hassan ise cevaben: “Ben mescitte senden daha hayırlının (yani Resulullah’ın) yanında şiir söylerdim.” dedi. Sonra Ebû Hureyre ( radıyallâhu anhu )’ye yöneldi: “Allah aşkına sana yemin veriyorum, sen Resulullah’ın bana “Kafirlere benden taraf cevap ver! Ey Allah’ım! Onu (Hasan’ı) Cebrail aleyhisselam ile kuvvetlendir.” dediğini işitmedin mi? dedi. Ebû Hureyre ( radıyallâhu anhu ) de: “Evet” dedi.”[79]
Aişe ( radıyallâhu anha ), Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’den şöyle rivayet eder: “ Resulullah Hassan için mescitte bir minber koymuştu. Hassan da onun üzerine çıkar, Resulullah’tan bahsedip onu överdi. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Muhakkak Allah’u Teâlâ Resulullah ile iftihar ettiği müddetçe Hassan’ı, Ruh-ul Kudüs (Cebrail aleyhisselam) ile teyit edip destekler, müdafaa eder.” buyurdu.[80]
Manzumetu’l Adab şarihi, Allâme es-Seffârinî, Ebû Bekir b. Anberî rivayetiyle Kaab b. Züheyr ( radıyallâhu anhu )’in tevbe ederek geldinde söylediği meşhur kasideyi nakletti:
“Banet Suadu” (Sevgilim) Suat ayrıldı.
Kalbim bu gün kara sevdaya tutuldu.
Fidyesi verilmemiş, eli kolu bağlı esir gibi oldu…”
Nihayet Kaab: “Muhakkak Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) kınından çekilmiş, parlak, keskin ve etrafına ışık saçan bir hint kılıcı gibidir.” beytine gelince Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) üzerinde olan bürdeyi Kaab’ın üzerine attı. Muaviye ( radıyallâhu anhu ) gönül hoşluğu ile bürde için on bin (dinar) verdi. Ancak Kaab, Resulullah’ın elbisesini, para karşılığı bir kimseye verecek değilim.” dedi. Ne zamanki, Kaab ( radıyallâhu anhu ) vefat etti. Muaviye ( radıyallâhu anhu ) vârislerine yirmi bin (dinar) gönderdi, vârislerden bürdeyi aldı. Kaab b. Züheyr ( radıyallâhu anhu )’in, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın huzurunda kaside söylemesi, Resulullah’ın da ona bürdeyi vermesi birtakım sünnetlerden sayılır. Bundan üç hüküm çıkırılır:
1Şiir söylemenin mübahlığı.
2Mescitte şiir dinlemenin mübahlığı.
3Şiir okuyana mükafat vermek, mübah olan sünnetlerdendir.[81]
İmam Şâtibî ( rahmetullâhi aleyh ) “İtisam” adlı kitabında, Ebû Hasan-ul Karâfî es-Sûfi’nin, Hasan Basrî ( rahmetullâhi aleyh )’den şunları rivayet ettiğini söyledi: “Bir toplum Ömer b. Hattab ( radıyallâhu anhu )’a gelerek: “Ya Emir elMü’minin! Bizim bir imamımız var, namazı bitirdikten sonra şiir okuyor.” dediler. Ömer ( radıyallâhu anhu ): “O kimdir?” dedi. “Falan kişi” dediler. Ömer ( radıyallâhu anhu ): “Kalkın beraberce gidelim.” dedi. “Biz ona haber gönderirsek, o bizim kendisinin işini araştırdığımızı zanneder.” dedi. Ömer ( radıyallâhu anhu ) ile Peygamber ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın ashabından bir cemaat kalkıp gittiler. O kişi mescitte iken ona geldiler. O kişi Ömer ( radıyallâhu anhu )’i görünce kalktı ve karşıladı: “Ya Emir el-Mü’minin! İhtiyacın nedir? Niye geldin? Şayet bir ihtiyacın varsa bizim size gelmemiz gerekir. Eğer ihtiyacın yüce Allah içinse bizim Resulullah’ın halifesine tazim etmemiz gerekir.” dedi. Ömer ( radıyallâhu anhu ) ona: “Yazıklar (olsun) sana, senden bana üzücü bir haber geldi.” dedi. İmam: “O nedir? Ya Emir el-Mü’minin!” dedi. Ömer ( radıyallâhu anhu ): “Sen yapmış olduğun ibadetinde fısk-u fücur mu yapıyorsun?” dedi. İmam: “Hayır Ya Emir el-Mü’minin! (Ben) o şiirimle nefsime vaaz ediyorum.” dedi. Ömer ( radıyallâhu anhu ): “Söyle bakalım, eğer güzel bir söz ise ben de seninle beraber derim eğer kabih bir söz ise onu söylemekten men ederim.” dedi. İmam onu söylemeye başladı:
“Ayrılık süresince, ben gönlümü itab ettiğim sürece,
O benim yorulmamı istedi,
Ancak uzun zaman onun beni oyaladığını gördüm,
Beni mütamadiyen rahatsız eyledi,
Ey kötü arkadaş! Bu aşk nedir? Böylece ömür oyalanmakla geçti,
Arzumu yerine getirmeden gençlik benden ayrılıp gitti,
Gençlikten sonra fenaya gittiğimi görüyorum, ihtiyarlık benim isteğimi kıstı!
Ey nefsim! Sana yazıklar olsun, seni ebediyyen ne güzel şeylerde
Ne de edepli olmada gördüm,
Ey nefis! Sen olmadın, hevâ ve arzuların da olmadı,
Öyle ise Mevlayı murakabe et, O’ndan kork ve çekin!” dedi.
Ömer ( radıyallâhu anhu ) de onun şiirini tekrar ederek:
“Ey nefis! Sen olmadın, hevâ ve arzuların da olmadı,
Öyle ise Mevlayı murakaba et, O’ndan kork ve çekin” dedi.
Bunun üzerine Ömer bu şekilde şiir söyleyen söylesin dedi.[82]
İmam Şafiî ( rahmetullâhi aleyh ) : “Şiir bir kelamdır, güzeli güzel, çirkini de çirkindir.” dedi.[83] Allâme Nevevî ( rahmetullâhi aleyh ): Mescitte Peygamberliği ve İslâmiyet’i metheden hikmet, güzel ahlâk, zühd ve buna benzer hayır çeşitleri hakkında şiir söylemekte bir sakınca olmadığını bildirdi.[84]
“Sünen-i Tirmizi”nin şarihi Ebû Bekir b. Arabî el-Maliki ( rahmetullâhi aleyh ): “Dini medhetmek ve şerîatı ikame etmek için mescitte ilahi söylemekte bir sakınca yoktur” dedi.[85]
Kervan başının nağmesi hakkında Hüccet-ül İslâm Gazalî ( rahmetullâhi aleyh ) “İhya”sında: “Develerin arkasında Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) ve sahabe zamanından beri şiir söylemek arapların adetinden olup hala devam etmektedir. Bu şiirler güzel seslerle ve ölçülü nağmelerle eda edilir. Hiçbir sahabeden bunun kötü olduğu nakledilmedi.” dedi.[86]
Enes ( radıyallâhu anhu )’den rivayet edilen hadiste: “Nebi ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) seferde iken develerin arkasında adı Enceşe olan bir çocuk onlara şiir söylüyordu. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Ya Enceşe! Ağır ol, “kavârîri=camları” kırma.” buyurdu. Ebû Kilabe: “camlar” kelimesiyle Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) kadınların narinliğine işaret etti.” dedi.[87]
Enes b. Malik ( radıyallâhu anhu ) dedi ki: “Peygamber ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’in Enceşe adında bir deve sürücüsü vardı. Sesi güzeldi, Peygamber ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Ya Enceşe, ağır ol, camları kırma!” buyurdu. Katade: “Resulullah’ın niyeti kadınların zayıflığından kinaye idi.” dedi.[88]
Buhari’nin şerhinde Hafız ibn-i Hacer, İbn-i Battal’ın şöyle dediğini rivayet etti: ‘Camlar’, develerin üzerinde sevk edilen hanımlardan kinayedir. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) deve sürücüsüne şarkıyı yumuşak söylemesini emretti. Zira şarkıyla develerin süratli gitmeleri teşvik ediliyordu. Develer süratle giderse hanımların düşmesinden emin olunamazdı. Eğer ağır giderse emin olunurdu. “bu konuda Abdulberr de kervan başının nağme söylemesinin mübah olduğunu konusunda ittifak edildiğini söyler. Ancak bu konuda Hanbelîler’in bazıları muhalefet etti. Şiir söylemeye engel olan kimseye zikri geçen sahih hadislerle cevap verilir.
Hacıları, Hicaz’a teşvik için Beytullah’ı ve görülecek diğer yerleri medhetmek için söylenen ilahiler de develeri sürmek için söylenen şiirler grubuna girer (Bunlar da mübahtır). Bunun bir benzeri de cihad ehlini kaside ile düşmanla çarpışmaya teşvik etmektir.
“Taberî” İbn-i Cüreyc’ten şöyle rivayet eder : Ben Ata ( rahmetullâhi aleyh )’ya şarkıdan, şiirden ve kervanlara söylenen nağmeden sordum: “Fahiş olmadıkça sakınca yoktur.” dedi.
İbn-i Battal: “Şiir ve recez, yüce Allah’ı zikir, ta’zim, vahdaniyet, itaatı tercih ve ona teslim olup boyun bükmek için olursa o güzeldir, terğib ve teşvik edilir. “Muhakkak bazı şiirde hikmet vardır.” Hadisindeki murad da budur, buyrulmuştur. Eğer şiir yalan ve fahiş olursa bu zemmedilmiştir… Nihayet İbn-i Battal özetle der ki: “Recez ve şiir Peygamberin huzurunda dahi söylenmiştir. Şiirlerin okunması çoğu kere arzu edilir. O şiirler, güzel bir sesle ve vezinli nağmelerle söylenen şiirlerden başkası değildir.”[89]
Allâme es-Seffârinî ( rahmetullâhi aleyh ), “Manzume-tul Adab” kitabında: “İkna” ve diğer eserlerde, deve sürerken söylenen şarkı ve çöl araplarının güzel sesle nağmelerin mübah olduğunu söyledi.
Yine es-Seffârinî der ki: “Şiir konusunda çoğunluğun görüşü kerahatsiz mübah olduğudur. Zira şiir söylemek ve seferlerde hayvanları teşvik için söylenen nağmeler hakkında birbirini destekleyen çok haberler ve eserler vardır. Bazı âlimler kervanları yürütmek için şiir söylemek hakkında icma olduğunu zikretti.”[90]
Dımaşklı Fakih Halil en-Nahlevî ( rahmetullâhi aleyh ): “El-Hazar Velİbaha” kitabının 70. bâbında, eserlerde geçen “gınâ” kelimesinin sema yani kaside ve gazel dinlemek olduğunu söylemiştir. “Fetava-i Hayriyye’nin ikinci cildinin 167. sayfasında, sema meselesi bahsinde ulemanın sözlerini ve ihtilaflarını naklettikten sonra birçok muhakkikin açıkladığı gibi Saadat-ı Sûfiyye’nin semaları bu ihtilafın dışında olup mübahlıktan müstehap derecesine yükseltilmiştir. dedi.[91]
Şiir söylemenin gayesi irşad, vaizler ve çeşitli faydalardır. Böyle (gazel ve kaside) dinlemenin tâbiatındandır ki nefislerin sırlarını harekete geçirir, kalplerin gizlediklerini de heyecana getirir. Çünkü bunda hazreti Kudsiye ile ünsiyet kurmak ve Envar-ı Muhammediyye ile şevklenmek vardır. İşte bunlarla muttasıf olan Saadat-ı Sûfiyyeyi hiçbir ses, eğlenceye yöneltmez ve onlar abes şey üzerine toplanmazlar. Çünkü onlar bir vadide, insanlar ise diğer bir vadidedir. Buradaki sır şudur ki onlar insanların duymadıklarını duyarlar ve insanların bilmediklerini bilirler. Onların dinlemeleri, güzel hallerini harekete geçirir, vecd ve sevgiyi ortaya çıkarır ve şevkinin sakinleşmesine, kalbinin hareketine sevk eder. Kalpleri Rab’lerine yönelerek durduğunda ve kalpleri huzuru ilâhide kaim olduğunda, ilahi dinlemek onların ruhunu sular ve yüce Allah’a seyirlerini süratlendirir. Düşük olan fasıkların dinlemesi ise bunun tersinedir. Onlar oyun ve çalgı aletleri üzerine toplanırlar. Bu durum onların kalplerindeki fuhuş ve fıskı uyandırır ve yüce Allah’a karşı olan vazifelerini unutturur. Öyle ise iyilerle günahkârların ve salihlerle salih olmayanların arasını kıyas etmek mümkün değildir.
Saadat-ı Sûfiyye’ye göre nefsi hoş eden şeyleri dinlemenin faydalarını açıklarsak bu konuyla ilgili bazı deliller rivayet edildi. Onlardan bazıları:
Müslim el-Abâdânî bize şunları söyler : Bize Salih el-Muriyy, Utbetül Gulam, Abdulvahid b. Zeyd ve Müslim-il Esvari geldiler ve bir gece sahile indiler. Onlara yemek hazırladım ve davet ettim. Davete icabet ettiler. Yemeği önlerine indirdiğimde içlerinden bir şair şunları terennüm etti :
“Yemeler, içmeler, menfaatsız arzular ve nefsin istediği lezzetler,
Seni ebedi olan evden (cennetten) oyalar.”
Utbet-ül Gulam bir sayha (çığlık) attı. Bayılarak yüz üstü düştü. Toplum ağladı, ben yemeği önlerinden kaldırdım. Allah’a yemin olsun ki bir lokma bile tatmadılar.” dedi.[92]
Ebû Osman Nisaburî’den, Haris el-Muhâsibî’nin yanında bir söyleyici şu beyitleri okur :
“Garibin gözü ağladığı müddetçe ben de gurbette ağlarım.
Vatanımdan, memleketimden çıktığım günde isabetli değilim.
Dostumun bulunduğu vatanı acaba neden terk etmişim.”
Muhâsibî aşka gelip ağlamaya başladı. Hazır olanların hepsi de ona acıdılar.[93]
Zünnûn-i Mısrî ( rahmetullâhi aleyh ) Bağdat’a geldiğinde birtakım sûfiler söyleyicileriyle ona geldiler ve söyleyicilerinin şiir okuması için ondan izin istediler, o da izin verdi:
“Aşkının azı beni eziyete koydu,
Eğer beni hüküm altına alsaydı nasıl olurdu?
Aşk müşterek olduğu halde aşkın tamamını kalbimde topladın,
Kaygısız ve dertsiz gülüp ağladığında,
Morali bozuk olana ağlamaz mısın?” deyince Zünnûn-i Mısrî ( rahmetullâhi aleyh ) kalktı ve yüz üstü düştü.[94]
Ebû Hüseyin Nurî, topluluk halinde bir davette idi. İlim hakkında bir mesele cari oldu. Ebû Hüseyin sükut ederek dinliyordu. Sonra başını kaldırarak şunları söyledi :
“Kuşluk vakti nice ses çıkaran güvercin (var ki) dalda keder içinde öter,
Onların eski dostunu ve mutlu günlerini hatırlayıp,
Ötmesi ve üzüntü ile ağlaması benim hüznümü harekete geçirdi,
Çok kere benim ağlamam onu uyutmadı, onun ağlaması da beni uyutmadı,
Muhakkak ben şikayet ediyorum, ona anlatamıyorum,
O da şikayet ediyor, bana anlatamıyor,
Lâkin ben onu aşk ateşiyle biliyorum,
O da beni aşk ateşi ile tanıyor.” (Böylece birbirimizin derdini anlıyoruz, demektir.)
Yine dedi ki: “Bu şiiri dinleyen toplumdan hiç kimse kalmadı, hepsi kalkıp vecde ve aşka geldiler. Bu aşk onların dalmış oldukları ilim ne kadar ciddi ve hak ise de onların vecd ve aşkı ilimden hâsıl olmamış, dinledikleri kasideden olmuştur.”[95]
Es-Seffârinî ( rahmetullâhi aleyh ) “Gıza-ul Elbâb” adlı eserinde der ki: “İlahi ve kaside dinlemek kalplerde olanları heyecanlandırır, içinde olan gizlilikleri harekete geçirir. Tasavvuf erbâbının kalpleri, Allah’ın zikri ile mamur, şehvet kirlerinden arınmış olduğundan ve Allah sevgisi ile yandığı için kalplerinde O’ndan başka bir şey kalmaz. Şevk, vecd, heyecan, telaş bunlar kalplerinde ateşin çakmak taşında gizli olduğu gibi bu ateş ancak sert bir cismin çarpması ile meydana çıkar. Öyle ise tasavvuf erbâbının muradı, kalplerindeki bu şeyi ateşleyecek bir sert cisim bulmaktır. İşte bu sert cisim, vuruşlarıyla ve gücü ile o ateşi meydana çıkarır. Kalpler de bu çarpışmada yerinde duramayacağı için organları harekete geçirir. Bağırmalar, çağırmalar ve bayılmalar olur yoksa dinledikleri kaside kalplerinde yeni bir şey meydana getirmiş değildir.”
sirruhu ) demiştir ki: Bundan dolayı Ebû Kasım Cüneyd ( kuddise
“Dinlemek kalplerde hiçbir şey meydana getirmez, ancak o kalbin içinde olanları harekete geçirir. Onların vecd ve aşk ile heyecanlandıklarını, arzularını, konuştuklarını, içlerinin derinliklerindeki gizliliklerle vecde geldiklerini görürsün. Aslında bu durum şairin şiiri ile değildir. Hatta onlar lafızlara da iltifat etmezler. Zira fehim zihnin hayal ettiğini geçmiştir.”
Ebû Hakman-us Sûfi ( rahmetullâhi aleyh ) bir kişinin “Ya Zahteri Berri” (Ey yaban zahteri) diye çağırıp dolaştığını duydu ve baygınlık geçirip yere düştü. Ayılınca bu olay kendisine anlatıldığında dedi ki: “O “İs’a Teraberri” (Çalış, iyiliği görürsün!) diyordu. Görmüyor musun, onun vecd hareketi kendi içindedir? Ne söyleyenin sözünde, ne de kastındadır. Bazı şeyhlerden rivayet edilir ki: Bir satıcı “Hıyar aşere-tün bi habbe” yani; “Hıyarın tanesi on liradır.” diye çağırıyordu. Bu arada bir devriş satıcıyı duyunca vecde geldi. Oradakiler kendisine, sen ne duydun ki aşka düştün? dediler.Allah bir hayra on lira veriyorsa bu cömertliğin karşısında şerler insana ne yapabilir.” demiştir. (Çünkü işittiğini değil de kalbinin derinliğindekini söylüyor. Mütercim)
Allah sevgisi ile yanan kimsenin latif manaları anlamasına galiz(kötü laflar) lafızlar mani olmaz. Bunlar nağme üzerinde durmaz, sureti de müşâhede etmezler. Her kim semayı (dinlemeyi) mananın rikkatine dönderdiğini zanneder ve nağmenin güzelliğine hamlederse o kimse semadan (dinlemekten) uzaktır.
Dediler ki: “ Sema, Rabb’anî bir hakikat ruhanî bir latifedir. Her şeyi işiten ve işittiren Allah’tan kıymetli latifelere ve nurlara yürütür. Kalpte olmayanı (ağyarı) yok eder ve zail olmayanı (Allah’ı) bırakır. İşte bu Hakk’tan gelen hakikatı doğru bir şekilde semadır.”
Bazı kişiler dedi ki: Vecde düşen kişinin hali, gelen ilhamlara katlanmanın zayıflığındandır. Bu durum letaif olan nurların izdihamı için kalbin kapısından girmesi, ona dehşetin düşmesi, azalarıyla oyalanması, çağırması, bağırması ve hıçkırmasıyla rahatlar. Bu durumlar ekseri yeni başlayanlarda zuhur eder. Nihayete erenlere gelince bunlar genellikle kalpleri genişlediği için sebat ve sükunet üzere olurlar. Gelen ilhamlar için sırları genişletilmiştir. Onlar sakin olmalarında dahi hareketlidir. Sabit olduklarında dahi sallanır ve hareket ederler.
Ebû’l Kasım Cüneyd Bağdâdî ( rahmetullâhi aleyh )’ye: “Biz senin sema zamanında hareket ettiğini görmüyoruz?” denildiğinde o da şu ayet-i kerimeyi söyledi:
“ Sen dağları görürsün de onları yerinde durur sanarsın, oysa onlar bulutların yürümesi gibi yürümektedirler.” (Neml Suresi ayet 88)[96]
I. Zikrin Faydaları
1- Ebû Hureyre ve Ebû Said el-Hudrî ( radıyallâhu anhuma ), Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’den şöyle rivayet ederler: “Herhangi bir müslüman topluluğu oturup yüce Allah’ı zikrederlerse muhakkak melekler onların etrafını kuşatırlar, onları rahmet kaplar ve üzerlerine sükunet iner. Yüce Allah (ind-i manevisinde meleklere) onları zikreder.” buyurdu.[97]
2Said el-Hudrî ( radıyallâhu anhu )’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) “Rabb Tebareke ve Teâlâ ‘den naklen şöyle buyurdu: “Her kimi Kur’an okumak ve zikrimi yapmak, benden istemekten alıkoyarsa ben ona isteyenlere verdiğimden daha faziletlisini veririm.”[98]
3Ebû Said-il Hudrî ( radıyallâhu anhu ) dedi ki: Nebi ( sallallâhu aleyhi ve sellem ), “Rabb Teâlâ kıyamet gününde buyurur: “Bugün ehl-i cem yani mahşer ehli, kimin ehl-i kerem olduğunu bilecek.” Denildi ki; “ehl-i kerem kimdir Ya Resulallah?” Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Mescidlerdeki zikir meclislerinin ehlidir.” buyurdu.[99]
4- Muaviye ( radıyallâhu anhu ) dedi ki: “Nebi ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) ashabının oluşturduğu bir halkaya çıkageldi: “Sizleri meclis kurup oturtan şey nedir?” dedi. Ashab: “Allah’ı zikir edip ona hamdetmeye oturduk.” dediler. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Bana Cebrail (aleyhisselâm) geldi. Allah’ın meleklerine sizinle övündüğünü haber verdi.” buyurdu.[100]
5Enes ( radıyallâhu anhu ) dedi ki: Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Herhangi bir kavim toplanıp Allah’ı zikir ettiklerinde semadan bir münadi çağırır, affolunduğunuz halde kalkınız. Muhakkak günahlarınız hasenata tebdil olundu.” buyurdu.[101]
6- Sabit ( radıyallâhu anhu ) dedi ki: “Selman Allah’ı zikreden bir toplumun içinde idi. Nebi ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) uğradığında onlar zikirden vazgeçtiler. Nebi ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Ne diyordunuz?” dedi. “Biz Allah’ı zikir ediyoruz.” dedik. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Rahmetin indiğini gördüm, ben de size müşareket etmeyi istedim.” dedi. Sonra O, “Allah’a hamdolsun ki Allah’u Teâlâ, ümmetimin içinde kendileri ile beraber nefsime sabır etmekle emrolunduğum birçok kimseleri yarattı.” buyurdu.[102]
İbn-i Kayyım Cevziyye ( rahmetullâhi aleyh ) “Zikrin faydaları” hakkında: “Zikrin yüzden daha fazla faydası vardır.” Onlardan bazıları şunlardır:
1Şeytanı kovar, kontrol altına alır, güç ve direncini kırar,
2- Rahman ( azze ve celle )’ı razı eder,
3- Endişe ve gamı kalpten giderir,
4- Kalbe ferahı, süruru ve bastı (zihnî açıklık) celp eder,
5- Yüzü ve kalbi nurlandırır,
6- Kalbi ve bedeni kuvvetleştirir,
7- Rızkı celbeder,
8- Zikredene heybet, halavet, ve güzelliği giydirir,
9- İslâm’ın ruhu, din değirmeninin kutbu, saadet ve necatın medarı olan muhabbeti miras bırakır. Cenab-ı Allah her şeyin bir sebebini yaratmış, muhabbetin sebebini de zikre devam etmekte kılmıştır. Her kim Allah’ın muhabbetine nail olmayı isterse yüce Allah’ın zikrine girişsin! Zikir muhabbetin kapısı, en büyük şiarı ve en doğru yoludur,
10- Zikredene murakabe bırakır. Hatta murakebe onu ihsan kapısına girdirir ve sanki yüce Allah’ı görüyormuş gibi ibadet ettirir.Nasıl ki oturan eve kavuşmadığı gibi zikirden gafil olan için de ihsan makamına yol yoktur.
11- İnabete vesile olur. İnabet, Allah ( azze ve celle )’a yönelmektir. Her kim onu zikretmekle rücunu çoğaltırsa bu durum bütün hallerinde kalbiyle ona yönelmeyi mümkün kılar. Onun barınacağı, sığınacağı, korunacağı, kalbinin kıblesi, bela ve musibet zamanında koşacağı yüce Allah olur.
12- Ona yaklaştırır. Yüce Allah’a yakınlığı ise zikri miktarıncadır. Onun uzaklığı da gafleti miktarıncadır.
13- Ona marifet kapılarından büyük bir kapı açar. Zikri ne kadar çoğaltırsa marifeti de o kadar ziyade olur.
14- Kalbi üzerine zikrin istilasının şiddetinden ve Allah ile beraber huzur tutmasından, Rabb’inin heybetini ve yüksekliğini mümkün kılar. Gafil ise bunun hilafınadır. Zira kalbinde heybetin perdesi ince ve naziktir.
15Yüce Allah’ın Bakara Suresi 152. ayetinde:
“ Öyle ise siz beni zikir edin, ben de sizi (rahmetimle) anayım.” buyurduğu gibi zikir yüce Allah’ın kendisini anmasına vasıl olur. Eğer zikir için hiçbir şey olmasa da yalnız bu fazilet ve şeref ona kifayet eder. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) Rabb Tebareke ve Teâlâ’dan rivayet ederek: “Her kim Beni nefsinde zikrederse ben de onu nefsimde zikrederim. Her kim beni bir toplum içinde zikrederse ben de onu daha hayırlı bir toplum içinde zikrederim” buyurdu.[103]
16- Kalbe hayat verir. Şeyh-ul İslâm İbn-i Teymiye ( rahmetullâhi aleyh )’den: “Kalp için zikir, balıkla su misalidir. Balık sudan ayrıldığında balığın hali nasıl olur?” dediğini işittim.
17- Kalbin pasını temizler ve kalbe cila bahşeder. Her şeyin bir pası vardır. Kalbin pası da gaflet ve nefsanî arzulardır. Kalbin cilası ise zikir, tevbe ve istiğfar etmektir.
18- Hataları düşürür ve giderir. Zira zikir, hasenelerin en büyüğüdür. Haseneler ise günahları giderir.
19- Kul ile Rabb’in arasında olan vahşeti giderir. Zira gafil ile yüce Allah arasında vahşet vardır, onu da ancak zikir giderir.
20- Muhakkak kul yüce Allah’ı bollukta zikir ile tanırsa Allah da onu şiddete düştüğü zaman tanır, yani ona yardım eder. Bu manada eser gelmiştir. Eserin manası ise: “Muhakkak Allah’ı zikir eden itaatkâr bir kula şiddet isabet ettiğinde veya ihtiyacı için yüce Allah’tan istediğinde, melekler: “Ya Rabb’i! İyi bir kuldan iyi bir sestir.” derler. Allah’tan iraz eden (yüz çeviren) gafil ona dua ettiğinde ve ondan istediğinde “Kötü bir kuldan kötü bir sestir.” derler,
21Yüce Allah’ın azabından kurtarır. Muaz ( radıyallâhu anhu ) merfu bir rivayetle: “Adem oğlunun amelinde kendisini zikrullahtan daha fazla Allah’ın azabından kurtaran bir amel yoktur.” buyurdu.[104]
22Nebi ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’nin haber verdiği gibi: “Zâkirin zikri, sekinenin inmesine, rahmetin kaplamasına ve meleklerin kuşatmasına vesiledir.”
23Gıybetten, nemimeden, yalandan, fuhuştan ve bâtıl olan şeylerden dilin meşgul olmasını engeller. Zira kul elbette konuşur. Dil zikirle ve ilâhi emirlerle konuşmazsa artık bazı haramlardan bahseder yahut haram konuşur. Ancak yüce Allah’ın zikri ile selamete çıkar. Müşâhede ve tecrübe de buna şahittir. Her kim dilini zikrullaha alıştırırsa onu bâtıl ve fuzuli şeylerden korur. Her kimin dili Allah’ın zikrinden kurursa bütün bâtıl, fuzuli ve fuhuş sözlerle dili yaşarır. Vela havle vela kuvvete illa billah.
24Muhakkak ki zikir meclisleri meleklerin meclisleridir. Boş söz ve gaflet meclisleri ise şeytanların meclisleridir. Hakiki bir kul kendine en güzelini ve en evlasını seçsin! Kişi dünyada ve ahirette hangi topluma değer veriyorsa onlarla beraberdir.
25- Zâkir zikir ile mutlu olduğu gibi kendisi ile beraber oturup kalkmış olduğu meclistekiler de mutlu olurlar. Nerede olursa olsun bu kişi mübarektir. Gafil ve boş sözle meşgul olan lağviyatı ve gafleti yüzünden mutsuz ve sıkıntılı olur. Kendisinin yüzünden meclisindekiler de mutsuz ve sıkıntılı olurlar.
26- Sahibini kıyamet gününde üzüntüden emin kılar. Hangi mecliste olursa olsun, kul Rabb’ini zikir etmiyorsa onda kıyamet gününde üzüntü ve noksanlık olur.
27- Halvette ağlayarak zikretmek, büyük sıcak bir günde yüce Allah’ın arşının altında Allah’ın kendisini gölgelendirmesine vesile olur. 28- Yüce Allah’ın zikir ile meşgul olan zâkire vergisi, isteyenlere verdiğinden daha fazladır. Hadiste Ömer b. Hattab ( radıyallâhu anhu ) dedi ki: “Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) yüce Allah’tan rivayet ederek: Subhanehu ve Teâlâ buyurdu ki: “Her kimi Kur’an okuması ve zikrimi yapması benden istemesinden alıkoyarsa ona isteyenlere verdiğimden daha fazlasını veririm.”
29- Eğer insanın azalarından bir azası gece ve gündüz dilin hareketi kadar hareket etse bu ona gayet meşakkatli ve güç gelir. Bilakis bu mümkün olmaz. Zira zikir, ibadetlerin en kolayı, en yükseği ve en faziletlisidir. Çünkü lisanın hareketi, azaların hareketinden daha kolay ve daha hafiftir.
30Zikir, cennete dikilen fidan olur. Zira Tirmizi, “Sünen” adlı kitabında Abdullah b. Mesud’un hadisi şöyle aktarılır : “Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): Ben Mirac’a çıkarıldığım gece İbrahim Halil (aleyhisselâm) ile karşılaştım. O: “Ya Muhammed! Ümmetine benden selam söyle! Cennet toprağının suyunun tatlı ve orada ağaçsız düz bir arazi olduğunu haber ver! Oranın ağacı ise:
“Subhânellâhi ve’l hamdü lillâhi ve Lâ İlâhe İllallâhu vallâhu Ekber” tesbihatı ve zikridir.” buyurdu. Kitab-ud Davet’te İbn-i Mesud’un hadisinde olduğu gibi Tirmizi hadis hasen ve gariptir dedi.
31- Zikrullaha verilen mükafat ve fazilet başka amellere verilmemiştir. Buhari ve Müslim’de, Ebû Hureyre ( radıyallâhu anhu )’den Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Her kim
“Lâ İlâhe İlllallâhü Vahdehü Lâ Şerike leh, Lehü’l mülkü ve lehü’l hamdü ve Hüve Ala Külli şey’in kadir” zikrini günde yüz defa derse on tane köle azat etmiş gibi olur, kendisi için yüz hasene yazılır, yüz günahı silinir ve o günde kendisi için akşama kadar şeytandan korunma hâsıl olur. Hiçbir kimse kendisinin getirdiğinden daha efdal bir şey getirmiş olamaz. Daha fazla amel işleyen müstesnadır.” buyurdu ve: “Her kim günde yüz defa
“Subhânellâhi ve bihamdihi” derse hataları denizlerin köpüğü kadar da olsa silinir.” buyurdu.
32- Rabb Tebareke ve Teâlâ’nın zikrine devam etmek, kulun dünya ve ahirette şekavetine sebep olan unutmadan emin olmayı icap ettirir. Zira Rabb Subhanenin unutulması, nefsi ve maslahatlarını unuturur. Yüce Allah Haşr Suresi 19. ayetinde:
“Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da onlara, kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir.” buyurdu.
33- Zikir; kulu döşeğinde, cadde ve pazarında, hastalık ve sıhhatinde nimet içinde ve lezzetinde yürütüp götürür. Hiçbir şey yok ki kişinin bütün vakitleri ve hallerini zikir kadar kapsayıp içine alsın. Hatta kulu döşeğinde uyurken dahi (Hakk’a) yürütür. Gafletle kaim (gece ve gündüz gafletle namaz kılan) ehl-i zikir ile yarış yapar, fakat görür ki ehl-i zikir döşeğinde yatmış olduğu halde kafile kendinden evvel geçmiştir. İşte bu gafil, kafilenin arkasında olduğu halde sabahlar. Bu, yüce Allah’ın faziletidir, dilediğine verir.
Âbidlerden bir kişi diğer bir kişinin yanına misafir oldu. Gece olunca âbid sabaha kadar namaz kıldı, o kişi de yatağında yattı. Sabaha çıktıklarında âbid ona: “Kafile seni geçti.” dedi. O da diğerine: “Misafirin kafile ile beraber sabahlaması mühim değil, asıl mühim olan yatağında yatmış olduğun halde kafileyi geçmektir.” dedi.
Bu ve buna benzer misallerin sahih olmayan yönü vardır. Her kim yanılıp da gafletle döşeğinde yatan kişi, ihlâsla kaim olanı geçmiş derse bu bâtıldır. Muhakkak yatağında yatan kişi kalbini Rabb’ine bağımlı, kalbinin sevgisini arşa yapıştırmış olduğu halde dünya ve içinde olanlardan ayrılarak kalbi meleklerle beraber arşın etrafını tavaf ettiği halde yatarsa onu hiçbir engel, hastalık, soğuk, kendini talep eden düşmanın görme korkusu ve diğer özürler ona mani olup gece namazından men edemezler. İşte bu adam döşeğinin üzerinde uzanmış, kalbini yüce Allah’a bağlamış olduğu halde yatar, yüce Allah da bunu bilir. Diğeri ise namaz kılar, Kur’an tilavet eder, kalbinde riya, ucup, şeref talebi ve insanların övmesi varsa yüce Allah bunu da bilir. Kalbi bir vadide, cismi başka bir vadidedir. Muhakkak ki yatağında olan ve uyuyan kişi, riya ve süm’a ile namaz kılanı çok merhale ile geçmiştir.
34Muhakkak zikir esasların başıdır. Sûfi taifesinin umumunun yolu, vilayetin belgesidir. Zikir kapısı kime açılırsa muhakkak yüce Allah’a duhul kapısı da açılır. Öyle ise temizlensin, Rabb’inin huzuruna girsin. İstediğinin hepsini onda bulur. Eğer Rabb’ini bulursa her şeyi bulur. Rabb’ini bulamaz kaçırırsa her şeyi kaçırmış olur.
35- Zikir bir ağaçtır ki sâliklerin onu ele geçirmek için gayret gösterdiği marifet ve hal meyvelerini verir. Marifet ve hallere nail olmanın yolu ancak zikir ağacından meyve dermekle elde edilir. Ne zaman bu ağaç büyüyüp de kökü yerleşirse meyvesi de gelişir. Zikir yakazadan (uyanıklıktan) tevhide kadar makamların hepsini semere olarak verir. Nasıl ki duvarlar temelin üzerine duruyor ve tavan da duvarların üzerine kaim oluyorsa zikir de bütün makamların temeli ve kaidesidir. Ayrıca makam ve kaideler zikir üzerine bina edilir. İşte kul da uyanmazsa seyir menzillerini kat edip geçmesi mümkün olmaz. Yukarıda geçtiği gibi kişi ancak zikir ile uyanır. Gaflet ise kalbin uyuması veya ölmesidir.
36Zikir eden mezkuruna yakın, mezkuru da kendisi ile beraberdir. Bu beraberlik hususi bir beraberlik olup ilim ve umumî ihata beraberliği değildir. (Yani herkesin anladığı gibi bir yakınlık ve beraberlik değildir.) Bu yakınlık, vilayet, muhabbet, nusret ve tevfikin yakınlığıdır. Yüce Allah’ın Nahl Suresi 128. ayetinde:
“Çünkü Allah (kötülükten) sakınanlar ve güzel amel edenlerle beraberdir.”
Ankebût Suresi 69. ayetinde:
“ Hiç şüphe yok ki, Allah iyi davrananlarla beraberdir.”
Enfal Suresi 66. ayetinde:
“ Allah sabredenlerle beraberdir.”
Tevbe Suresi 40. ayetinde:
“ Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir.” buyurduğu gibi... Zâkir için bu beraberlikte geniş bir nasip vardır. İlahi (Kudsi) hadiste olduğu gibi “Kulum beni zikir edip de benim için dudaklarını hareket ettirdiğinde ben kulumla beraberim.” buyurdu.[105]
Diğer bir eserde: “Benim zikrimin ehli, meclislerimin ehlidir. Şükrümün ehli, nimetimi ziyade ettiklerimin ehlidir. Taatimin ehli, ikram ettiklerimin ehlidir. Masiyetimin ehli ise umutlarını rahmetimden kestirmediğim ehlimdir. Onlar bana yönelip tevbe ederlerse ben onların dostuyum. Muhakkak ki bana tevbe edip temizlenenleri severim. Eğer onlar bana tevbe etmezlerse ben onların tabibiyim. Onları ayıplardan temizlemek için musibetlere iptila ederim.” buyurdu.[106]
Zâkir için hâsıl olan beraberlik hiçbir beraberliğe benzemez. Hâsıl olan o maiyet, muhsin ve muttakilerin eline geçecek olan maiyetten daha hususidir. O maiyete ibare ile yetişilmez, sıfat da ona nail olamaz. Muhakkak o, zevkle bilinir.
37Muttakilerden Allah’ın ikramına (en çok nail) olanı, “Zikirden dilinin yaşı kurumayanlardır.” Zira o, emir ve nehiyde Allah’tan en çok korkmuş, zikrini şiarı kılmıştır. Takva, onu cennete girdirmiş ve cehennemden kurtarmıştır. Bu bir sevap ve ecirdir. Zikir onu Allah’a yaklaştırmış ve ona bir makam vermiştir.
38- Muhakkak kalpte kasavet vardır. Ancak bu taş gibi katı olan kasaveti zikrullahtan başka hiçbir şey eritemez, sadece zikir eritir. Kula gerekli olan kalbinin katı kasavetini zikrullah ile tedavi etmesidir.
Hammad b. Zeyd hikaye eder ki bir kişi Hasan Basrî’ye dedi ki: “Ya Eba Said! Kalbimin kasavetini sana şikayet ediyorum.” (Yani ne yapayım?) Hasan: “Zikirle erit.” dedi. Zira kalpte gaflet şiddetlendiğinde kasavet de şiddetlenir. Ne zaman yüce Allah’ı zikrederse o kasavet kurşunun ateşte eridiği gibi erir. Zikrullah gibi kalbin kasavetini eriten başka hiçbir şey yoktur.
39Muhakkak ki zikir, kalbin şifası ve devası, gaflet ise hastalığıdır. Zira kalpler hasta, deva ve şifası ise yüce Allah’ın zikridir. Mekhûl ( rahmetullâhi aleyh ): “Allah’ı zikretmek şifa, insanları zikretmek ise dert ve hastalıktır.” der.[107]
Bir şiirde:
“Hasta olduğumuzda tedavimiz zikrinizdir,
Ne zaman zikrinizi terk edersek hastalığımız nüksedip geri döner.” denilir.
40- Zikir; yüce Allah’a dost olmanın aslı ve başıdır. Gaflet ise ona düşman olmanın aslı ve başıdır. Zira kul Rabb’ini zikre devam ederse Rabb’i onu sever ve ona dost olur. Eğer zikirden gafil olup terk ederse ona buğzedip düşman olur.
Evzai, Hasan b. Atiyye’nin şöyle dediğini söyledi: “Bir kulun yüce Allah’ın zikrinden ve zikrini eden bir kimseden hoşlanmaması kadar daha şiddetli düşmanlık eden bir kimse yoktur.” Bu düşmanlığın sebebi ise gaflettir. Gaflet bir kulda devam ettiği müddetçe o kişi zikir ve zikir eden kimseden hoşlanmamaya başlar. İşte o zaman yüce Allah, zikredeni velî ittihaz ettiği gibi zikirden hoşlamayanı da düşman ittihaz eder.
41Zikre devam eden bir kimse cennete gülerek girer. Zira Ebû Derdâ’dan zikredildi ki: “Yüce Allah’ın zikriyle dilleri yaşarmada devam eden kimselerden her biri cennete gülerek girer.” buyurdu.
42- Zikir, Kul ile cehennem arasında sed olur. Kul, cehenneme götürecek amellerden bir amel işler de bu sebeple cehenneme bir yol açılırsa zikrullah o yola sed olur. Eğer zikir devamlı ve kâmil olursa çok sağlam bir sed olup onun cehenneme girmesine tam engel olur. Zikir, yapıldığı miktarca engel olur.
43- Şer’i amellerin hepsi de zikrullahı ikame etmek için meşru kılınmıştır. Amelden maksat ise zikrullahı tahsildir. Yüce Allah Taha Suresi 14. ayetinde:
“ Zikrim için namazı ikame edin” buyurmuştur.[108]
Her kim zikrin faydaları hakkında geniş bilgi isterse tafsilatlı zikir kitaplarına müracaat etsin! Onlardan bazı örnekler: İmam Nevevî’nin “Kitab-ı Ezkâr”ı, İbn-i Atâullah İskenderî’nin “Miftah-ul Felah”ı, Celaleddin Suyûtî’nin “Amel-il Yevm ve Leyle” kitabı ve diğer ezkâr kitapları gibi…
Saadat-ı Sûfiyye her hallerinde yüce Allah’ın zikrine ısrarla devam edip bırakmadılar. Hatta birçok faydalarını görüp herkesin de kendileri gibi olması için yakıni bir tecrübeyle zikirden konuştular. Kendilerinden başkalarına Rab’larının zikrini çok yapmaları için tavsiyede bulundular. Çünkü Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Sizden biriniz hakkı ile iman etmiş olmaz, ta ki kendisi için istediğini din kardeşi için de istemedikçe” buyurur.[109]
aleyh ): “Allah’ın Tâbiinin imamı olan Hasan Basrî ( rahmetullâhi
kullarından Allah’a en fazla sevgili olanı, zikri çok yapan ve kalben daha takva sahibi olanlardır.” der.
Zünnûn-i Mısrî ( rahmetullâhi aleyh ): “Dünya Allah’ın zikri ile güzel olur. Ahiret de yüce Allah’ın affı ile çok güzel olur. Cennet ise rü’yetullah (Allah’ın görünmesi) ile çok güzel ve hoş olur.” dedi.
Ebû Said el-Harrâz ( rahmetullâhi aleyh ): “Muhakkak yüce Allah velîlerinin ruhlarına zikirden lezzet duymalarını ve yakınlığına vasıl olmalarını anında verir. Bedenlerine de nimetlerini anında verir. Her olan şeyde nasiplerini çoğaltır ve bedenlerini cennet ehlinin yaşayışları gibi yaşatır. Ruhlarını ise Rabb’anî bir hal üzere yaşatır.[110]
a. Zikrin Kısımları
Avamın zikri ve havâsın (seçkin kişilerin) zikri diye ikiye ayrılır. Bunlar:
Avamın zikri : Ecir ve sevap için yapılan zikirdir. Yani kulun mevlasını istediği bir zikir sîgasıyla riya, kibir, ucub, gurur gibi kötü sıfatlar bulunduğu halde zikretmesidir.
Havâsın (seçkin kişilerin) yaptığı zikir : Huzur zikridir. Kulun mevlasını hususi bir şekilde malum zikirlerle, Allah Subhane’nin marifetine nail olmak için yaptığı zikirlerdir. Nefsini zemmedilen sıfatlardan temizlemek, bütün ahlâkını güzel ahlâklar ile ziynetlemek, hissi zulmetten çıkmayı talep ederek, ruhani sırları elde etmeyi isteyerek zikretmesidir. İstediği adet ve sayılarını yerinde yapmak, miktarını sayma yorgunluğundan sâlim kalmak için tesbih kullanması evladır.
Zikir, müridlerin kalplerinin cilasıdır. Bağış ve lütuf kapısının anahtarıdır.
Kalplerin
üzerine
tecelliyatın
yoludur.
Ahlâk-ı Muhammediyye ile ahlâklanmak ancak onunla hâsıl olur.
İ. Sûfilerin Virdinin Kitap ve Sünnetten Delili
“Misbah” adlı kitapta olduğu gibi “vird” okumak, her gün belirli sayıda tevhid ve sâir zikirleri yapmaktır. Virdin cem’ine (çoğuluna) “evrad” denir. Sûfi taifesi, şeyhin talebesine sabah ve akşam namazından sonra emrettiği zikre denir.
Varid: lugatta tarık, döven, kapı çalan, gelen ve geçmişte gelen manalarına gelir. Denir ki “Verede aleyna fulanun” manası, “Bize falan geldi” demektir. İstılahtaki manası ise yüce Allah’ın evliyasının kalbine hediye ettiği raiha-i ilâhiyesidir. Ona kuvvet, hareket kazandırır, onu dehşete düşürür ve onun hissiyatını kaybettirir. Bu birdenbire olur ve sahibi üzerinde devam etmez.[111]
Allah’ın Kitab’ının çağırdığı ve sünnet-i şerifenin faziletini ve sevabını açıkladığı şer’an matlup olan zikir sîgalarından üç sîga virde ilave edilir:
1-İstiğfar: Beyaz ve temiz amel sayfalarına dönmek için yapılan yanılma ve hataları göz önünde tutarak nefsi muhasebeye çektikten sonra yüz defa “ estağfirullah” demek.
Çünkü yüce Allah Kur’an-ı Kerîm’in Müzzemmil Suresi’nin 20. ayetinde bize şöyle emretti:
“ Nefsiniz için hayırdan her ne takdim ederseniz, yüce Allah’ın katında ondan daha hayırlı ve daha büyük ecir bulursunuz. Yüce Allah’tan affınızı isteyiniz. Muhakkak ki yüce Allah ziyade bağışlayıcı ve acıyıcıdır.”
Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) ümmetine öğretmek ve onları yönlendirmek için istiğfarı çok yapardı. Ebû Hureyre ( radıyallâhu anhu )’nin rivayetinde, “Allah’a yemin ederim ki ben günde yetmişten daha fazla tevbe ve istiğfar ederim” buyurdu.[112]
Abdullah b. Busr ( radıyallâhu anhu ), “Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’dan işittim: “(Amel) defterinde çok istiğfar bulan kimseye müjdeler olsun” buyurdu.[113]
2-Salavat : Peygamberin yüksek zatına taalluk eden sıfatlarını, iyi vasıflarını, sevgi ve şevkle hareket edip, Resulullah’ın şan ve azametini düşünerek huzurla beraber yüz adet:
“Allahümme Salli Ala Seyyidine Muhammedin Abdike Ve Rasuliken Nebiyyil Ümmiyyi Ve Ala Alihi Ve Sahbihi Ve Sellim” demektir.
Çünkü yüce Allah bize Ahzab Suresi 56. ayetinde şöyle emretti:
“ Allah ve melekleri, peygambere çok salavat getirirler. Ey mü’minler! Siz de O‘na salavat getirin ve tam bir teslimiyet ile selam verin.”
Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) kendisine salat ve selamı çok getirmeye teşvik ederek: “Her kim benim üzerime bir salavat getirirse yüce Allah ona on defa salat (rahmet) eder” buyurdu.[114]
Enes b. Malik ( radıyallâhu anhu )’den rivayet olunduğuna göre Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) : “Her kim benim üzerime bir defa salavat getirirse yüce Allah onun üzerine on defa salavat getirir (yani ona on defa rahmet eder, onun on günahını siler ve onun derecesini on kat yükseltir)” buyurdu.[115]
Yine Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) : “Kıyamet gününde bana insanların en yakını, en çok salavat getirendir.” buyurdu.[116]
3- Kelime-i Tevhid
“Lâ ilâhe illallâhu vahdehu lâ şerike leh, lehulmülkü velehulhamdu َ “ ﷲ ﱠ ُ إِW ﱠ إِل َ ه
” P vehuve ala kulli şeyin kadir” sîgasıyla yüz adet veya yalnız
kelimesini O’ndan başka yaratıcı, O’ndan başka rızık veren, O’ndan başka menfaat veren, O’ndan başka zarar veren, O’ndan başka çok veren olmadığını… yalnız yüce Allah olduğunu tefekkür ederek ve kalbin üzerine hakim olan dünya sevgisini, hevâ, şehvet, vesvese, meşgale, ilgi, alaka ve birçok engeli silmeye uğraşarak, hatta kalbin yalnız yüce Allah için olması için yüz defa söylemek.
Bunun için yüce Allah bizi hâlis tevhide çağırıyor ve Muhammed Suresi 19. ayetinde:
“Bil ki Allah’tan başka mabud yoktur.” buyuruyor.
Aynı şekilde Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ), Kelime-i Tevhid’in sık sık tekrar edilmesine bizleri teşvik etti. Bu sözün faziletini ve sevabını açıklayarak zikrin en faziletlisinin “Lâ İlâhe İllallâh” sözü olduğunu buyurdu.[117]
Bu hadisin şerhinde Allâme İbn-i Allan ( rahmetullâhi aleyh ) dedi ki: “Lâ İlâhe İllallâh” zikrinin zâkirin kalbine yerleşip kalbi zemmedilen bütün sıfatlardan temizlemekte apaçık bir tesiri vardır. Sebebi ise “La İlahe” mabud fertlerin hepsinin nefy (yok olması), “İllallâh” ise Vahid zat için Hakkul-Vacib olan ve Celaline layık olmayan sıfatlardan münezzeh olan yüce Allah demektir. Zikre devam edip bırakmamak sebebiyle, zikir zâkirin lisanından bâtınına yansır, hatta içerisine yerleşip oturur, içerisini aydınlatır, düzene koyar, sonra da diğer uzuvlarını (azalarını) aydınlatır ve gayrete getirip teşvik eder. İşte bu sebeple mürid ve diğerleri zikre çok devam etmeleriyle emrolunurlar. [118]
Ebû Hureyre ( radıyallâhu anhu )’den, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “İmanınızı yenileyiniz” buyurdu. Denildi ki: “İmanımızı nasıl yenileriz Ya Resulallah!” Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) : “La İlahe İllallah” kavlini çoğaltın buyurdu.[119]
Yine Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Her kim günde yüz defa
“Lâ ilâhe illallâhü vahdehü lâ şerike leh, lehü’l mülkü ve lehül hamdü ve hüve ala külli şeyin kadir” derse onun için on köle azat etmeye denk olur, yüz hasene yazılır, ondan yüz günah silinir, o gün ta akşam oluncaya kadar şeytandan korunmuş olur ve hiçbir kimse onun getirdiğinden daha fazla bir şeyle gelmiş olmaz. Ancak bir kişi kendinden daha fazla amel yaptıysa bu müstesnadır” buyurmuştur.[120]
Dikkatle baktığımızda bu virdin sabah ve akşam kulun, Rabb’i ile yalnız başına kaldığı oturumda olması lazımdır. Böylece kul gününü yüce Allah’ın zikriyle ve taatıyla açmış ve sona erdirmiş olur. Umulur ki yüce Allah’ın Ahzab Suresi 35. ayeti kerimesinde:
“ Allah’ı çok zikreden erkeklerle kadınlar (işte) onlar için yüce Allah mağfiret ve büyük ecirler hazırlamıştır” buyurduğu kimselerden olalar.
Bu esasları şeyhimiz Efendimiz Muhammed Hâşimî ( rahmetullâhi aleyh ) şeyhinden aldığı gibi biz de kendisinden aldık…
Ehlullah’ın tarikinde olan sâlik için zikredilen virdin adeti üzerine yetinmek uygun ve münasip olmaz. Ona uygun ve münasip olan yüce Allah’ın zikrini ziyade yapmaktır. Çünkü seyr-i sülûkün başında sâlikin kalbi küçük çocuk gibidir. Çocuk büyüdükçe gıdanın ziyadeleştiği gibi mürid de yüce Allah’ın seyrinde büyüdüğünde Allah’a zikri ziyade olur. İyi düşün, çünkü zikir müridin kalbinin gıdası ve hayatıdır.
Böylece vird yüce Allah’a giden sâliklerin yolu olduğundan, şeytan sâliklerin yollarına oturur, çeşitli sebeplerle yüce Allah’ın zikrinden yüz çevirtip caydırır, gizli yanıltmalarla ve çeşitli aldatmalarla hak yolundan alıkoyar. Bazı müridler meşguliyetlerinin çokluğunu, boş zamanlarının olmadığını delil getirerek evrad okumayı terk ederler. Şeytanları onlara bunun makbul, meşru ve iyi bir özür olduğunu ve evradı boş bir vakte ertelemede bir beis olmadığını söyleyerek vesvese verir.
Ama Saadat-ı Sûfiyye, sâliklerini ihmal etmekten, oyalanmadan ve boş vakti gözetlemeden sakındırırlar. Zira ömür çarçabuk nihayet bulur ve meşgaleler daima yenilenir.
Atâullah ( rahmetullâhi aleyh ) “Hikem”inde: “Amelleri boş zamana havale etmen nefsinin saçmalayan ahmaklığındandır” demiştir.
Şarih ibn-i Acîbe ( rahmetullâhi aleyh ) demiş ki: “İnsanın üzerine vaciptir ki Allah’tan gayrılarıyla olan alakaları ve O’na ulaşmaya engel olan durumları kesmeli, hevâ ve arzularına muhalefet edip mevlasının hizmetine
süratle
yönelmeli,
bunları
yapmak
için
boş
vakit gözlememelidir. Çünkü sûfi vaktinin çocuğudur.”[121]
Bazı sâliklerin zikrin vesveselerden kurtarmadığını ve zikir ancak kalbin Allah ile huzur kurmasıyla yapılırsa zakire fayda vereceğini delil göstererek zikri terk etmelerini şeytan onlara güzel gösterir.
Lâkin Saadat-ı Sûfiyye’nin mürşidleri, müridlerini şeytanın önem verdiği bir giriş yeri olan (kalbe) karşı uyarırlar. İskenderiyeli İbn-i Atâullah ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Zikrederken yüce Allah ile kalbinin huzurunun olmadığı için sakın zikri terk etme. Zira gafletle beraber zikir yapman, gafil olup da zikri terk etmenden daha şiddetli değildir. Yani zikre devam etmen daha yerinde olur. Ola ki yüce Allah gafletle zikir yapman sebebi ile lütfu ile seni uyanık olan kişilerin derecesine yükseltir. Uyanık olarak zikir yapman derecesinden de yüce Allah ile huzur tutularak yapılan zikir derecesine yükseltir. Yüce Allah ile huzuru sağlayarak zikir de O’nun lütfu ile mezkurdan (yüce Allah’tan) gayriden yok olup da zikir yapan zatların derecesine yükseltir. İbrahim Suresi 20. ayetinde:
“ Ve bu Allah’a göre güç bir şey değildir.” buyruldu.[122]
Bazı ehl-i sülûk, kalplerine yüce Allah’tan gelen güzel ilham ve hâtıralara yetiştiklerinde bu durumla yetinerek evrad ve ezkârlarını terk ederler. Halbuki bunlar yüce Allah’a yakın olmak için kendilerinden virdin istendiğini bilmiyorlar. Zira Saadat-ı Sûfiyye kemâl derecelerine yetişseler bile hiçbir zaman evrad ve ezkârlarını terk etmemişlerdir.
Ebû Hasan ed-Derrâc ( rahmetullâhi aleyh ) dedi ki: “Cüneyd, arif-i billah olanlardan ve kendisine yüce Allah tarafından hediye olarak kerametler verilip de şöyle evrad ve ibadetlerini bırakmayıp da onlara riayet edenlerden bahsetti ve “Ariflerin ibadetleri, padişahların başlarındaki taçlarından daha güzeldir.” dedi. Cüneyd’i bir kişi elinde tesbih çekerken gördüğünde ona: “Sen bu kadar şerefinle eline tesbih almışsın!” Cüneyd de: “Evet” dedi ve ekledi: “Biz ulaştığımız makamlara ulaştıran nesneyi ebedi terk etmeyiz” dedi.[123]
İbn-i Atâullah ( rahmetullâhi aleyh ) dedi ki: “Virdi ancak cahiller hor görür. Vârid (vird sebebiyle hasıl olan faydalar) ahirette bulunur. Dünyanın son bulmasıyla vird de son bulur. Varlığı doldurulamayan şeye önem vermek daha evladır. Vird Allah’ın senden istediği varid ise senin O’ndan istediğindir. O’nun senden istediğiyle senin O’ndan istediğinin arası ne kadar uzaktır.!”[124]
Sonuçta geçen sebeplerden dolayı mürid virdini terk eder de gaybet halinden yakaza haline ve şeyhinden ilk kez ahd aldığı zamana dönerse bu kusuru ve ihmali neticesi ile yüce Allah’ın rahmetinden umut kesmesi hiç de uygun olmaz. Bilakis yüce Allah’a yönelip tevbe etmeli sonra geçirmiş olduğu virdleri kaza etmelidir. Zira diğer ibadet ve taatler gibi evrad da kaza edilir.
İmam Nevevî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Her kim gece ve gündüzde, namazların sonunda veya kendine adet edindiği herhangi bir vakitte zikir vazifesini geçirirse muktedir olduğunda yapsın, ihmal etmesin. Mürid vazifeye tutunmayı alışkanlık ederse bu vazifeleri geçirmeğe maruz kalmaz. Virdlerini vaktinde yapmaya gayret göstersin. Ne zaman ki kaza etmeyi alışkanlık haline getirirse artık vaktinde yapmayı zayi eder.”[125] (Geçirmemeye dikkat etmek gerekir.)
Sahih-i Müslim’de sabit olduğuna göre, Ömer b. Hattab ( radıyallâhu anhu )’dan, Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Her kim adet edindiği virdini veya o virdden bir kısmını yapmadan uyur, onu sabah ile öğle namazı arasında okursa geceden okumuş gibi amel defterine yazılır.” buyurdu.[126]
Dipnotlar
- Bu Hadis-i Kudsî’yi İmam Ahmed, Müsned’inde tahriç etmiştir.
- İbn-i Mace, Kitab-ul Edep’te, İbn-i Hibban’da Sahihinde rivayet etmiştir. İmam Ahmed Müsnedin’de, Hakim de Feyzül Kadir c.1 s.309’da rivayet etmiştir.
- Hadisi, Tirmizi Kitab-ud Davet’te rivayet etmiş ve hadis hasen demiştir.
- El-Futuhat-ul Rabbanîye Alel Ezkârin Nevevîyye c.1 s.106-109
- El-Futuhat-ul Rabbanîye Alel Ezkârin Nevevîyye c.1 s.106-109
- El-Futuhat-ul Rabbanîye Alel Ezkârin Nevevîyye c.1 s.106-109
- Hadisi Buhari Sahihinde Kitab-ud Davad’da rivayet etmiştir.
- Hadisi Buhari Sahihinde Kitab-ud Davad’da rivayet etmiştir.
- Hadisi Tirmizi Kitabud Davad’da tahriç etmiş ve hasen olduğunu söylemiştir.
- Terhib ve Tergibde c.2 s.406. Hadisi Taberani, hasen isnadla rivayet etmiştir.
- Hadisi Müslim Kitab-uz Zikir’de, Tirmizi Kitabud Davad’da tahriç etmişlerdir.
- Hadisi Tirmizi, Kitabu Dua’da, Fadluz Zikir’de, İbn-i Mace’de Edep’te ve Fadluz Zikir’de rivayet etmiştir.
- Hadisi Müslim Kitabuz Zikir’de, Buhari Kitabut Tevhid’de, Tirmizi, Nesaî ve İbn-i Mace Kitabud Davad’da rivayet etmişlerdir.
- Hadisi İmam Ahmed, Ebû Yala ve İbn-i Hibban Sahihinde, Beyhaki ve diğerleri rivayet etmişlerdir. Terhib ve Tergib c.2 s.404’de olduğu gibi.
- Hadisi İmam Ahmed rivayet etmiştir. Ravileri sağlamdır. Mecmauz Zevaid c.10 s.76’da olduğu gibi
- Hadisi Tirmizi Kitabu Fedailul Kur’an’dan tahriç etmiş. Hadis hasendir demiştir. Ayrıca Darimi ve Beyhaki’de rivayet etmişlerdir.
- Nuru’t Tahkik, s.147
- Hicri 709’da vefat eden ibn-i Atâullah İskenderî’nin, Miftahul Felah, s.4
- Risale-i Kuşeyriyye s.110
- Hicri 751’de vefat eden İbn-i Kayyım Cevziyye. El Vabilu’s Sayyib Minel Kelimi’t Tayyib s.52
- Fahreddin Râzî, Tefsiri Kebir, c.4 s.472
- Ahmed Zerrûk, Kavaid-ut Tasavvuf s.37
- İbn-i Acîbe, Tecrid-ü Şerhü’l Ecrumiyye s.29
- Hadisi Buhari Sahihinde, Nesaî, Tirmizi, İbn-i Mace Sahihinde zikir etmişlerdir.
- Hadisi Beyhaki rivayet etmiştir. Suyûtî’nin El Havi lil Fetava c.1 s.391’de olduğu gibi.
- Hadisi Buhari Sahihinde tahriç etmiştir. İbn-i Haceril Eskalani Fethul Bari c.2 s.259’da olduğu gibi.
- Hadisi İmam Ahmed, Ebû Davud ve Tirmizi rivayet etmişlerdir. Suyûtî’de El Havi lil Fetava, c.1 s.389’da sahih olduğunu söylemiştir.
- Hadisi Hakim tahriç etmiştir. Geçen kaynak c.1 s.391’de olduğu gibi.
- Büyük Allâme Celaleddin Suyûtî, el-Hâvî lil Fetava c.1 s.394. Bu kitap, fıkıh, tefsir, hadis, usûl, nahiv, irab ve diğer ilimlere temas eder. İmam Suyûtî h.911’de vefat etmiştir.
- Büyük Allâme Şeyh Mahmud Âlûsî, Ruhul Mania, c.16 s.147-148. Âlûsî h.1270 senesinde vefat etmiştir.
- Hadisi Müslim Sahihinde, Kitabu’l Mesacid, Mevakı-us Salatta, Tirmizi Kitab-us Salatta rivayet etmişlerdir.
- Hâşiyet-üt Tahtavî Ala Merakıl Felah s.208
- Hâşiyetü İbn-i Âbidin s.263
- Şeyh Abdulvehhab eş-Şa’rânî, El Mîzan c.1 s.160
- El Futuhat-ur Rabbaniyye Ale’l Ezkâr-un Nevevîyye c.1 s.106-109
- El Futuhat-ur Rabbaniyye Ale’l Ezkâr-un Nevevîyye c.1 s.127
- İmam Gazalî, Kitabul Erbain fi Usûliddin, s.52-55
- Hadisi Tirmizi Kitabud Davad’da tahriç etmiştir.
- Müslim Sahihinde Kitab-uz Zikirde, Tirmizi Kitabud Davad’da ve Hakim tahriç etmişlerdir.
- Müslim Sahihinde Kitab-uz Zikirde, Tirmizi Kitabud Davad’da tahriç etmişlerdir.
- Müslim Sahihinde Kitab-uz Zikirde, Tirmizi Kitabud Davad’da tahriç etmişlerdir.
- Hadisi Bezzar rivayet etti. Heysemî’de isnadının hasen olduğunu söylemiştir.
- Hadisi Tirmizi Kitabud Davad’da rivayet etmiştir.
- El Futuhat-ur Rabbanîye Alel Ezkârin Nevevîyye c.1 s.94
- Hâşiye İbn-i Âbidin c.5 s.263
- Hâşiyet-üt Tahtavî Ale Merakı’l Felah s.208
- Hadisi Buhari Sahihinde, Kitab-u Ebvabi’s Salati’l Cemaati, Müslim’de Kitab-uz Zekat’ta tahriç etmişlerdir.
- İbn-i Acîbe, İkaz-ul Himem fi Şerhil Hikem c.1 s.79
- Hadisi Tirmizi, Kitabud Davad’da rivayet etmiş, hasen olduğunu söylemiştir.
- Hadisi Müslim, Kitabut Taharet’de ve Kitabul Fedail’de, Tirmizi Kitab-ud Davad’da, Ebû Davud ve İbn-i Mace, Kitab-ud Taharet’de tahriç etmişlerdir.
- Nurut Tahkik s.147
- Hadisi İmam-ı Müslim Sahihinde, Kitabul Mesacid ve Mevedius Salat’ta rivayet etmiştir.
- Hadisi İmam Müslim Sahihinde, Kitabuz Zikir ve Dua’da rivayet etmiştir.
- Hadisi İmam Müslim Sahihinde, Kitabuz Zikir ve Dua’da rivayet etmiştir.
- Hadisi Buhari Sahihinde, Kitab-ud Davad’da, Müslim Kitabuz Zikir’de rivayet etmişlerdir.
- Allâme İbn-i Allan Es-Sıddıkî, El Futuhat-ur Rabbanîye, Alel Ezkâri’l Nevaviyye, c.1 s.209 İbn-i Allan h. 1057 senesinde vefat etmiştir.
- Hadisi Müslim Sahihinde, Kitabul İman’da, Tirmizi Kitabu’l Fiten’de tahriç etmişlerdir. Tirmizi hasen olduğunu söylemiştir. Ayrıca İmam Ahmed’de Müsnedinde rivayet etmiştir.
- Hadisi Müslim Sahihinde, Kitabul İman’da, Tirmizi Kitabu’l Fiten’de tahriç etmişlerdir. Tirmizi Hasen olduğunu söylemiştir. Ayrıca İmam Ahmed’de Müsned’inde rivayet etmiştir.
- Molla Ali el-Kâri, Mirkatü’l Mefatih, Şerhu Mişkati Mesabih, c.5 s.226
- Hâşiyet-ü İbn-i Âbidin, c.1 s.5
- Hadisi İmam Ahmed Müsnedinde, Hakim Müstetrekinde ve İbn-i Hibban Sahihinde Ebû Hureyre (radıyallâhu anhu)’den tahriç etmişlerdir.
- Allâme Münavî, Feyzül Kadir Şerhu Cami-us Sağir, c.2 s.309
- Nurut Tahkik, s.174
- Nurut Tahkik, s.174
- Tecrid-ü İbn-i Acîbe, Ale Şerhi Metni Ecrumiyye, s.15
- Hadisi Ebû Davud ve Hakim tahriç ettiler. Hakim, Müslimin şartı üzerine sahihtir demiştir. Tergib ve Terhib c.2 s.410’da olduğu gibi.
- Hadisi Ebû Davud Sünenin’de, İmam Ahmed, İbn-i Ebi Dünya, Nesaî ve İbn-i Hibban Sahihinde rivayet etmişlerdir. Lafız Ebû Davud’a aittir.
- Hadisi Tirmizi Kitabud Davad’da rivayet etti ve hasen olduğunu söylemiştir. Ebû Davud’da Sünenin’de rivayet etti.
- Hadisi Taberani tahriç etmiş Beyhaki’de çeşitli senetlerle rivayet etmiş, o senetlerden biri ceyyiddir.
- Ravdatün Nazirin s.44
- Hicri 774’de Şam’da vefat eden, İmam, Hafız, Müfessir, Tarihçi İsmail bin Kesir, El Bidaye Vennihaye c.8 s.6. Hadisi ayrıca Ebû Nüaym Hılye’de c.1 s.76’da tahriç etmiştir.
- Büyük fakih İbn-i Âbidin’in, Mecmuat-u Resail-i İbn-i Âbidin, 7. risalesinde, Şifa-ul Alil ve Bellül Ğalil fi Hükmi Vasiyyetil Bil Hatemati vet Tehali s.172-173
- İbn-i Zeyni Dahlan, Es-Siretün Nebeviyye, Vel Asarul Muhammediyye, c.2 s.252 Siretü Halebiyye’nin kenarında. Hadisi Buhari Sahihinde Kitabu Sulh’ta rivayet etmiştir.
- Allâme Mahmut Alusî, Ruhul Meani, c.4 s.140
- Hadisi Buhari Sahihinde, Kitab-ul Edep’te, Müslim’de Kitabul Cihat’ta rivayet etmişlerdir.
- İbn-i Esir Nihayede şöyle diyor: “Şiir bahirlerinden olan recez, belli bir bahirdir ve şiirden bir çeşittir. Bunda her mısra ayrı olur. Bundan oluşan kasidelere eraciz denir. Bu seciğli ise de ancak şiir veznindedir. C.2 s.79
- Bu hadisi Buhari Sahihinde, Kitabul Edep’te Müslim’de Kitabul Cihad’da rivayet etmişlerdir.
- Bu hadisi Buhari Sahihinde, Kitabul Edep’te Müslim’de Kitabul Cihad’da rivayet etmişlerdir.
- Hadisi Buhari Sahihinde, Kitabus Salat’ta rivayet etmiştir. Hadisin başı şudur: “Ey Hassan, Resulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından cevap ver. Allah’ım onu ruhul Küdus ile destekle. Hadisi Sahih-i Müslim de Fedail-ü Hassan bin Sabit bâbında zikretmiştir.
- Hadisi Müslim Sahihinde, Fedailüs Sahabe’de rivayet etmiştir. Hadisin başı İnna ruhal kudusi… diye başlar.
- Gizau’l Elbâb s.155
- İmam Şâtibî, el-İtisam, c.1 s.220
- Muhaddis İbn-i Hacer-ül Askalani dedi ki: “Buhari Edebül Müfret’te, Abdullah b. Amır’dan, hadisi merfu olarak şu lafızla rivayet ediyor: “Şiir söz gibidir; Güzeli, güzel söz gibidir. Çirkini de çirkin söz gibidir.” Hadisin senedi zayıftır. Taberani tahriç etmiştir. İmam Şafiî’nin bu sözü çok meşhurdur. İbn-i Battal bu sözün sadece İmam Şafiî’ye nisbet edilmesini kusurlu bulmuştur. Müfessir Kurtubi’de şafiîlerden bir cemaatı, bu sözü İmam Şafiî’ye nisbet ettikleri için ayıplamıştır. Muhaddis İbn-i Hacer-ül Askalani, Feth-ul Bari fi Şerhi Sahih-il Buhari, c.10 s.443
- İmam Nevevî, Şerhu Sahihi Müslim, Kitab-ul Fedail-us Sahabe c.16 s.45
- Tuhfetu’l Ahvezî, Şerhu Sünen-üt Tirmizi, c.2 s.276
- Hüccet-ül İslâm Gazalî, İhya-u Ulumiddin, c.2 s.242
- Hadisi Buhari Sahihinde Kitab-ul Edepte, Müslim’de Kitab-u Fedail-us Sahabe’de rivayet ettiler.
- Hadisi Buhari Sahihinde, Kitab-ul Edep’te rivayet etmiştir.
- Hafız Ahmed İbn-i Hacer-ül Askalânî, Fethul Bari, Şerhu Sahihil Buhari c.10 s.442. İbn-i Hacer h.852’de vefat etmiştir.
- Allâme Es-Seffârinî’nin, Gızaul el-Bâb Şerhu Manzumet-ül Adap c.1 s.145
- Nahlavî diye meşhur Fakih, Şeyh, Halil b. Abdulkadir Şeybânî, Ed Durarü’l Mübaha fil Hazeri vel İbaha s.93
- İhya c.2 s.152
- Ebû Abdurrahman Sülemî, Tabakat-üs Sûfiyye s.60. Bu kitabı Nureddin Şeribe tahkik etmiştir. Sülemî, h.412’de vefat etmiştir.
- İhya, c.2 s.250
- İhya, c.2 s.263
- Gizaul El-Bâb, c.1 s.137
- Hadisi Müslim, Kitabuz Zikir’de, Tirmizi Kitabud Dua’da rivayet ettiler. Tirmizi Hadisin hasen sahih olduğunu söylemiştir.
- Hadisi Tirmizi tahriç etti ve hasendir dedi. Dâremî ve Beyhakî de tahriç ettiler.
- Hadisi, İmam Ahmed, Ebû Ya’la, Beyhakî ve İbn-i Hibban Sahihinde rivayet ettiler.
- Müslim Kitab-uz Zikirde, Tirmizi Kitab-ud Dua’da tahriç etmişlerdir.
- Ahmed ve diğerleri tahriç ettiler.
- Hadisi İmam Ahmed ve Hakim tahriç ettiler. Hakim’de Sahih olduğunu söylemiştir.
- Buhari’nin, Sahihinde Kitab-ut Tevhit’de, Ebû Hureyre (radıyallâhu anhu)’nin rivayet ettiği hadiste.
- Tirmizi Kitab-ud Dua’da rivayet etmiştir.
- İmam Ahmed, İbn-i Mace, Hakim, İbn-i Hibban ve Feyz-il Kadir c.1 s.309’da olduğu gibi.
- İmam Ahmed’in müsnedinden tahriç edilmiştir.
- Bunu Beyhaki, Mekhul’dan “İnne Zikrallah” lafzı ile mürsel olarak rivayet etmiştir. Aculuni, Keşful Hafa c.1 s.419
- İbn-i Kayyım Cevziyye, el-vâbilu’s Sayyib Mine’l Kelimi’t Tayyib. Dikkat çeken şudur ki İbn-i Atâullah İskenderî zikrin bu faydalarını Miftahul Felah kitabının 30.sayfada zikretmiştir. İbn-i Kayyım da ondan biraz düzenleme ve az ilavelerle nakletmiş; Esas kaynak olan İbn-i Atâullah’ın Miftahul Felah kitabına nisbet etmemiştir. Malumdur ki İbn-i Atâullah h. 709’da vefat etmiştir. Halbuki İbn-i Kayyım h.751’de vefat etmiştir.
- Hadisi, Buhari ve Müslim Kitabul İman’da, Enes’den, Nesai Kitabul İman’da, Tirmizi Sıfat-ul Kıyame kitabından tahriç ettiler.
- Ebû Nüaym, Hilyet-ül Evliya c.1 s.247’de
- İbn-i Acîbe, Şerhul Hikem, c.1 s.160
- Bu hadis-i şerifi, Buhari Sahihinin “Davat” kitabında tahriç etmiştir.
- Hadisi İbn-i Mace, Kitabul Edep’te tahriç etmiş, Zevaid’de de isnadı sahih, ravileri güvenilir demiştir.
- Müslim Sahihinde, Kitab-us Salat bahsinde ve Nesa-i Kitab-ul İftitah’ta rivayet ettiler.
- Nesa-i, Kitab-ul İftitah’ta istihraç etmiştir.
- Tirmizi Kitab-ul Ebvab-us Salat’ta rivayet etti ve hadis hasendir dedi.
- Hadisi Tirmizi Kitab-ud Davad’da rivayet etti. Hadis hasendir dedi.
- Allâme İbn-i Allan Sıddıki’nin “El-Futuhatu Rabbanî Alel-Ezkâr-un Nevevîyye” kitabı c.1 s.213.
- İmam Ahmed Müsned’inde c.2 s.359’da rivayet etti.
- Buhari, Kitab-ud Davat, Müslim Kitab-uz Zikir, Tirmizi de Kitab-ud Davat’ta rivayet etmişlerdir.
- İkaz-ul Himem fi Şerhil Hikem c.1 s.49
- İkaz-ul Himem c.1 s.79
- İkaz-ul Himem c.1 s.162
- İkaz-ul Himem c.1 s.160
- Kitabu’l Salatu’l Müsafirin ve Gasruhe
- Nevevî’nin Ezkârı s.13’de.
