9. yüzyıl tasavvufi hayat ve düşüncesinin oluşumu açısından önemli bir zaman dilimidir. Bu yıllarda tasavvuf bağımsız bir sistem haline gelmeye başlamıştır. Sufi adını alan temsilcileri, tekke adını alan müessesesiyle, özel tavır ve kıyafetleriyle yayılma gücünü artırırken sert bir tepki de aldı. Yalnız bu tepki diğerlerine benzemiyordu. Çünkü bu tepkinin sahibi tasavvufi hayatın dışındakiler değil içindekilerdi.
Yeni ortaya çıkan bu zümrenin kanaatına göre tasavvuf hedefinden sapmıştır. Çünkü gönül eğitimini esas alan, insanların, nefsi duygularına karşı mukavemetli olmasını gaye edinen bu sistem maddeye ve şekile kurban gitmektedir. Sufilere ait bir kıyafetin olması veya onlara ait özel mekanların bulunması gösterişten başka bir şey değildir. Halbuki gösterişin olduğu yerde ruh terbiyesinden, nefis terbiyesinden, ıhlas ve samirniyetten bahsetmek mümkün değildir. Tasavvufi ahlakı gerçekleştirmek için yapılacak ilk iş meseleyi şekilcilikten kurtarmaktır. Yani dervişlere ait özel bir kıyafet ve özel bir bina olmamalıdır. Bu neşveye Yunus daha sonra şöyle işaret edecektir: Dervişlik olaydı tae ile hırka
Biz de alır idik otuza kırka
Tasavvuf tarihinde mühim bir yer işgal edecek olan Melametiyenin (veya Melamiye) sahneye çıkışı böyle olmuştur. İlk mimarı da -Türk olduğu söylenen- Hamdun Kassar'dır (Öl. Nişabur, 271/884).
Melamet, Arapça kınamak anlamına gelen levm kökünden türetilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de zikredilen güzel vasıflardan biri de "kınayanın kınamasmdan korkmamak"tır.
Melamiyenin üzerinde durduğu ikinci esas nefisle mücadeledir; onun arzusuna ters şeyler yapmaktır. Mesela o daima kendisine saygı gösterilmesini, büyük görülmesini, alkışlanmasını ister. Halbuki bunların hepsi bir !uzaktır. İnsan aksine olabildiğince alçak gönüllü olmalı, en büyük değil en günahkar bir kul olduğunu itiraf etmelidir ki nefsiyle başedebilsin. Kişi olduğundan fazla "büyük" olunca dengeler de ona göre kurulacaktır. Meli\metiler bu fasit daireye düşmernek için yaptıkları bütün ibadet ve iyilikleri gizli, yanlış ve günahları açıktan yaparlar. Bunun için meliimi şöyle tarif edilir. "İyiliği ortaya dökmeyen kötülüğü gizlemeyen kişidir" Açıktan işlenen bir günah, toplumun kınamasını çekecektir. Bu hiç önemli değildir. Çünkü kınayanın kınamasından korkmamak zaten sistemin temelinde vardır.
Hiç iltifat etmedikleri bir konu da kerametlerdir. Bunları da ruhi hayatı engelleyen birtakım şaklabanlıklar olarak görmüşlerdir.
Melametiler bütün unsurlarıyla organize olmuş bir tasavvufi cemaata karşı olduklarına göre bir tarikat olmamaları gerekir. Fakat zaman içinde bu "meşreb"i tercih edenlere Melametiye adı verildiği için onu bir tarikat kabul edenler de vardır. Bu cereyanı bir tarikat olarak değerlendirenler onun tarihini üç dönemde incelemişlerdir.
1. İlk dönem: Hamdun Kassar ile başlayan bu dönemin mensupları Kassari melamileri diye anıldıkları gibi Tarikat-ı Aliyye-i Sıddıkiye şeklinde de bilinirler.
2. Orta dönem: Hacı Bayram Veli'nin müridi Bursalı Bıçakçı Dede Ömer'le (Öl. Göynük, 880/1475) başlayan ve Bayramİ meliimileri olarak bilinen safhadır. Tarikat-ı Aliyye-i Bayramiye olarak da bilinirler.
3. Son dönem: Muhammed Nuru'l-Arabi ile (Öl. Usturumca, 1305/1887) özdeşleşen bu dönem meliimilerinin bir adı da Thrikat-ı Aliyye-i Nakşibendiyye'dir. ülkemizde bugün yaşayan meliimilerin çoğu bu kola mensuptur.
Aslında meliimilik bir tarikat olmaktan çok bir meşreb, yani bir anlama ve yaşama tarzıdır. Melâmetiyede belli bir mekan olmadığı için şeyh-mürid münasebetleri her yerde sözkonusudur. Evde, camide, dükkanda, kahvede ... Tekamülün yolu sohbetten geçer. Taparlarsak bu· cereyanın esasları şöyle ifade edilebilir.
1. Kişi, iç zenginliklerini açığa vurabilecek bütün alarnet ve işaretlerden uzak kalmalıdır.
2. Riya ve gösterişle gerçek müslümanlık bir arada bulunmaz. Buna dikkat etmelidir.
3. Nefsin adi arzuları için ona karşı koymak, onunla mücadele etmek gerekir. Bunun başlangıç noktası isteklerine karşı koymak,- hatta isteklerinin aksini yapmaktır.
.
4. Bütün bunları gerçekleştirmek için toplumun kınamasından korkmadan hataları açıktan yapmak, iyilikleri gizli yapmak, kıyafete ve şekle takılıp kalmamak, keramet gibi şeylerle uğraşmamak gerekir. Hepsinden de önemlisi melaminin mutlaka bir işi olmalı, işiyle birlikte Allah'a doğru yürüyüşüne devam etmelidir. Toplumumuzun iktisat tarihini inceleyenlerin melamet psikolojisi üzerinde mutlaka durİnaları gerekir.
"Bu esaslara diğer tarikatlarda önem verilmez" şeklinde bir yargıya varmak yanlış olur. Bu esaslar tasavvufi hayat bir tarafa İslam ahlakının vazgeçilmez unsurlarıdır. Yani her tarikat belli oranda melami meşreb olmak durumundadır. Fakat bunları netleştiren, üzerinde daha çok duran melamiler olmuştur.
Osmanlı dönemi melamiliği büyük çapta Bayramİ melamiliği demektir. Bunların melami tavrı zamanla vahdet-i vucCıd düşüncesinin tartışmaya açık taraflarıyla birleşince sert mücadelelere zemin hazırlamıştır. Tasavvufi fikirleri olabildiğince serbest ve coşkulu bir eda ile yorumlamak melamilerle devleti karşı karşıya getirmiştir. Bunun neticesinde konu baskı ve sürgünlerle halledilemeyince öldürme cezası gündeme gelmiş ve uygulanmıştır. Yani tasavvufi düşüncesinin kurbanı sadece Hallac-ı Mansur değildir.
DÖRDÜNCÜ BÖLüM
