İslamın ilk dönemlerinde tasavvuf kelimesi yerine zühd kullanılmıştır. Sözlük anlamı itibariyle ilgi duymamak, değer vermemek, küçümsemek, terketmek demek olan bu kelime Kur'an-ı Kerim'de yoksa da Hz. Peygamber'in hadislerinde geçmektedir. Zühd terim olarak dünyayı ahirete, maddeyi manaya tercih etmemek, bedenin arzularından çok kalbin ve ruhun isteklerine kulak vermek demektir. Böyle bir hayatı tercih eden kişiye zahid adı verilir. Zahidle eş anlamlı olarak abid, naşik gibi kelimeler kullanıldığı gibi sufi, mutasavvıf, veli, derviş, şeyh fakir, aşık, arif, eren ... de kullanılmıştır.
Riyazet, çoğu zaman zühdle birlikte kullanılırsa da farklı bir fonksiyon üstlenmiştir. Zühdde varolan "dünyadan kaçış" anlamı riyazeıte "dünyaya karşı direniş" e dönüşür. Riyazet, nefse karşı birtakım yeni meleke ve kaabiliyetler elde edebilmek için bazı teknikiere başvurmak demektir.
Sözlük anlamı itibariyle, terbiye etme, eğitme, ıslah etme gibi milnalara gelen riyazet çeşitli şekillerde uygulanır. Nefse ağır ve zor gelen işleri yapmak, bağ-bahçede çalışmak, çileye girmek, seyahata çıkmak vb.
İsınail Hakkı Bursevi Mesnevi şerhi'nde bu terimi şöyle tarif ediyor: "Riyazet nefsi ve bedeni kesret-i istimaldir ki selaset ve maharet kabul eyleye". (1/365.)
Riyazetin bir önemli unsuru da vakitleri muhafaza etmek, onları zabt u rabt altına almaktadır. Her anı değerlendirmek için dünü ve yarını düşünmernek de bu yaşama tarzının ayrılmaz parçasıdır. "Sufi ibnu'l-vakttır" (sılfi vaktın oğludur) sözünden bu kastedilir.
