Thsavvufi düşünceyi daha iyi kavramak için tarihi seyrine anahatlarıyla temas etmek faydalı olacaktır. Hicri 2. miladi 9. yüzyılla birlikte müstakil bir ilim dalı ve yaşama tarzı olarak tarih sahnesine çıkan tasavvuf, sufilerin yaptığı sohbetler ve yazdıkları eserlerle kendini göstermiştir. Aynı yüzyılda kendilerine mahsus müessese olan tekkenin kurulmasıyla birlikte bu organizasyon daha da güçlenmiştir. Abdullah İbn Mübarek'in (Öl. 181/797) kaleme aldığı Kitabü'z-Zühd ise bu dönemde vücut bulmuştur.
2. yüzyılda Harraz, Cüneyd, Muhasibi, Tüsteri, Nuri, Tirmizi gibi siıfilerin eser ve risaleleri tasavvufi düşüncenin daha geniş kitlelere ulaşmasını sağlamış, konular yeni terimlerle birlikte tanıtılmış ve tartışılmıştır. Bu asır Cüneydiye, Harraziye gibi ilk tasavvufi mekteplerin oluşmasına da sahne olmuştur.
4. yüzyılın başlarında vefat eden Hallac-ı Mansur'la birlikte ivme kazanan tasavvufi hil<met dünyası tenkit mekanizmasının daha hızlı çalışmasına sebep olmuş; sufilerin söyledikleri doğru mu yanlış mı, şeriata uygun mu değil mi gibi sorular sık sık gündeme gelmiştir. Tasavvufi düşünceyi bu açıdan ilk defa ciddi bir değerlendirmeye tabii tutan mutasavvıf Ebu Nasr Serrac'dır. Bu asrın diğer bir sufi. yazarı Kelebazi de eserinde sufilerin terimleriyle diğer İsliimi ilimlerin kavramları arasında orta bir yol bulmaya çalışmıştır.
5. asır Kuşeyri, Hucviri, Sülemi, Herevi gibi velüt yazarları yetiştirmiştir. Tasavvufi hayat ve düşüncenin geniş bir şekilde şerhini ve tanılılmasını yapan bu sılfilerin eserlerinde, dinin sınırları titizlikle korunmaya çalışılmış, yanlış anlaşılabilecek konulara ya hiç temas edilmemiş veya tefsir ve tevile tabii tutulmuştur. İslam dünyasında en çok tanınan sufilerden biri olan Hallac'ın Kuşeyri Risalesi'nde yeralmaması bu titizliğin neticesidir.
6. Tasavvufun İslam dünyasında yaygın hale gelmesi, bir başka ifade ile tasavvuf ile ilgili soru işaretlerinin ortadan kalkması ve tekke hayatının önündeki bazı engellerin giderilmesi için 6. yüzyılın ilk yıllarında vefat eden İmam Gazali'yi beklemek gerekecektir. Felsefe, mantık dahil bütün İsliimi ilimlerde tartışmasız otorite kabul edilen ve "İslamın delili" lakabıyla anılan Gazall'nin, son tahlilde tercihini tasavvuftan yana koyması bir dönüm noktası olmuştur. Artık tekke hayatının müslümanlar arasında yaygınlaşması için bir engel kalmamıştır. İslam dünyasının yakından tanıdığı Ahmed Yesevi, Abdülkadir Geylani ve Ahmed Rifai de bu asır içinde vefat etmiştir.
7. yüzyıl tasavvuf tarihindeki yeni bir oluşuma zemin hazırlamıştır: Tarikatlar. Mutasavvıflar, tasavvufi düşünce, tekkeler ve tasavvufi hayat ekolleşerek canlılığını sürdürmüştür. Hemen bütün büyük tarikatların kurucularİ bu asırda vefat etmiştir. Hacı Bektaş Veli, Mevlana, Ncemüddin Kübra, Şihabüddin Suhreverdi, Ebu'l-Hasan Şazeli, Ahmed Bedevi, Muhyi<)din İbn Arabi ...
8. yüzyılla birlikte ve daha sonra tasavvuf dünyasında fikir ve felsefe açısından bir orjinalite ile karşılaşmak artık mümkün olmamaktadır. Daha önceki asırlarda sufilerin ortaya koyduğu, vahdet-i vücut başta olmak üzere bütün konular şerhedilmiş ve renklendirilmiştir. Yalnız tarikatlarla birlikte adaberkan çizgisinde gelişmeler olmuş, farklı tarikallarla beraber farklı tavır, tesbit, yorum hatta kıyafet gündeme gelmiştir.
Selçuklular döneminde kuruluş safhasını yaşayan tarikatlar, Osmanlılar devrinde yaygınlaşma açısında altın devrini yaşamış, toplumların zihniyetierine tesir eden ve onları yönlendiren sufilerin eserleriyle bu faaliyetler devam etmiştir. Bu dönemde tasavvuf düşüncesi dini hayat kadar siyasi, askeri hayatla da içiçe olmuş, güzel sanatların hemen hepsi tekkeden beslenmiş ve des teklenmiştir.
Tasavvuf tarihinde görülen konulardan biri de heterodoks tarikat zümreleridir. Zamanla İslamın esaslarını çok değişik bir mantıkla izah ve kabul eden batı! mezhepler ortaya çıktığı gibi, tasavvufi meseleleri hiçbir dini kayıt ve endişe taşımadan yorumlayan tasavvufi zümreler de varolmuştur. Batıni, kalenderi, hurufi ... gibi değişik isimlerle tanınan bu cemaatlerin Selçuklular devrinde çok yaygınlaştıkları görülmektedir. Daha sonraki asırlarda benzer cemaatların daha çok Bektaşilik şemsiyesi altında varlıklarını sürdürdüklerini söylemek mümkündür.
Tasavvufi hayat ve düşüncenin gelişim çizgisi tartışılırken "iç tenkid" mekanizmasına da işaret etmek gerekir. Hemen bütün tasavvuf klasikleri, kendi mesleklerinin bir özeleştirisi ile başlar. 1 O. yüzyılda Taarruf'un yazarı önsözde ne demişse, 20. yüzyılda yaşayan Abdülhakim Arvasi de yaklaşık aynı şeyleri söylemiştir. Her sufi kendinden önceki dönemi iyi ve kaliteli, kendi asrındaki sufileri zayıf ve yetersiz görmektedir. Bu bakış açısı, sufilere "çeki-düzen" verdiği gibi, tasavvufi düşüncenin yanlış noktalara kaymasına da bir ölçüde engel olmuştur.
Devrinin sufilerinden, şeyhlerinden yaka silken bir mutasavvıf da Niyazi-i Mısri'dir: (17. yüzyıl)
Gerçi her kiişede "şeyhim" der çoktur
Binde birinin de iifanı yoktur
