Tasavvufun, zühd ve riyazet başlığı altında incelenen yönü, genellikle maddeyi, eşyayı, dünyayı konu alır; bunlarla ilgili kanaat ve yorumları ihtiva eder. İkinci önemli yönü ise meselenin tefekkür ve felsefe cihetidir. Sufiler insan düşüncesinin uzanabildiği, tefekkürünün ulaşabildiği alanlarla da meşgul olmuşlardır. "Tasavvuf felsefesi" adıyla bilinen bu yorumlar İslam felsefesinin en dikkat çekici yönlerini barındırmaktadır.
Şu da ilave edilmelidir ki, Sünni toplumlardaki gibi bir tarikat vakıasıyla karşılaşmayan Şii İran' da, İrfaniye adıyla konunun bu felsefi boyutu çok canlı olarak yaşamaktadır. Humeyni'nin devamlı okuttuğu kitaplardan birinin Fususu'l-hikem olması ve onu şerhetmesi bunun dikkat çekici belgelerinden sadece bir tanesidir.
Sufilerin kendi terimleriyle ifade etmek gerekirse: Tasavvufun gayesi insan-ı kamil yetiştirmektir. İnsan-ı kamil Allah'a, insana ve diğer yaratıklara karşı vazifelerini tam olarak ve şuurlu bir şekilde yerine getiren kişidir. Bu mertebenin bir adı da ''Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmak", yani O'nun bütün güzel vasıflarının tecelli ettiği bir varlık haline gelmektir. İnsanın ''Allah'ın halifesi" olarak nitelendirilmesine de bu açıdan bakılabilir. (Bakara, 2/30).
Medeniyetler arası kültür alış-verişi her zaman olmuştur. Dolayısıyle İslam medeniyeti komşu medeniyetlerden etkilendiği gibi bazılarına da etki etmiştir. Bodley'in "Rönesansı İslamiyet'e borçluyuz" ifadesi ne kadar doğru ise, 9. yüzyılda Helenistİk felsefenin İslam alemindeki tesiri de o kadar doğrudur. Sözü tasavvufun doğuşuna getirmek gerekirse şu söylenebilir: Her şeye rağmen bir derviş için önemli olan Allah ve Elçisi'nin söyledikleridir; Hz. Peygamber ve arkadaşlarının yaşama tarzı ve tavsiyeleridir. Bunun için tasavvufun çıkış noktasında yabancı tesir aramak, meseleyi dış tesirlerle izah etmek pek tatmin edici görülmemektedir. Ancak tarihi gelişim içinde bu komşu medeniyetlerde insanların ortaya koyduğu fikir ve sistemlerden etkilenmediklerini söylemek de mümkün değildir.
Şimdi tasavvufi yorumlara zemin hazırlayan, tasavvufi düşünceye ışık tutan ve terimlerin oluşmasında yönlendirici bir rol üstlenen bazı ayet ve hadisler nakledilebilir: "Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ... " (Lokman, 31/33). "lyi biliniz ki dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir. .. " (Ankebut, 29/64). "İhtiyaçları bile olsa başkalarını kendilerine tercih ederler. .. " (Haşr, 59/9). "Zevk u safa ederler, davarlar gibi yerler. .. " (Muhammed, 47/12). "Kur'an üzerinde düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var ... " (Muhammed, 47/24). ')\ğlayarak çeneleri üstüne kapanırlar. Ve Kur'an'ı dinle-· rnek onların derin saygısını arttırır ... " (lsra, 1 7/109). "Allah kuluna kafi değil mi?" (Zümer, 39/36). "Rabbını içinden yalvararak yüksek olmayan bir sesle sabah akşam zikret" (İnsan, 76/25). " llı.kva üzere olunuz, Allah size öğretir" (Bakara, 2/282). "Biz insana şah damarından daha yakınız" (Kaf, 50/16). "Nereye ll yönelirseniz yörielin Allah oradadır" (Bakara, 2/115). "Evvel de O'dur son da, zahir de O'dur, batında" (Hadid, 57/2). "Yer ve göklerin yaratılışı üzerinde düşünürler. .. " (Aiuimran 3/191).
Hz. Peygamber'in bazı hadisleri de şöyle: "Dünyada bir garip, bir yolcu gibi ol" (Buhari, Rikak, 3). ''Allah'a ve ahiret gününe inanan ya hayırlı bir şey söylesin veya sussun" (Buhari, İlim, 18). "Eğer Allah'a gerçekten tevekkül edebilseydiniz, O kuşlara verdiği gibi, size rızık verirdi ... " (Tirmizi, Zühd, 33). ''Ağlayınız, ağlayamazsanız ağlar gibi hüzünlü olunuz ... " (İbn Mace, İkame!, 176).
Bu ayet ve hadisleri çağaltmak mümkündür. Ancak şu ifade edilmelidir: Sözkonusu ayet ve uyarılar herkeste aynı tesiri icra etmemiştir. Bir başka ifade ile değişik ortamlarda yaşayan müslümanlar aynı ikazlara aynı tepkileri göstermemişlerdir. Buradan hareketle tasavvufun kaynağı meselesini tartışırken Kur'an ve Hadis'ten sonra bir kaynak daha ortaya çıkmaktadır: İnsan, insanın mizacı, aldığı kültür, meselelere bakış tarzı tasavvufi hayata ilgi duyup duymamasına, sempati veya antipati beslemesine tesir etmektedir. Her insan böyle bir yaşama ve düşünme ile, ruhi ve mistik yorumlada tatmin olmamakta, sözgelimi, kalbi melekelerden çok akli kaabiliyetlere ilgi duyabilmektedir. Aslında sufiler bu "yaratılış" gerçeğinin farkındadırlar. Bunun en açık deIili tasavvufi hayata girmek isteyen herkesi kabul etmemeleri, bazı denemelerden sonra karar verrneleridir.
Bu mizaç ve yaratılış farklılığı İslam dünyasında ortaya çıkan anlayış, mezhep ve tarikatların doğuşuna tesir etmiştir. Bunların da üstünde akıl, nakil (mukaddes metinler) ve keşf-ilham kaynaklı bilgileız re verilen değer konusunda müslüman düşünür ve bilginler hangi noktadadır? Bugünden düne bakıldığı zaman bu düşüncenin mimarlarını üç kategoriye ayırarak incelemek mümkün görülmektedir.
1. Selefiyye: Bunlara göre dini metinler olduğu gibi kabul edilmeli, öyle inanılmalıdır. Akli te'viller kadar kalbi yorumlar da yanıltıcı olabilir.
2. Keltimiyye: Medrese ilimlerini ve zihniyetini temsil eden keliimcılar (Ziihir uleması), dini metinlerio izahında aklı temel bir unsur olarak devreye sokmuş, te'villere başvurmuş, dini konulara akli-felsefi boyutlar getirmiş, sufilerin ilham ve keşiflerini geçersiz saymışlardır.
3. Sitfiyye: Tekke kültürünün temsilcisi mutasavvıflara göre nakil ve nass adını alan dini metinlere; Kur'an-ı Kerim ve Hadis-i şeriflere akli izahlarla birlikte kalbi-batıni boyutlar da getirmek ve öyle bakmak gerekir. Çünkü akıl gibi kalb de bir bilgi kaynağıdır. İşte 14 asırlık tasavvufi kültür bu görüşün neticesidir. Bu tasnife dördüncü grup olarak Müslüman filozofları da iliive etmek mümkündür.
BIRİNCI BÖLüM
