Tasavvufi hayatın amacı anlatılırken, onun "insanı kamil" yetiştirmeyi hedeflediği söylenmişli. Bu açıdan tarikatlar arasında temelde bir farklılık yoktur. Yalnız "araç" konusunda farklı metodlar uyguladıkları bilinmektedir. Aslında insanın yaratılışına da bu "çeşitlilik" daha uygundur. Sözgelişi bir mevlevihane psikolojisi herkesi tatmin etmeyebilir, bir nakşibendi tekkesi de her mizaca uygun düşmeyebilir. Taikatların birden çok oluşu biraz d& bu "mizaç"la il:ilidir.
Her "yol" Allah'a, Allah'ın sevgi ve rızasına gitneyi gaye edinir. Bu noktada tevbe, sabır, zühd, teekkül, zikir, ibadet gibi konularda farklılık yoktur. Bununla beraber her tarikatın kendine göre adabrkan, tavır, tutum, hatta kıyafeti vardır. Bu ortak ıususlara burada topluca temas edilirse, ilerde tari:atlar hakkında bilgi verilirken tekrarlardan kurtuloak daha kolay olacaktır. İşaret edilmesi gereken liğer bir husus da şudur: Burada görülen tarikatlar rasındaki faıklılıkların bir kısmı beş asır önce, bir ısmı da bu asrın başında yerleşmiş ve tutunmuş ola'ilir. Tarikatın tarihine bir bütün olarak bakıldığı ;in bu tarih detayının ayrıca verilmesine gerek göülmemiştir.
1. Kurucu Şeyhler - Her tarikatın bir kurucusu varır, buna pir adı verilir. Bundan başka tarikatın tarii seyri itibariyle önemli hizmetleri görülen sufiler ardır. Tarikata ikinci derecede hizmet verene, ikinci ir anlamında pir-i sanİ adı verilir. Sohbetlerde ve ualarda bu isimler mutlaka zikredilir. Bunlardan aşka mesela dua yapılıyorsa duayı yapan kişi bunla' ilave olarak kendi şeyhini ve onun yakınlarını da ave eder. Bu şahsiyetlerin -varsa- eserleri tekkeye it kütüphanede bulundurulur. Konu ile ilgili büsn-i at istifleri de tekkenin duvarlarını süsler. Kurucu ˺yhin mezarı genellikle o tarikatın merkez tekkesiy' aynı çatı altında olur ve diğer bölgelerdeki tekke" buradan yönetilir.
2. Adab-Erkan - Her tarikatın kendine göre adab e erkanı vardır. Şeybin uyması gereken kaidelere dii.b-ı şeyh dendiği gibi, müridin dikkat etmesi gereen konulara da iidii.b-ı mürid adı verilmiştir.
Tasavvufi hayatın muhtelif devrelerinde yapılan törenler de iidaba dahildir. Tarikata girerken, şeyhin huzuruna çıkarken, halvete girerken ve çıkarken, yemek yerken, yatarken, kalkarken, zikrederken, seyahat ederken ... dikkat edilecek hususlar vardır. Bu esasları ihtiva eden eserler de yazılmıştır ki, genel olarak "Adabü'l-müridin" adını taşırlar.
3. Kıyafet - Zaman içinde önce dervişlere ait bir kıyafet, daha sonra da her tarikatın kendi mensupiarına mahsus bir kıyafet oluştu. Bu, başa giyilen "tae" ve düğmesiz, yakasız, uzun pardesüye benzeyen "hırka" ile belirginleşti. Dervişin başına giydiği taca bakarak hangi tarikata mensup olduğunu anlamak mümkündür. Bu durum mezar taşları için de geçerlidir.
Tasavvufi hayatın bir parçası olmakla birlikte bazı mutasavvıfların tepki gösterdiği hususlardan biri de bu kıyafet meselesidir. Böyle düşünen sufilere göre gönül temeline oturan bir sistemin kılık-kıyafetle kendini açığa vurması uygun düşmez. Bu konuya Melametiye bahsinde temas edilecektir.
4. Zikir - Zikri olmayan tarikat yoktur. Ancak bazısı gizli-sessiz zikri tercih etmiş, adab-erkanını ona göre tesbit etmiş; bir kısmı da sesli zikre göre kaidelerini sıralamıştır. Nakşibendiyenin toplu zikir meclisine Hatm-ı hiice adı verilir ve sessizdir. Mevleviyenin zikri ise sema diye isimlenir, seslidir, musıki eşliğinde yapılır. Kadirl, Rifai, Halveli gibi tarikatların zikri de sesli olup, bir kısmı oturarak bir kısmı ayakta topluca icra edilir. Bu meclisierin ayrılmaz bir parçası da besteli olarak okunan ilahilerdir. Klasik musıkimizin ayrılmaz bir parçası olan tekke musıkisi bu atmosferin ürünüdür.
5. Seyr u Sülük - Tasavvufi terbiyenin başlangıç Jktasıyla bitişi arasındaki mane,vi yolculuğa seyr u ılük adı verilmektedir. Bu dönemde müridin toplu kirlerden başka fert olarak okuduğu, zikirler de ırdır. Bunlara vird adı verilir. Her tarikatın virdi ırdır ve bunlar şeyhin denetiminde -müride sayısı ' zamanı belirtilerek- okunur. Virdin çokluğu evLd, zikrin çokluğu ezkardır.
Seyr u sülük esnasında müridin bütün faaliyetleri 'Yhin izin ve kontrolüne tabidir.
Bir kişi birden çok tarikattan seyr u sülükünü taamlayabilir ve icazetname alabilir.
6. Ortıık Kü/Jür - Meslekler arasında ortak bir dil ' kültürün oluşması doğaldır. Tasavvuf dünyasında J "ortak" tavrın iki önemli sebebi vardır: Bunların biri insan diğeri eşya, yani biri şeyh diğeri kitapr. Tekkeye giriş-çıkışın adabından cenaze merasiine kadar hayatın çok değişik alanları ile ilgili tuim ve davranışlar, dua ve zikirler bu çerçevede yalır. Oturmak, kalkmak, selam vermek, izin isternek bi normal günlük davranışlar için de farklı ifade ve 1tap tarzları geliştiren tekke, bunları kendi menıplarının edebiyatma aksettirmekle yaygınlığını 1ğlamıştır. Bugün Türkçe'de kullanılan birçok dem ve atasözü tekke kültürünün ürünüdür.(*) Aşk sun, yahu (ya hiı), aşığa Bağdat sorulmaz, arif olan ılar, garip kuşun yuvasını Allah yapar, el işte gönül rnaşta, kalpten kalbe yol vardır, kerameti kendinm menkul, bir post bir dost, gündüz külahlı gece lahlı, zuhurata tabii olmak, pir aşkına ... vb.
7. İcô.zetname - İlk asırlarda olmamakla beraber ıha sonra -bazı istismarları önlemek için- tasavvufi 'rbiyesini tamamlayanlara lcazetname, Hilafetnae adı verilen "diploma" mahiyetinde bir belgenin :rilmesi adet olmuştur. lcazetnamelerde tarikatların silsilesi de verilir. Bu silsite kişinin şeyhinden Hz. Peygamber'e kadar ulaşan sufilerin isimlerini ihtiva eder. Silsileler Hz. Ali veya Hz. Ebu Bekir'le Hz. Peygamber'e ulaşır. Alevi veya Bekri silsile de bu anlamda kullanılır. Buradaki Alevi neşveyi Alevilikle karıştırmamak gerekir. Çünkü birçok sünni tarikat silsite ve neşve itibariyle Alevidir.
lciizetnameler, bazı istismarları önlediyse de yeni istismarlara da yolaçmıştır. Özellikle zengin vakıf gelirlerine sahip olan tekkelerin şeyhliği, sayıları az da olsa bazı sufilerin lüzumsuz kavga ve tartışmaiarına sebep olmuştur. Ehliyeti olmayan kişilere verilen lcazetnameler bu olumsuz gelişmelerin bir sebebidir.
8. Va/af- Bizim geleneğimizde vakıf çok yaygın bir müessesed ir. Bütün kurumlar maddi yönden vakıflara bağlıdır. Tekkelerin giderleri de büyük oranda vakıflar tarafından karşılanmıştır. Bu yola başvurmayı kabul etmeyen, kendi emeğiyle tekkesini yöneten sufiler de vardı. Tekke de topluma bir hizmet sunduğu için böyle vakıfla desteklenmesi olağandır. Ancak bu vakfiyeler genellikle eviada meşruttu. Yani şeyh ölünce yerine oğlunun geçmesini şart koşuyordu. Şeyh ve ailesi tekkeye ait meşrulada oturduğu için onu korumaya yönelik olarak düşünülen bu yol da zamanla istismar edilmiş ve "beşik şeyhliği" denen afetin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.
Yöneticilerin kurduğu vakıflar varsa da, tekke vakıfları genellikle o dergaha bağlı olan müridler iarafından kurulmuştur.
9. Kol-Şube - Yukarıda işaret edildiği gibi çeşitli sebeplerle tarikatlardan yeni tarikatlar doğmaktadır. Bunlar bir "yenilik getirmek"ten kaynaklandığı gibi müridler arası ihtilaflardan da doğabilir. Bazan bu kollardan yeni şubeler de ortaya çıkmakta, bunların bir kısmı parlarken diğerleri sönebilmektedir. Mesela bugün Cerrahiye diye bir tarikatın adı çeşitli sebeplerle ve değişik mahfillerde duyulmaktadır. Aslında 18. yüzyılda oluşan bu "yol" müstakil bir tarikat değildir. Halvetiye tarikatının Ramazaniyye kolunun bir şubesidir. (Bu kol hakkında az ilerde bilgi verilecektir).
Bazan da kol, zaman içinde müstakil bir tarikat hüviyetini kazanır. Celvetiye buna misal olarak verilebilir. Tarikatın kurucusu kabul edilen Aziz Mahmud Hüdayi veya onun şeyhi Uftade, Hacı Bayram Veli'nin müridi Hızır Dede'nin mürididir. Dolayısıyle Celvetiye, Bayramiyenin kolu olarak da ele alınabilir.
En çok kol ve şubeye sahip olma noktasında Halvetiyye birinci sırayı alırken, Mevleviye ve Bektaşiyede kol ve şube hiç görülmemektedir.
10. Teklrekr-Zaviyekr - İlk dönemlerde caminin dışında belirleyici dini bir müessese yoktu. İslam toplumunun dini merkezi cami olduğu gibi ilmi, siyasi, askeri, hukuki konuların görüşülüp tartışıldığı yer de cami idi. Bugün Medine'de bulunan Mescid-i Nebevi ve onun bir bölümü olan Suffa'yı ilk medrese olarak kabul edenler olduğu gibi, ilk tekke olarak değerlendirenler de vardır.
Zamanla, ilmi faaliyetler için medrese adını alacak olan kurumlar tarih sahnesine çıktığı gibi, zahidler için tekke veya zaviye diye isimlenen müesseseler de kurulmaya başlanmıştır. Bugünkü bilgilerimize göre ilk tekke hicri 150 yıllarında Remle (Lübnan) denilen yerde kurulmuştu. Daha sonra bir taraftan Uzakdoğuya diğer taraftan Kuzey Afrika'ya doğru uzanan tekkeler hızla yayılmışlardı. Bu yıllarda basit bir mekandan ibaret olan tekkelerin bir kısmı giderek büyümüş ve insanların sadece ruhi dünyalarını değil, yeme-içme-barınma gibi ihtiyaçlarını da karşılayabilecek bir kurum haline gelmişti. Tekke mensuplarının toplumla kurduğu hissi bağlar bu müesseselere zengin vakıf imkanları getirdiği gibi, geniş araziler üzerinde ekip biçtikleriyle gelip geçene hizmet veren dervişlerin sayısı da az değildir.
Dergah, hangah, ribat, asitane gibi kelimeler tekke ile eşanlamlı olduğu gibi, bazı tekkeler de mensup olduğu tarikatın adıyla anılmıştır: Mevlevihane, Kadirihane gibi.
Selçuklular devrinde tarikatların oluşması ve her tarikatın kendine ait bir tekke açma gayreti bu kurumların çoğalmasına tesir eden bir başka sebeptir. Tekkelerin gerek mimarisindeki gelişme, gerek sosyal hizmet alanlarını çoğaltma, gerekse toplumun hemen her ihtiyacına cevap vermesi açısından en olgun devrini Osmanlı asırlarında yaşadığı söylenebilir. Osmanlı dönemi, tasavvufi düşüncede yeni fikirler, yeni sentezler içermiyorsa da, 13. yüzyıldan sonra tasavvufi düşünce hayatın bütün safhalarında ağırlığını hissettirmiştir.
Tekkenin mimarı gelişimi maddi ihtiyaç ve imkiinlarla paralellik göstermiştir. Tarikatların yönetim yeri olan merkez tekkelerin diğerlerine göre daha büyük olması normaldir. Mimarı tarzın en gelişmiş şeklini mevlevi tekkelerinde görmek mümkündür. Mevlevihaneler genellikle şu bölümlerden meydana geliyordu: Semahane, Türbe, Çilehane, Derviş odaları, Selamlık, Harem, Mutfak, Kahvehane, Kafes, Matrab.
Genellikle "ahşap" olan tekkelerin zikir yapılan ve namaz kılınan bölümü tevhidhane, semahane adıyla da anılır. Harem adını al&n ve şeyhin evi olan bölüm bazan bu mescid kısmının alt katında, bazan bitişiğinde, bazan da yakınında yeralır.
Dervişlerin bir kısmı devamlı tekkede kalır ve oradaki hizmetleri görür; bir kısmı da günün veya haftanın belli zamanlarında tekkeye gelir.
Tekkenin kuruluş amacı tasavvufi terbiye ile ilgilidir. Bununla beraber tekke mensuplarının değişik mesleklerden olması, bir diğer ifade ile farklı meselelere mensup insanların tekke atmosferinden taydalanma arzusu onun kapı ve penceresini hayatın bütününe açmıştır.
Osmanlı padişahları -devlete kafa tutmadıkları sürece- tekkelere iyi gözle bakmış, onları teşvik etmiş, yaratılışı müsait olanlar bu ilişkileri daha sıcak tutmuştur. Tekkelere zaman zaman tanınan vergi muafiyetinin yanında tekke yapan, onaran yöneticilerin sayısı da az değildir.
İslam dünyasında iktisadi hayatın organizasyonu olan fütüwet ve ahi teşkilatının da tasavvufi düşünce ile yakın bir münasebeti vardır. Bu teşkilatın yönetmelikleri hüviyetinde olan fütüweınameleri bir tasavvufi ahlak kitabından ayırdetmek zordur. İbn Batula'dan beri kaynaklarda geçen Anadoludaki "ahi zaviyeleri" tesbiti bu beraberliğin bir başka belgesidir. Dikkat çekici bir yakınlık da tekke ile kışla arasındadır. Bektaşilik tarikatı ile Yeniçeri ocağı arasında öyle bir sıcak ilişki oluşmuştur ki ordunun adı, ocağ-ı bektaşiyan olduğu gibi, hiyerarşik düzenine de silsile-i tarik-i bektaşiyan adı verilmiştir. 1826'da devlet Yeniçeri ocağını kaldırırken bektaşi tarikatını da yasaklamıştı.
Tekkeler zaman zaman sağlıkla ilgili hizmetler de vermişlerdir. Özellikle "telkinle tedavi" alanında şöhrete ulaşan bu müesseseler bazan haksızlıklarla da karşılaşmışlardır. "Miskinler tekkesi" tabiri genellikle menfi anlamda kullanılır. Halbuki bu kurum cüzzamlılar için kurulan bir "karantina" merkezinden başka bir şey değildir. "Okçular tekkesi", "Güreşçiler tekkesi" ifadeleri de bu kurumun ilgi ve tesir alanını göstermeleri açısından önemlidir.
Tekke hayatıyla yakından ilgili olan bir grup da sanatkiirlardır. İslam medeniyetinde güzel sanatların teşvik ve koruyucusu dergahlar olmuştur. Sanatla tasavvufun bir ortak noktası vardır: His dünyası. Dolayısıyle tekkenin aradığı yaratılış sanatkarda, sanatkarın özlediği psikolojik ortam ise tekkededir. Şiir ve musıkimizin bütün dehaları tekkeden feyz alan kimselerdir: Yunus bir derviş olduğu gibi Dede Efendi de bir deıviştir.(*)
