Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 3, 2026

Zühd (Tasavvuf Sözlüğü)

Zühdün Tanımı İbn-i Cellâ ( rahmetullâhi aleyh ): “Zühd, dünyanın senin gözünde küçülmesi için ona zeval gözü ile bakmandır. Bu sebeple dünyadan uzaklaşmak sana daha kolay olur.”[1] diye buyurdu. Denildi ki: “Zühd, …

Zühdün Tanımı

İbn-i Cellâ ( rahmetullâhi aleyh ): “Zühd, dünyanın senin gözünde küçülmesi için ona zeval gözü ile bakmandır. Bu sebeple dünyadan uzaklaşmak sana daha kolay olur.”[1] diye buyurdu.

Denildi ki: “Zühd, nefsin tekellüfsüz (yapmacık tavır takınmadan) dünyadan kaçınmasıdır.”[2]

aleyh ): “Zühd, dünyayı küçük görüp İmam-ı Cüneyd ( rahmetullâhi

eserlerini kalpten silmektir.”[3] buyurdu.

İbrahim b. Edhem ( rahmetullâhi aleyh ) ise: “Zühd kalbin dünyadan ayrılmasıdır, elin ayrılması değil.”dedi.

İşte bu ariflerin zühdüdür. Bundan daha yükseği ise yüce Allah’tan başka, dünyadan, cennetten ve bunların gayrisinden sıyrılan mukarribinin zühdüdür. Ancak bu tür zühd sahibleri yüce Allah’a vasıl olanlar ve O’na yaklaşanlardır.[4]

Zühd, kalbi dünya sevgisinden ve şehvetlerinden boşaltıp Allah sevgisi ve marifeti ile doldurmaktır. Kalp ne kadar dünya süsü ve meşgalelerinden ilgiyi keser ve kurtulursa Allah’a olan sevgisi, teveccühü, murakabesi ve marifeti de o kadar artar. İşte bunun için arifler zühdü, yüce Allah’ın sevgisine, rızasına nail olmanın yanında O’na vasıl olmanın şartı olduğunu kabul ederler. Yoksa zühd, kastedilen bir gaye değil, Allah’a ulaşma yoludur.

A. Zühdün Meşru Olması

Bazıları zühdün İslâm’da olduğunu kat’i olarak inkâr ederler. Zühdün, dine sonradan sokulan bir bid’at olduğuna itibar ederler. Bu zühdün Nasranî ruhbanlarından veya Acemlerin dini inançlarından bize nüfuz

ettiğini

söylerler.

Bu

duruşları

İslâm’ın

hakikatini bilmediklerinden kaynaklanan bir aceleciliktir. Eğer bu münkirler Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın hadislerine müracat etselerdi onun açıkça zühde çağırdığını ve yüce Allah’ın sevgi ve muhabbetine nail olmaya yetişmek için bir vesile olduğuna itibar ettiğini görürlerdi. Sehl ibn-i Sad-üs Saidî ( radıyallâhu anhu ) rivayet eder ki:“Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a bir kişi geldi: “Ya Resulallah, bana bir amel göster ki onunla amel ettiğimde Allah da ve insanlar da beni sevsin!” Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) ona: “Dünyadan vazgeç Allah seni sever, insanların elinde (olan şeyden) vazgeç, insanlar da seni sever.” buyurdu.[5]

Sonra herhangi bir müslüman yüce Allah’ın Kitab’ını incelerse dünyanın şanını küçülten, hızlıca yok olduğunu gösteren, onu hakir görmeyi açıklayan ve onun nimetlerinin geçici olduğunu bildiren birçok ayet-i kerimeler bulur. Zira dünya aldatıcı bir evdir. Gafillerin fitnesidir. Dünyanın sevgisini insanların kalbinden çıkarıp ta ki insanların yaratılış gayesi olan Allah’ı tanımaları ve O’nun dinini ikame etmekten geri kalmasınlar diye, yüce Allah Fatır Suresi 5. ayetinde:



“ Ey insanlar! Allah’ın vaadi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı şeytan da Allah hakkında sizi kandırmasın!” buyurdu.

Yine böylece yüce Allah Ankebût Suresi 64. ayetinde:

“ Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna (oradaki hayata) gelince, işte asıl yaşam odur. Keşke bilmiş olsalardı.” buyurdu.

Kehf Suresi 46.ayetinde:

“ Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Ölümsüz olan iyi işler ise Rabb’inin nezdinde, hem sevapça daha hayırlı, hem de ümit bağlamaya daha layıktır.” buyurdu.

İşte böylece diğer ayet-i kerimeler de aynı konuya dokunur ve okunu bu büyük hedefe atar.

Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın siyretini ve davranışını gösteren durumu gözden geçirdiğimizde, çok kere ashabını dünyadan uzaklaştırıp onu istememeye ve süsünden ayrılmaya yönlendirdiğini buluruz. Bu, dünyanın şanını küçültmek ve cazibelerini hakir göstermekle olur. Bunların hepsi, insanları asıl ve mühim görevlerinden alıkoymaması ve taşıdıkları kutsal risaletten kesmemesi içindir!

Bazen de Peygamberimiz ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) yüce Allah’ın dünyayı bizim için ziynet, deneme ve imtihan kıldığını belirtir ve bizim dünyadaki tasarrufumuzdan Allah razı oldu mu yoksa olmadı mı, onu görmek ister. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Dünya şirin ve yeşildir. Muhakkak yüce Allah sizi orada halife kıldı, nasıl amel ettiğinize bakıyor! Dünyadan korkun (çekinin), kadınlardan korkun” buyurdu.[6] Bazen de Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) ashabına, dünyanın geçici bir gölge ve çabuk biten bir eğlence yeri olduğunu hatırlatır. Ta ki dünyaya güvenmesinler, yoksa dünya onları yüce Allah’tan keser (uzaklaştırır).

İbn-i Ömer ( radıyallâhu anhuma ) şöyle anlatır: “Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) omzumdan tuttu ve bana: “Sen dünyada sanki bir garip gibi veya yoldan geçen bir yolcu gibi ol!” buyurdu. Yine İbn-i Ömer ( radıyallâhu anhuma ) diyordu

ki:

“Akşama

çıktığında

sabahı

bekleme

(gözetme), sabahladığında da akşamı gözetme, (işlerini zamanında yap), sıhhatini hastalığın için ayır ve hayatını da ölümün için ayır!”[7]

İbn-i Mes’ud ( radıyallâhu anhuma ) dedi ki: “Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) bir hasır üzerinde yattı, uyudu, sonra hasır yan tarafına iz bırakmış olduğu halde kalktı. Biz: “Ya Resulallah sana yatman için bir döşek temin etsek” dedik. Buyurdu ki: “Benim dünyaya ne ülfetim ve ne de muhabbetim var. Ben ancak dünyada ağaç altında gölgelenen bir yolcu gibiyim. (Yolcu) sonra gider ağacı terkeder.”[8] Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) dünyanın hakirliğine işaret ederek: “Eğer dünya Allah indinde bir sivrisineğin kanadına denk olsaydı, Allah, kafire bir yudum su vermezdi.” buyurdu.[9]

İşte böylece Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ), halifeleri ve ashab-ı kiramı böyle değerli uygulamalar üzerinde idiler. Onların nefisleri dünyaya meyletmekten kaçınmış ve kalpleri dünyada zühd ile yaşamıştır. Onlara ara sıra fakirlik, şiddet ve mihnetler uğrardı fakat onlar yine de yüce Allah’ın hükmüne rıza göstermede, teslimiyette ve sabırlarında daima ziyadelik gösterirlerdi. Sonra da dünya onlara hakir gelirdi. Dünya onların önlerine hazinelerini ve anahtarlarını atar, onu ahirete merdiven ve Allah’ın razı olduğu amellere vesile ederlerdi. Kalpleri yüce Allah’a itaatla meşgul olur, lükse, şımarıklığa, kibre, gurura, ziyade cimriliğe düşmezler ve kalplerini bu gibi kötü sıfatlarla meşgul etmezlerdi. Ebû Bekir Efendimiz ( radıyallâhu anhu ), bütün malını yüce Allah’ın yoluna verdi. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) ona: “Ehline ne bıraktın?” diye sorduğunda o da: “Allah ve Resul’ünü bıraktım” dedi.[10]

Ömer b. Hattab ( radıyallâhu anhu ) bu zühd yarışında ön plandaydı. Onun karşılıksız verişi ve zühdü, darb-ü mesel olmuştur.

Osman ( radıyallâhu

anhu ) Ceyş-ul Usra (Tebük Kazasında) bütün askerlerin teçhizatını temin etti. Onlara malından infak etti, harcadı ve Allah’ın rızası karşılığında bu yaptığı büyük masrafa hiç de aldırış etmedi. Kendini şiddete kurban (feda) etmesi, kendisinin üzerine diğerlerini tercih etmesi, dünyadan kaçınması, çok ciddi ve kapsamlı olduğu için Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) onun hakkında: “Osman bugünden sonra amel etmese de zararı olmaz.” buyurdu.[11]

Siyer kitapları Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) ve ashab-ı kiramının zühd haberleri ile dolup taşmaktadır. Burada bu yazıların tafsilatına girmeden aşağıda az bir parçası ile yetineceğiz.

Nâfî ( radıyallâhu anhu ), “İbn-i Ömer ( radıyallâhu anhuma )’in şöyle dediğini aktarır: “Allah’a yemin olsun ki Nebi ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’nin ne evinde ne de evinin haricinde üç kat elbisesi biraraya gelmiştir. Ebû Bekir ( radıyallâhu anhu )’in evinde de üç elbisesi birarada bulunmamıştır. Lâkin ben, onlar ihrama girerken elbiselerini görürdüm. Onlardan herbirinin izarı ve örtüsü vardı. Sizden birinizin gömleğinin fiyatına denk idi. Allah’a yemin olsun ki Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın elbisesini yamadığını gördüm. Ebû Bekir ( radıyallâhu anhu )’in bir abayı tamir ettiğini gördüm. Ömer ( radıyallâhu anhu ) Emir el-Mü’minin olduğu halde, cübbesinin yırtığını deri ile yamarken gördüm. Elbette ben bu kendi vaktimde, Peygamber ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) ve ashabının yüzden fazlasının bu sıfatta olduğunu bilirim. Eğer isteseydim bu tür örnekleri bine de çıkarabilirim.”[12]

Ömer b. Hattab ( radıyallâhu anhu )’ın kızı Hafsa ( radıyallâhu anhuma ) Ömer’e der ki: “Ya Emir el-Mü’minin! (Keşke) giydiğin elbiseden daha yumuşak bir elbise giyseydin ve yediğinden daha güzelini yeseydin! Halbuki Allah sana rızkı ve hayrı ziyade vermiştir.” Ömer: “Senin münakaşanı nefsine havale ederim” dedi. Sen hatırlamaz mısın, Resullulah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) hayatın zorluklarıyla ile karşılaşmadı mı? Bunu ona hatırlatmaya devam etti, hatta Hafsa ( radıyallâhu anhuma )’yı ağlattı ve dedi ki: “Allah’a yemin olsun ki, eğer onların şiddetli yaşayışları gibi yaşamayı başarsaydım, umulur ki ben de onlarla beraber refah bir yaşayışa yetişirdim.”[13]

Katade ( radıyallâhu anhu )’den rivayetle: Ömer b. Hattab ( radıyallâhu anhu ) Cuma günü (evden) insanlardan daha yavaş, daha sonra çıktı, geç kaldığı için onlara özür beyan etti ve dedi ki: ”Benim geç kalmama sebep şu elbisemin yıkanmasıdır. O elbiseyi yıkarken ondan başka elbisem yok idi.”[14]

Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’ın kerim olan ashabının hayatı, kâmil amelî bir örnektir ki sadık olan mü’minler O’nun yolu üzere yürüdüler. Onlar zühdte, iffette, temizlikte ve istikamette örnektirler.

B. Zühdün Gerçek Anlamı

Zikri geçen tarifler ve meşru olduğunun beyanı zühdün kalbî bir mertebe olduğunu açıklıyor. Zühd, dünya sevgisini kalpten çıkarmaktır. Çünkü zahid ona kalbi ile iltifat etmez. Yüce Allah onu niçin yarattıysa zahid olan kişi onun dışında hiçbir şeyle meşgul olmaz.

Zühdün manası, mü’minin dünyayı terketmesi, elini maldan, mülkten çekmesi, helal kazancı terkedip kendinden başkalarına muhtaç olması demek değildir.

Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) zühdün hakiki manasını şöyle açıklamıştır: “Dünyada zahidlik, helalı haram ve malı zayi etmek değildir, zahitlik senin elindekine güvenmen değil her şeyin Allah’ın kudretinde olduğunu kabullenmendir. Sonra bir musibete uğradığında ondan ayrılmasa dahi Allah’a sevgisi musibetten önceki sevgisinden daha fazla olmalıdır.[15]

(Hadiste “zehadet” ifadesi geçiyor, bunun anlamı dünyaya rağbet etmemektir.

Kendim

“zahitlik”

diye

çevirdim,

mana

aynıdır. Mütercim...)

Allâme Münavî ( rahmetullâhi aleyh ) bu hadisin yorumunda der ki: “Zühd, maldan bütünü ile ayrılmak değildir. Belki de zahidin yanında malın varlığı ve yokluğunun eşit olması ve kalp ile ona bağlanmamasıdır. Şu da bilinmelidir ki Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) zahitlere örnektir, et, helva ve bal gibi şeyler yerdi. Kadınlarını, esansı ve güzel elbiseyi severdi. Sen temiz ve helal olan şeyleri israfa ve kibre düşmeden al, rahibler gibi terki dünya etmekten sakın![16]

Saadat-ı Sûfiyye zühdün kalbî bir mertebe olduğunu kabul eder. Amr b. Osman el-Mekkî ( rahmetullâhi aleyh ): “Sen bil ki kalplerdeki zühdün başı ve aslı, dünyayı hakir görüp küçümsemektir. Bu esastır ve zühdün hakikati de ancak bununla mümkündür.”[17]

Efendim Abdulkadir Geylanî ( kuddise sirruhu ) Zühdün hakiki anlamını, yorumunu ve açıklamasını toparlayarak şu sözü ile ifade etmiştir: “Dünyayı kalbinden çıkar, onu eline veya cebine koy ki sana zarar vermesin!”[18]

İşte bu manada bazı arifler der ki: “Dünya kalbindeyken ondan el çekmek zühd değildir, kalbinden çekip çıkarmak zühddür.” Bunun içindir ki İbn-i Acîbe ( rahmetullâhi aleyh ) zühdü şöyle tanımlar: “Zühd, kalbi Allah’tan gayrıya bağlamaktan alıkoymaktır.”[19]

İmam Zührî ( rahmetullâhi aleyh )’ye göre de zühdün hakiki manası: “Helaldan rızıklandırdığı için yüce Allah’a şükretmen ve yüce Allah’ın sana taksim ettiği rızka kanaat edip nefsini haramdan alıkoymaktır. İmam Zührî’ye Müslüman’ın zühdünden sorulduğunda; helalin şükrüne haramın da sabrına galip gelmemesi.” (helal rızıklara şükretmekten aciz olmayacak harama karşı da sabırlı olacaktır.) dedi.[20]

Muhakkak ulema, varid olan ayet-i kerimeler ve hadis-i şeriflerde, dünyanın yerilmesindeki maksat, bizzat dünyayı zemmetmek değil, asıl maksat kalbi onunla meşgul etmekten sakındırmaktır, dediler. Mü’min onu gaye ederek bütün imkanlarıyla say etmemelidir. Esas gaye yüce Allah’ın rızasını kazanmayı unutmamaktır. Dünya mü’min için ne güzel bir vasıta ve yüce Allah’a yaklaşması için ne güzel bir vesiledir. Eğer dünyaya taparsa dünya ne çirkin birşey olur. Yine bu manada Allâme Münavî ( rahmetullâhi aleyh ): “Dünyanın kendisi zemmedilmez. Zira o ahiretin ekinliğidir. Her kim onu şer’i kurallarına riayet ederek alırsa dünya onun ahiretine yardım eder. Bu sebeple denildi ki: “Dünyaya meyletme, o hiç kimseye baki değildir. Ancak onu terk de etme! Zira ahirete ancak onunla nail olunur.”[21]

C. Zühde Vasıl Olmanın Yolu

Muhakkak ki zühd, kalbî bir makam ve yüksek bir derecedir. Çünkü o, yüce Allah’tan başkasına olan sevgiyi kalpten temizlemektir. Ona vasıl olmak önemli bir iştir. Zira ona ulaşmak büyük çabalar göstermeyle ve faydalı işler yapmayla olur. Bu vesilelerin en önemlisi ise müridin elinden tutan, sıhhatli yol gösteren, onu merhaleden merhaleye hikmetle ve dirayetle nakleden ve ayak kaymalarından uzaklaştıran mürşidin sohbetidir.

Tarikatta zühdü büsbütün gaye edinerek hataya düşen kişiler, yamalı elbise giymişler, adi yemek yemişler, helal kazancı terketmişler, mal sahiplerini hased etmişler, kalplerini dünya sevgisi ile doldurmuşlar ve kendilerini de zahidlerden zannetmişlerdir. Onların bu hale düşmelerinin temelinde onlardan haberdar olan bir delilin (mürşidin) sohbetlerinden uzak olarak yürümeleri vardır.

Bunların hakkında Münavî ( rahmetullâhi aleyh ) şöyle der: “Zühd, dünyayı elden boşaltmak değil, kalpten boşaltmaktır. Muhakkak bazı kavimler, zühdü bilmeden, helaldan uzaklaşmak, insanlardan ayrılmak zannederek, hukuku zayi ettiler, akrabadan kesildiler, mahluka cefa ettiler, zenginlere dil uzattılar ve onların kalbine dağlar gibi zenginlik şehveti doldu. Onlar bilemediler, zühd ancak kalp ile olur. Zühdün aslı, kalpteki şehvetleri öldürmektir. Ne zaman kalpleriyle değil azaları ile şehvetlerinden ayrıldıklarında onlar zühtte kemala erdiklerini zannettiler. Bu zan, onların birçok imam tarafından ayıplanmalarına sebep olmuştur.[22]

Dünyaya ve zevklerine yönelen, kalpleri dünya sevgisi ile meşgul olan nice kimseler var ki bütün vakitlerini dünya malı yığmakla geçirdiler ve onlar kalben zühde vardıklarını zannettiler. Onlar zühdün hakikatini anladıklarını zannederler. Bunlara sadık bir ayna olacak nasihat eden bir kalp tabibi olsaydı, onlara sıfatlarının hakikatini gösterir ve zühdün hakikatına vasıl olmanın yolunu irşad ederdi. Şunu belirtmek gerekir ki mürşidler bazı talebelerine kalplerinin dünya alakalarından boşalması isteği ile geçici ve zarurî ilaç olarak bazı mücâhede çeşitlerini tavsiye ederler. Onları az ve basit yemek yemeye, kalplerinden dünya sevgisini çıkarmak için basit elbise giymeye, yahut da kalplerinden mala taalluk eden şiddetli cimrilik sıfatlarını çıkarmak için cömert harcamaya ve çok vermeye çağırırlar. Bu nevi ilaçlar, mürşidin denetimi ve rey’i olduğu müddetçe zarurî ve faydalıdır. Bunlar bi zatihi gaye değil, belki de kalbin hakiki bir zühde yetişmesi için meşru bir vesiledir.

Resul-i Zişan ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) Efendimiz, basit yemek yemiş ve açlıktan dolayı karnına taş bağlamıştır. Halbuki dağlar kendine altın olarak arzedildiği halde Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ) azla yetinmiştir. Bu durum, böyle amellerin meşru olduğunu açıklamak içindir.

Bu hususta arif olan şeyhlerin elinde yetişen, Efendim İmam Cüneyd ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Biz tasavvufu kîl-kaldan (dedi-kodudan) almadık. Lâkin açlıktan, dünyayı terk etmekten; güzelliklerden ve alışkanlıklardan kesilmekten aldık. Zira tasavvuf yüce Allah’la muamele etme sıfatıdır.” Tasavvufun aslı dünyadan kaçınmaktır, nitekim Harise’nin dediği gibi: “Nefsimi dünyadan kaçırdım. Gecelerimi uykusuz bıraktım. Gündüzümü de susuzlukla geçirdim.”[23]

Büyük mürşid Efendim Abdulkadir Geylanî ( rahmetullâhi

aleyh ) talebelerini seyr-i sülûklarının başında nefisleri ile mücâhedeye yönlendirir, sert elbise giymeye, sabra ve münzevi (yalnız ve sade) bir hayata alıştırırdı. Bundan sonra da onların yanlarında vermek, almak, fakirlik ve zenginlik bir oluncaya kadar onları kalbî zühd mertebelerine nakleder ve kalplerini yüce Allah’tan gayriden boşaltırdı. Saadat-ı Sûfiyye, zihinleri zühd makamını gerçekleştirmeye yardım edecek işlere çevirirlerdi. İşte onlardan bazıları:

1Şunu bilmek gerekir ki dünya geçip giden bir gölge ve gelip giden bir hayaldir. Ondan sonra göç dar-ul bekaya (ahirete) yani cennet-i naime yahut da azab-ı elimedir. İnsan amellerinin neticesini görür. Eğer ameli hayırsa hayır, şer ise şer bulur.

Abdullah b. Şihhır ( radıyallâhu anhu ) der ki: “Ben Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem )’a gittim. O, Tekasür suresini okuyordu. Resulullah ( sallallâhu aleyhi ve sellem ): “Adem oğlu malım, malım der. Ey Adem oğlu senin yiyip bitirdiğinden, giyip eskittiğinden ve verdiğin sadakadan başka malın mı var?” buyurdu.[24]

Ebû-l Mevâhib eş-Şazelî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Dünya muhabbeti ile müridin ibadeti, kalbin meşguliyeti ve azaların yorulmasıdır. Bu ibadet ne kadar da çok olsa yine de yüce Allah’ın yanında azdır.”

2- Yine bilmek gerekir ki bu dünyanın ötesinde bir yurt vardır ki kıymet bakımından daha yüksek ve önem bakımından daha büyüktür. O yurt ise dar-ul beka (ahiret)dır. Yüce Allah Nisâ Suresi 77. ayetinde:

“ Dünya menfaatı önemsizdir. Allah’tan korkanlar için ahiret daha hayırlıdır.” buyurdu.

Bunun için tâbilerini dünyadan yüz çevirmeye ve ahiret hayatını, cenneti ve nimetlerini, Allah’a rağbeti hedeflemeye yönelttiler. Sahabe ve Selef-i Salihin ( radıyallâhu anhu m)’in fedakarlık, tercih, nefis mücâhedesi ve geçici hayatın ziynetlerine kanmayan, hevâya galip gelen yaşayışları üzere yürüdüler.

Bazılarının sözleri onların şiarı olmuştur:

“Sen imar edilmiş saraylara bakma,

Çürüyecek kemiğine bak!

Dünya ziynetlerini hatırladığında; evet,

Muhakkak ki asıl hayat ahiret hayatıdır de, boyun bük” denilmiştir. 3- Yine bilmek gerekir ki dünyada mü’minlerin zühdü, kendileri için yazılan şeye mani olmaz. Zira onların hırsı, olmayacak şeyleri cezbedemez. Onlara isabet edecek olan şey hata etmez ve muhakkak kendilerine isabet eder. Onlara isabet etmeyecek şey de isabet etmez.

Hülâsa

Sözün özü: Zühd yüksek bir makamdır. Çünkü yüce Allah’ın muhabbetine sebep olur. Bunun için Kitap ve sünnet zühde çağırır. Din imamları onun faziletini överler. İmam Şafiî ( rahmetullâhi aleyh ) der ki: “Zühde yapış, bırakma! Zira zahiddeki zühd, güzelin üstündeki ziynetten daha güzeldir.”[25]

Bunun için Saadet-ı Sûfiyye zühdü gerçekleştirip ve İbn-i Acîbe ( rahmetullâhi aleyh )’nin işaret ettiği şu mertebeleri kademe kademe geçtiler:

Avamın zühdü : Her şeyde ihtiyaçtan fazlasını terketmektir.

Hâssanın zühdü : Herhalde Allah’a yaklaşmaktan meşgul eden şeyleri terketmektir.

Hâss-ül hâssın zühdü : Yüce Allah’tan başkasına nazarı, bütün vakitlerde terketmektir” dedi ve sözlerine devam ederek: “Zühd, seyrin ve vasıl olmanın sebebidir. Zira kalp mahbubdan başkasına gönül bağlıdığı zaman seyr olmaz.” dedi.[26]

İmam Nevevî ( rahmetullâhi aleyh ), ümmetin bu salih toplumunu vasfetti ve bir şiirinde şöyle dedi :

“Muhakkak Allah’ın zeki kulları vardır,

Fitnesinden korkarak dünyayı boşadılar (terkettiler),

Dünyaya baktılar ve bildiler ki,

Dünya yaşayan için sakin olacak bir yer değil!

Dünyayı deniz kıldılar, salih amelleri de gemi ittihaz ettiler.”[27]

Dipnotlar

  1. Risale-i Kuşeyriyye s.56’da
  2. Risale-i Kuşeyriyye s.56’da
  3. Risale-i Kuşeyriyye s.56’da
  4. El-Futuhat-ul Vehbiyye Şerh-il Erbain hadisi Nevevîyye li Şeyh İbrahim Şibri Hayti
  5. İbn-i Mace, Kitab-uz Zühd’de rivayet etti.
  6. Müslim, Kitab-uz Zikir ved-Dua’da Ebû Said-il Hudrî (radıyallâhu anhu)’den tahriç etti. Hadisin tamamı “Muhakkak Benî İsrail’e gelen ilk fitne, kadın taifesinden idi” buyurdu.
  7. Hadisi Buhari Sahihinde Kitabu Rikak’ta rivayet etmiştir.
  8. Tirmizi bu hadis-i şerifi Kitab-üz Zühd’de tahriç etti ve hadis sahih dedi.
  9. Tirmizi, Kitab-üz Zühd’de Sehil ibn-i Sad-is Saidi’den rivayet edip, hadisi hasen sahih dedi.
  10. Hadisi Ebû Davud Kitab-uz Zekat’ta, Tirmizi Kitab-ul Menakib’te Ömer b. Hattab’tan rivayet ettiler. Tirmizi hadis hasen sahih dedi.
  11. Tirmizi, Kitab-ul Menakıb’da, Abdurrahman bin Semere’nin azatlısı Kesir (radıyallâhu anhu)’den rivayet etti.
  12. Tarih-i Ömer b. Hattab Libn-i Cevzi s.102’de
  13. Tarih-i Ömer b. Hattab Libn-i Cevzi s.104’de
  14. Tarih-i Ömer b. Hattab Libn-i Cevzi s.102’de
  15. Tirmizi, Kitab-üz Zühd’de Ebû Zer (radıyallâhu anhu)’den tahriç etmiş ve hadis garibtir dedi.
  16. Feyzül Kadir Şerh-i Cami-üs Sagir, Münavî c.4 s.72’de
  17. Tabakat-üs Sûfiyye Lis-Sülemî s.203’de
  18. Fethurrabbanî Li Şeyh Abdulkadir Geylanî
  19. Mirac-ut Teşevvüf İbn-i Acîbe s.7’de
  20. En-Nihaye fi Garib-il hadis Libn-i Esir, madde Zühd’de
  21. Feyz-ül Kadir Şerh-ü Cami-üs Sağir c.3 s.545’de
  22. Feyz-ül Kadir Şerh-i Cami-üs Sağir c.3 s.73’de
  23. Tabakat-üs Sûfiyye Lis-Sülemî s.158’de
  24. Müslim, Kitab-uz Zühd’de rivayet etti
  25. Feyz-ül Kadir, Şerh-ü Cami-üs Sağir c.4 s.73’de
  26. Mirac-üt Teşevvüf, İbn-i Acîbe s.7-8’de
  27. İmam-ı Nevevî, Riyaz-üs Salihin s.3’de
  28. Tarifat-ı Seyyid s.57’de.
  29. Mirac-üt Teşevvüf s.8’de
  30. Şerh-i Tarikat-ı Muhammediyye lin-Nablusî c.2 s.105’de
  31. Risale-i Kuşeyriyye s.89’da
  32. Risale-i Kuşeyriyye s.89’da

Erginli Sözlüğünden

(alâmet-i zühd; hâris; hısâl-ı zühhâd; makâm-ı zühd; zühhâd; zühd fi şey' düne şey ; zühd fi'z-zühd; zühd inde gaâyri'l-'ârif; zühd-i âbid; zühd-i ashâb-ı me'ârif; zühd-i ehl-i ahvâl; zühd-i ehl-i tahkiki'l-kibâr; zühd-i ehli'l-vera' ; zühd-i erbâb-i mukaddimât; zühd-i sâlikin

Zühd fi'd- a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/dunya/" dünyâ /a , bedenin rahat etmesidir. Dünyâya rağbet ise endişe ve hüzün getirir. Azığını hazırla da, âhirete gönder! Nefsinin vasisi sen ol, insanları vasin kılma ki, mirâsını taksim etmesinler!

Hayâtını oruçlu geçir, iftarın ölüm olsun! Allah bana senin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/sahib/" sâhib /a olduğun (sana bahşettiği ) şeylerin benzerlerini kat kat fazlasıyla lütfetseydi, bunlar göz açıp kapayıncaya kadar bile Allah ile meşgul olmak kadar beni sevindiremezdi

Dünyâyı bilmenin alâmeti, dünyâyı terketmek, ona dayanan, onu seven, onu tercih eden ve onun kadrini gözünde büyüten kimselerden uzaklaşarak, orada zühd ve yalnızlık içinde yaşamaktır. (Âdâbı, 146

Ebü Yezid (Bistâmi) şöyle der: Ey ilim yolunda yürüyen genç! İlmin içindeki ilmi ara. İlim, içinde bulunduğun ilimden başka bir şeydir. Ey zühd yolunu tutan genç! Zühdün içindeki zühdü ara. Zühd, içinde bulunduğun zühdden başka bir şeydir. Ey takvâ yolunda yükselen genç! Takvüâ içindeki takvâyı ara. Takvâ, içinde bulundu ğun takvâdan başka bir şeydir.

Zâhid, her an O'nu düşünen, O'nun yanında bâki kalan ve nazarı O'ndan başka hiçbir şeye dönmeyen kimsedir. Âbid, Allah'ın kendisine ibâdetlerdeki iyiliğini gören kimsedir. O iyilik ve nimetler, içinde kendi ibâdeti boğulup gidecek kadar çoktur

(Ebü Yezid Bistâmi'ye) zühdün mâhiyeti sorulduğunda şöyle cevâb vermişti: Onun bir durağı yoktur. Sonra kendi zühdünün başlangıcını anlatarak şöyle demişti: Üç gün zühddeydim. Birinci gün, dünyâ ve içindekiler husüsunda zühde yöneldim. İkinci gün, âhiret ve içindekiler husüsunda zâhid oldum. Üçüncü gün ise, Allah'tan başka her şey husüsunda zühdü gerçekleştirdim. Dördüncü gün, benim için geriye Allah'tan başka hiçbir şey kalmadı. Bir hâtif (ötelerden bir ses) bana şöyle seslendi. Ey Ebü Yezid! Senin bizimle beraber takvân yoktur. Bunun üzerine Murâd ettiğim şey budur dedim. Ardından Buldum, buldum! dedi ve ekledi: Nefsimi Allah'a tâat etmeye dâvet ettim, yüz çevirdi. Bunun üzerine onu bir yıl boyunca su içmekten menettim.

Ârifin düşüncesi kendisine ümid verir. Zâhidin düşüncesi ise onu yiyip bitirir

Ârif olmayan kişiye göre zühd herhangi bir muâmeledir. Sanki o dünyâ metâı karşılığında âhiret metâını satın almıştır. Ârife göreyse zühd, sırrını Hakk'tan alıkoyan herhangi bir şeyden arınmak, kendini Hakk'tan başka her şeyden büyük görmektir. (İşârât, TV, 59

Zühhâd (zâhidler) üç tabakadır. Bir kısmı mübtedidir (daha işin başındadır). Bunların ellerinde de, kalblerinde de mal-mülk yoktur. Cüneyd'erh zühdün ne olduğu sorulunca şöyle cevâb vermişti: Eli mal-mülkten, kalbi tamahtan boşaltmaktır. Seri Sakati'yerh zühdün ne olduğu sorulunca o da şöyle cevâb vermiştir: Kişinin kalbini elinde olandan boşaltmasıdır.

Zâhidlerin bir kısmı da zühdü tahakkuk ettirenlerdir. Ruveym Ahmed'e zühdün mâhiyeti sorulduğunda zâhidleri şu şekilde vasfetmiştir: Nefsin, dünyâ ile alâkalı bütün hazlarını terketmektir. İşte bu mütehakkiklerin zühdüdür. Çünkü (sadece) dünyâdakilerden zühdde (uzaklaşmadaj, rahatlama, şöhret, medih, insanların gözünde makam edinme olduğu için nefsin hazzı vardır. Kalben bu hazlardan uzaklaşan kimse zühdünde mütehakkiktir

Üçüncü kısım ise a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/bilenler/" bilenler /a ve yakine erenlerdir. Dünyânın tümü onların helâl mülkü olsa da, bundan âhirette hesaba çekilmeyecek olsalar, bu mülkleri Allah katında onların sevâbından zerre bile eksiltmeyecek olsa, sonra bu mülkten Allah için uzaklaşsalar, onların zühdü, Allah Teâlâ'nın o mülkü yarattığından bu yana nazar ettiği şey uğruna olurdu. Dünyânın Allah katında sivrisineğin kanadı kadar kıymeti olsaydı, kâfir ondan bir damla bile su içemezdi. Buna göre onlar, zühdlerinden de zâhid olmuşlar ve zühdlerinden de tevbe ettiler. Tıpkı Şibli'yerh zühdün mâhiyeti sorulduğunda verdiği şu cevâb gibi: Zühd gaflettir. Çünkü dünyâ hiçbir şey değildir. Hiçbir şey olmayan bir şey hakkında zühd etmek de gaflettir. (Lüma', 73

Cüneyd buyurmuştur ki: Zühd, mal husüsunda elin, malı arama husüsunda da kalbin boş olmasıdır.

Ali Ebü Tâlib'e zühdün ne olduğu sorulduğunda buyurmuştur ki: Dünyâyı a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mu-min/" mü'min /a mi yiyor, kâfir mi yiyor, aldırmamandır. Yahyâ de demiştir ki Zühd, lüzumlu olmayanı terk etmektir." İbn Mesrük da şöyle demiştir: Zâhide Allah'tan başka hiçbir sebeb a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/malik/" mâlik /a olamaz.

Şibli'ye zühdün mâhiyeti sorulduğunda demiştir ki: Yazıklar olsun size! Bir sineğin kanadı kadar kıymeti olan bir şey var mı ki, ondan zâhid olunabilsin! (Burada Allah katında dünyânın bir sivrisinek kanadı kadar değeri olsaydı, Allah, kâfire bir damla bile su içirmezdi. (Tirmizi, Zühd, 13) hadisine a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/isaret/" işâret /a edilmekte ve dünyânın zühde 1280 zühd

değecek kadar dahi bir değeri olmadığı vurgulanmaktadır.) Ebü Bekr Vâsıti de şöyle demiştir: Allah katında bir sivrisinek kanadı kadar bile değeri olmayan pis bir şeyi terk etmeye ve ondan yüz çevirmeye daha ne kadar uğraşacaksın?

Yine Şibli'ye zühdün mâhiyeti sorulmuş, o da şöyle cevâb vermişti: Hakikatte

yoktur. Çünkü, kişi, ya elinde bulunmayan bir şey husüsunda zâhid olur, ki bu zühd değildir; ya da elinde bulunan bir şey hakkında zâhid olur, bu takdirde de elinde ve yanında bulunan bir şeyden uzak kalması nasıl mümkün olacaktır? O a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/halde/" hâlde /a zühd, nefsin talebinden, feldekini) dağıtmaktan ve felinde hiçbir şey bulunmayan kişiyle) eşit hâle gelmekten başka bir şey değildir. Buna göre Şibli, zühdü, insanın elinde olmayan bir şeyi terk etmesi gibi görmüştür. Bu hâlde de insanın elinde olmayan bir şeyi terk etmesi imkânsızdır. Çünkü o zaten terk edilmiştir. Zaten elde olmayan bir şeyin terkine imkân yoktur. (Ta'arruf, 65

Zühd, bir şeyi (elden) çıkarmaya; buhl (cimrilik) ise onu (elde) tutmaya çağırır. Sehânın (cömertliğin) kendisi zünhddür. Bundan dolayı cimrilik zemmedilmiştir. Çünkü cimrilik dünyâya rağbet etmektir. Hırs, cimrilik alâmetidir. Çünkü o rağbetin delilidir. Kanâat cömertlik alâmetidir. Çünkü o zühde dâhildir. (Küt, I, 251

Bir şeyden uzaklaşırken, bir başka şeyden uzaklaşamamak! , zühd husüsunda düşülen bir hatadır). Meselâ övülme husüsunda zühd sâhibi iken (övülmemeyi isterken), mal husüsunda zühd sâhibi olmayabilir ya da yiyecekler husüsunda zühd sâhibi olamaz da mal husüsunda zâhid olabilir. Zühd, hevâsının galib gelmesinden dolayı, makam ve mevki gözeterek de yapılabilir. Ne olursa olsun, hevâ husüsunda zühd sâhibi olunduğunda, dünyâ husüsunda da hakikaten zühd sâhibi olunur. İşte bu zühd, nefs husüsunda zühddür. Çünkü nefs rağbetin ta kendisi, hevâ ise nefsin rühudur. (Küt, I, 268

Zâhid, bir şeye sâhib olmayan kimse değildir. Zâhid, hiçbir şeyin kendisine sâhib olamadığı kimsedir. Bir âlim, zâhidin mânâsıyla alâkalı olarak şöyle demiştir: Zâhid, eşyâya sâhib olmayan, onunla sükün bulmayan kimsedir. Yine o âlim şöyle diyordu: Zâhidin azığı bulduğu şey, elbisesi örtündüğü şey, evi sığındığı yerdir, hâli ise vaktidir.

Zühd, kişinin zorluğu veya refahı tercih etmesinden dolayı tedbiri, ihtiyârı (tercihij, rızâyı ve teslimi terketmesidir. Bu, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/havassin/" havâssın /a yoludur. (Küt, I, 269

Zühd fi'd-dünyâ dünyâdan uzaklaşmak), sadece dünyâ hayâtına ait metâın fazlasını ve bunların şehvetlerini taleb etmeyi terk etmek, aza râzı olmak ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/zaruri/" zarüri /a olan sade kısmına kanâat etmektir. Bu, kendisine güzel a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ahlak/" ahlâk /a , faziletli ameller ve hoş fiiller türünden hasletleri beraberinde getirecek bir haslettir

Zühdün zıddı şehvetlerini taleb etme husüsunda dünyâ hırs ve rağbetidir. Bu da kötü ahlâk, çirkin fiiller ve hoş görülemeyecek fiilleri beraberinde getirecek bir haslettir. (İhvân, I, 357

İffet ve kendini muhâfaza etmek zühhâdın (zâhidlerin) mühim husüsiyetlerindendir. Bu husüsiyyeti güzel ahlâk ve pek çok fazilet tâkib eder. Bunlar şunlardır: Verâ, hıfz, vakâr, takvâ, emânet, mürüvvet (insanlık), kerem, yumuşaklık, sükün, murâkebe, ihtiyat, sıhhat, selâmet, hüsn-i senâ, tezkiye, gıbta, sürür, kalblerin a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/mehabbet/" mehabbeti /a , berâat, insanlara sükünet verme, onlara güven ve a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ruhsat/" ruhsat /a vermek, ikrâm

Şunlar da zâhidlerin husüsiyyetlerindendir: Sehâ, kerem, cüd, bezl (vermek, dağıtmak! , lütuf, a href "/tr/tasavvuf-sozlugu/ihsan/" ihsân /a , isâr, iyilikte bulunmak, re'fet, rahmet, sevgi, iyilik, mârüf, sadaka ve hediye. Aynı şekilde şunlar da zâhidlerin husüsiyetlerindendir: Hilm, acele etmeme, tesebbüt, ciddiyet, rıfk, sıcakkanlılık, sekinet, vakar, hayâ, affetme, bağışlama, dünyâdan gafil olma, şefkat, rahmet, adalet, hakkı gözetme, mehabbet, kabül, icâbet, tevâzü, tahammül

Yine şunlar da zâhidlerin husüsiyyetlerindendir: Rızâ, kanâat, kibar davranmak, ne fazla, ne eksik elindekiyle yetinme, tamahtan el çekmek, cefâda rahatlık, kazâya teslim, belâlara sabır ve güzel bir huzür hâli

Şunlar da zâhidlerin husüsiyyetlerindendir: Allah'a tevekkül, O'na güven, O'nunla itmi'nân, amelde O'nun için ihlâs, duâ, sözde doğruluk, kalbden tasdik, kardeşlere nasihat, ahde vefâ, basiret sâhibi olma, hayr işlerinde azimet, ihsân, iyilik, mârüf, hayırlarda yarışmak. Onlar Rabb'lerinden korktukları için müşfiktirler. Onlar, Allah'ın dostlarıdır, Allah'ın sevdiği, Allah'ı seven hâlis mü'min kullardır. (İhvân, I, 359

Dünyâ hakkında zühd ve âhirete rağbet etmek imânın şartlarından ve mü'minın vasıflarındandır. Allah, Resül'ünü âhirete rağbet ettirmiştir: Gerçekten senin için âhiret dünyâdan daha hayırlıdır. (Bir başka âyette de) şöyle buyurmuştur: Ama siz dünyâ hayâtını tercih ediyorsunuz, hâlbuki âhiret hayâtı daha hayırlı ve kalıcıdır. Kur'ân'da, dünyâ hayâtından uzaklaşmayı ve âhiret hayatına rağbet etmeyi emreden daha pek çok âyet bulunmaktadır

Kardeşim; bil ki insan, mevcüd ve âcil (hemen elde edilebilecek) olan faydayı terk etmeme, ondan uzaklaşmama tabiatına sâhibdir. Tehir edilmiş fsonradan gelecek) olan faydayı, ancak bu faydanın âcil olana üstünlüğü ortaya çıkmışsa arzu eder

Bil ki, mü'minler, hikmet sâhibleri ve peygamberler, dünyâdan —kendileri için âhiret hayatının hakikati ortaya çıkmış bulunduğundan dolayı- uzaklaşmış, âcil olan arzularını terketmiş, âhirete rağbet etmiş ve onun nimetlerini istemişlerdir. Onlar, âhiret nimetlerinin dünyâ nimetlerine üstün olduğunu anlamışlar, tıpkı dünyâ ehlinin dünyâ işlerini hisleriyle (duyularıylaj) idrâk etmeleri gibi onlar da, âhiret nimetlerini kalb gözüyle ve akıl nüruyla da müşâhede etmişlerdir

Kardeşim bil ki, âhiret hakikatini bilmek ve ahvâlini müşâhede edebilmek, sa1282 zühd

Kaynak: Zafer Erginli (ed.), Metinlerle Tasavvuf Terimleri Sözlüğü.