Tasavvuf denince hemen akla gelen ve çok tartışıan terimlerden biri olarak vahdet-i vücûd, genellike varlık birliği, varlığın birliği şeklinde Türkçe'ye tercüme edilmiştir.
"Dünyada gerçek varlık sadece Allah'tır Allah'ın İışındaki varlıklar gerçek varlık değildir, çünkü onar bağımsız bir varlık değil, bir başka varlığın varetnesiyle vuciid bulmuşlardır" tezi üzerine kurulu >lan bu sistemin izlerini ilk sufilerde görmek müm:ünse de, bunu kemiıle ulaştıran mutasavvıf Muhiddin-i Arabi'dir (Öl. Şam, 638/1240).
Endülüs'te (İspanya) doğan, devrinin ilmi-felsefi ıareketlerinin içinde büyüyen, Kuzey Afrika'yı başan başa kaleden, daha sonraki yıllarda Anadolu'ya ,elen İbn Arabi ömrünün son yıllarını Şam'da geçirniş ve meşhur eseri Fususu'l-Hikem'i bu yıllarda kaleme almıştır.
O, vahdet-( vücudun mimarı olarak kabul ediliorsa da eserlerinde bu terimi kullanmaz; vahdet ve' >irliği başka kelime ve ifadelerle anlatır. İbn Ara'i'ye mühim malzemeler hazırlayan Gazali'de de şağıdaki gibi benzer ifadelere rastlamak mümkünıür: ''Arifler, mecaz çukurundan hakikata yükseldikori ve manevi miradarını tamamladıkları zaman gö,ül gözüyle şunu görmüşlerdir: Varlıkta Allah'tan başka hiçbir şey yoktur. O'nun varlığından başka her şey yokolucudur ... Onlar Allahu ekber (Allah en büyüktür) ifadesinden de pek bir şey anlamazlar. O başkalarından büyükmüş ... Hayret. .. O'ndan başka varlık yok ki onlardan büyük olsun ... "
Mişkatu'I-Envar adlı eserinde bu konuya temas eden Gazali, ruben hakikat fezasına yükselen dervişterin Allah'tan başka bir varlıkla karşılaşmadıklarını ve o psikolojik hal ile şathiye dediğimiz ifadelerle hislerine tercüman olduklarını ifade etmektc ve "aşıkların sekr (sarhoşluk) halindeki sözleri anlatılmaz, gizli tutulur" demektedir. Fakat sufilerin ifadelerine bakıldığı zaman bu coşkunun pek de saklı tutulamadığı görülmektedir.
Bu tarz düşüncenin bir üçüncü üstadı aranacaksa o da Mevlana Celaleddin Rumi (Öl. Konya, 672/1273) olacaktır. Fusüs düzyazı, Mesnevi şiir olarak bu düşüncenin beslendiği iki zengin kaynak şeklinde asırlardan beri akıp gelmektedir. İşin dikkat çekici bir tarafı bu eserlerin, müslümanlar kadar, müslüman olmayanları da ilgilendirmesi, etkilemesidir.
Vahdet-i vücûd, insan, eşya ve Allah ilişkisi üzerinde kurulmuştur. Felsefenin konusu da kısaca "varlık" olduğu için vahdet-i vücûda tasavvufi felsefe olarak da bakılmıştır. Nitekim lsliim felsefesi adını taşıyan her kitap -diğer sul'liere temas etmeyebilir- İbn Arabi'ye temas etmek durumundadır. Aslında felsefi bir akım olan panteizmle vahdet-i vücûdun -en azından şekil olarak- birbirine benzerneleri de sözkonusudur. Fakat her felsefe belli bir kültür ortamının ürünüdür ve o ortamdan beslenir. Bu açıdan panteizmle vahdet-i vücûd tabii olarak farklı olacaktır.
Vahdet-i Vuciid İslamı esaslanA tam anlamıyle bir mistik yorumudur. Bütün mistik yorumlar gibi bu da tepki görecektir. Fakat onun dünyada tepkiden çok ilgi görmesinin sebepleri tartışılırken şu konu unutulmamalıdır: Vahdet-i Vucud felsefi derinliği, enielektüel zenginliği olan bir sistemdir. Dolayısıyle bu konuları okumak, düşünmek ve tartışmaktan zevk alan insanların bu yolu takip etmesinden başka yapacakları bir şey yoktur. Bu gerçek günümüz için de geçerlidir.
Her ilim dalında sert bir uslubla tartışılan konular vardır. Bu tartışmalar zaman içinde mezhep ve ekallerin meydana gelmesinin de en önemli sebeplerinden biridir.
Tasavvufun en çok ve en sert bir şekilde tepki gören konusu Vahdet-i Vuciiddur. Niçin? Çünkü bu sistemin tesbit ve teşhislerinin çoğu ilk bakışta Kur'an-ı Kerim'le çelişmektedir. Sözgelimi Lailahe iliallah ifadesi İslamın temelidir ve Allah'tan başka ilah yoktur manasına gelmektedir. Bundan "Allah'tan başka varlık yoktur" anlamını çıkarmak yanlıştır. "Kur'an'ın temel örgüsü insan-Allah temeline oturur, bu teke indiği zaman, iyi-kötü, haram-helal, cennet-cehennem meseleleri askıya alınmaktadır ... Bu ve bunun gibi bir çok konuda yöneltilen tenkidler vahdet-i vuciidçu bir bakış açısıyla cevaplandırılmakta ve Kur'an-ı Kerim'in ayetleri bu sisteme uygun bir şekilde tevil edilmektedir. Şunu ifade etmek gerekir ki Fusiis ve Mesnev1 başta olmak üzere bu düşünce tarzı ile ilgili kaleme alınan yüzlerce eser ve risalenin yazarı bununla tatmin olmuştur. Fakat kesin böyle bir düşünce biçimiyle tatmin olacağını düşünmek insanın yaratılışına aykırıdır. Bugün bile ilmi güçlerinde şüphe edilerniyecek birçok müslüman bilgin Vahdet-i vuciida karşıdır, onun İslami olmadığı kanaatındadır.
Bu tepkinin dünkü en büyük temsilcisi Harran'da doğup 728/1328'de Şam'da vefat eden İbn Teymiye'dir. İbn Arabi'yi ve onun gibi düşünenleri kafir ilan eden bu alimi daha sonraki asırlarda da birçok kişi izlemiştir. Fakat bir o kadar kişi de Vahdet-i vuciidu savunmak için gayret göstermiştir. Birinci gruba göre İbn Arabi Şeyh-i ekfer (kopkoyu kafir şeyh), ikinci gruba göre ise şeyh-i ekber (en büyük şeyh)'tir.
Vahdet-i vuciida tenkit yöneitenterin bir endişesi de şudur: Kainatta tek varlık vardır, o da Allah'tır noktasından varolan her şey Alah'tır noktasına oradan da kainat Allah'tır neticesine gidilroesidir. Bir diğer ifade ile vahdet-i vuciid her an vahdet-i mevcuda yani materyalist panteizme dönüşebilir. Onun için, İbn Arabi'nin büyüklüğünü kabul ettiği halde bu tehlikeyi de gözardı etmeyen bazı bilginler İbn Arabi'yi reddetmemekle beraber eserlerinin okunmasını uygun görmemişlerdir.(*)
İbn Arabi ve Mevlana kendilerinden sonra yaşayan sufilere geniş ufuklar açmışlardır. Daha önce yaşayan mutasavvıflar meseleyi bu kadar açık bir şekilde ortaya koyamadıkları için bu "açılma" meydana gelmemiştir. Bunun için 13. yüzyıldan sonra gelişen tasavvufi düşüncenin hakim rengi vahdet-i vuciittur denebilir. Zahir ulemasının, bilginierin itirazları bu gidişi durduramadığı gibi Alauddevle Simmani (Öl. Simman, 736/1336), İmam Rabbani (Öl. Serhend, 1035/1626) gibi mutasavvıfların tenkid ve karşı çıkışları da fazla etkili olamamıştır.
İbn Arabi'ye tenkid yöneiten İmam Rabbani gibi mutasavvıflar onun keşf denilen tasavvufi bilgi konusunda yanıldığını ifade etmişler ve vahdet-i vuciıd değil vahdet-i şuhiıdun esas olduğunu ifade etmişlerdir.
Bu kültürün Osmanlı toplumunda yayılmasını hazırlayanların başında Kayserili Davud'u saymak gerekir. 1332'de İznik'te ilk Osmanlı medresesini kuran bu bilgin aynı zamanda Fusiısu'l-Hikem'i Arapça olarak şerheden kişidir. Mesnevi de asırlardan beri tercüme ve şerh yoluyla insanlara aktarılmaktadır. Rusuhi Dede'nin şerhi en çok tutunanlardan biridir. Bu tercüme ve şerh geleneği devam etmektedir.
