İhya-i Ulûm'id-Din Tevhid, paha biçilmez bir cevherdir ve bu cevheri koruyan iki kabuk vardır: 1. Özden en uzak olan kabuk. Halk, Tevhid kavramını özünden çekip almış, bu ismi kabuğa ve o kabuğu koruyan sanata vermiştir. Özü ise bütünüyle ihmal etmiştir Birinci kabuk dille *Lâ üâhe illâllah’ demektir. Bu kabuğa Tevhid ismi verilmiştir. Bu kabuk esasında hristiyanların açıkça izhar ettikleri teslis inancını yıkan bir kabuktur. Fakat bu kelimeyi, özünü reddettiği halde söyleyen münafıklar da vardır. Bu münafıklar da Tevhid kelimesini dilleriyle söylemekte ve insanları kandırmaktadırlar.. Kalpte, dil ile söylenen bu söze hiçbir muhalefetin bulunmaması ve bu kelimenin bütün anlamının olduğu gibi kabul edilmesidir.
Kalp, zâhirde zikredilmiş olan bu kelimenin bütün mânâ ve medlûlünü kesin olarak tasdik etmeli ve bu inanç Allah inancının bütününe şâmil olmalıdır. Bu mertebe, halk tabakasının Tevhid mertebesidir. îşte kelâmcılar bu kabuğu bid‘at ehlinin taarruzundan korurlar. Bu hakikate daha önce işaret edilmişti.. Öz. Yâni bütün vasıtalara sırt çevirmek, her şeyin Allah'tan olduğuna tam mânâsıyla inanmak ve Allah'a hiçbir varlığı ortak koşmaksızın kulluk yapmaktır. Nefsinin hevasına uyan insan, Tevhid anlayışının dışında kalır. Bu bakımdan arzularına tâbi olan, nefsini kendisine ilah edinmiş demektir. Gördün mü o kimseyi ki he vasini kendisine ilâh edinmiş, Allah da bir ilim üzere onu şaşırtmış, kulağını ve kalbini mühürleyip, gözüne de bir perde çekmiş!
Artık onu Allah'dan başka kim yola getirebilir? Hâlâ düşünmez misiniz? (Câsiye/23) ^^ ^J^ ^ ^ ^ Allah nezdinde yeryüzünde kendisine ibadet edilen ilahların en buğz edileni hevâ-i nefistir. 127) Taberânî. (Ebu Umame'dsn)
Kitab'ul İlim/III. Bölüm
Düşünen bir insan puta tapanların, aslında o puta değil, kendi hevalarına tapmakta olduklarını hemen anlar. Zira onu, ecdadının dinine bağlayan hevasıdır. O da nefsin bu meyline tâbi olunan mânâlardan birisidir. Halka kızmak veya onlara iltifat etmek bu Tevhid anlayışına aykırı düşer. Zira herşeyi Allah'tan bilen bir insan kat‘iyyen kızmaz. Nasıl olur da ‘Herşeyin müsebbibi Allah'tır’ diyen bir insan, başka insanlara kızar? Tevhid teriminden daha öncekilerin anladıkları mânâ bu idi. Bu yüksek makam, Sıddîk'ın makamıdır. Bu terimin ifade ettiği mânânın ne hâle geldiğine ve zamanımızdaki insanların bu terimin hangi kabukta kalan mânâsıyla iktifa ettiklerine iyi dikkat edilmelidir!
Bu kelimenin ifade etmiş olduğu geniş mânâyı bir kabuk mânâya inhisar ettirenler böyle yaptıkları için nasıl da böbürlenebilmektedir? Bu kelimeyi kabuklaşmanın vasıtası kılmışlar ve onunla övünmeye çalışıyorlar. Halbuki övülmeye lâyık tarafı kırpılmış olduğundan, ona yapışmış olanlar müflis duruma düşmüşlerdir; nerede kaldı ki kendi durumlarıyla iftihar edeler… Bunların iflâsı aynen kıbleye yönelerek ‘Şüphesiz ben sadece hak dine (tevhide) boyun eğip yüzümü gökleri ve yeri yaratmış olan Allah'a çevirdim ve ben O'na ortak koşanlardan (müşriklerden) değilim’ (En'am/79) meâlindeki ayeti okuyan, fakat bu okuduğu ayetin mânâsına inanmadığı için Allah'a karşı hergün yalanını tekrarlayan bir kimsenin iflâsına benziyor.
Eğer bu kişi, ayetteki yüz (vech) tâbirinden zâhiri anlamdaki yüzü kasdederse, o zaman kişi zâhiri yüzüyle Kâbe'ye yönelmiş olur. Fakat o bu durumda yüzünü başka cihetlerden çevirip Kâbe istikametine yöneltmiş olmaktadır. Kâbe, göklerin ve yerin sahibi Allah'ın istikameti değildir ki, oraya her yönelmiş olan, Allah'a yönelmiş sayılsın. Cihetlerin ve bütün dünyanın yaratıcısı, oralara sığmaktan münezzehtir, o bütün bunlardan çok yücedir! Mahlûk, hâlıkını ihâta edemez! Eğer namaz kılan kimse, ayette geçen yüz terimiyle kalp yüzünü irade ederse ki ibadette matlub olan kalp ile yapılan ibadettir. Kalbi tereddüt içinde olan insanın aklı, dünya ihtiyaçlarında olduğu için; böyle bir kişinin sözü nasıl doğru olabilir?
O yalnız sözle yüzünü Allah'a çevirdiğini söylemektedir. Halbuki kalbi,
İhya-i Ulûm'id-Din türlü türlü hileleri, mal toplamayı, dünya mertebeleri elde etmeyi ve bütün bunlara götürecek vesileleri düşünen ve kendisini yalnız bunlara veren bir kişinin Allah'a dönmesi mümkün müdür? Bu adamın kalbi bu takdirde asla yerlerin ve göklerin yaratıcısı olan yüce Allah'a yönelmiş olmaz. Bu kelime, tevhidin hakikatini ifade eden bir kelimedir. Bu nedenle muvahhid bir kimse, tek varlık olan Allah'tan başka hiçbir şey görmeyen ve ancak kalp yüzü ile Allah'a yönelendir. Böyle, bir durum Allah Teâlâ'nın aşağıdaki ayetinde ne güzel açıklanmaktadır: (Ey Rasûlüm!) Sen Allah de! Sonra onları bırak, bâtıl sözleri içerisinde oynayadursunlar.
(En‘am/91) Bu ayeti celîledeki ‘Sen Allah de’ hükmünden maksad dille söylemek değildir. Çünkü dil, kalbin tercümanıdır. Dil bazen doğru ve bazen de yalan söyler. Allah Teâlâ'nın nazar ettiği yer ise, dilin tercüman olduğu kalptir. Tevhid'in mâdeni ve kaynağı sadece kalptir. Dördüncüsü ise Zikir/Tezkîr terimidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: Sen Kur’an ile öğüt ver, çünkü öğüt mü’minlere fayda verir. (Zâriyat/ 55) Zikir meclislerini metheden birçok hadîs-i şerif vârid olmuştur. .^jjl t/*!^ :J^ ’^' «j^J ^3 'J4^ ^j^j^ 5^' p^^Z ^^-^ '^' Cennet bahçelerinden geçtiğiniz zaman, o bahçelerden yeyin. Kendisine ‘Ey Allah’ın Rasûlü!
Cennet bahçeleri ile neyi murad ediyorsunuz?’ diye sorulduğunda, cevaben şöyle buyurdu: ‘Zikir meclislerini…’ 128) Tirmizî, (Enes'den)
Kitab'ul İlim/IIL Bölüm
jiii; /”jJi 04^4* ^j '4 J^' ^4*^* ^y^ ^^' <_s? cr^^~^ *^4^ JL*1 4! ^! Hak ile meşgul olan meleklerden başka, dünya yüzünde seyahat eden, Allah’ın daha nice melekleri vardır. O melekler zikir meclislerini gördükleri zaman, birbirlerini çağırırlar: ‘İşte aradığımız buradadır, geliniz!’ Her taraftan o meclislere gelirler ve zikir meclislerine iştirâk ederek zikir meclisini kuşatırlar ve dinlerler. O halde (ey ümmetim), Allah’ı çokça zikredin! Nefislerinize de hatırlatınız. Zikir teriminden zamanımızın birçok vâizi aşağıdaki şu dört mânâyı anlamakta ve terimi bu mânâlarda kullanmaktadırlar.. Kıssalar 2. Şiirler 3. Şatâhat 4. Tamat. (Şatâhat ile Tamat’m tefsiri, yeri geldiğinde yapılacaktır).
Kıssalara gelince, bunlar bid’attırlar. Selef-i sâlihîn, kıssacıların yanında oturmayı bile yasaklamışlar, hikâyecileri kat‘iyyen dinlememişlerdir. Kıssa, ne asr-ı saâdette, ne de Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer zamanında vardı. Ne zaman fitne başgösterdi, işte o zamandan beri hikâyecilik ve kıssacılık süratle yayıldı. Rivayet olunduğuna göre İbn Ömer bir ara mescidden dışarı çıktı. Çıkışının sebebini soranlara bu sebebi şöyle izah etti: ‘Beni mescidden hikâye anlatanlar çıkardı. Bu hikâyeciler olmasaydı, hiçbir surette mescidi terketmeyi düşünmezdim’. Zümre131 şöyle anlatır: Sülyân-ı Sevrî'ye, ‘Biz hikâyecilere yüzümüzü çevirip bakıyoruz’ dedim. O şöyle mukabelede bulundu: ‘Bid‘atçılara yüzünüzü değil, arkanızı dönerek oturunuz’.) Buharî ve Müslim, (Ebu Hüreyre'den) 130) Tertuşî, Camiin; İbn Mâce, (İbn Ömer'den) 131) Zümre b.
Rebia'mn künyesi Ebu Abdullah'dır. Süfyan-ı Sevrî zamanında Şam müftüsü idi.
İhya-i Ulûm'id-Din İbn Avn132 şöyle der: İbn Sirin'in133 yanına gittiğimde şöyle buyurdu: ‘Bugün ne haberler var?’ Bu suale ‘Emîr'il Mü’minîn, hikâyecileri hikâye anlatmaktan menetti’ diye cevap verdim. O zaman İbn Şirin ‘Emîr'il Mü’minîn çok isabetli bir karar almış’ dedi. A‘meş, Basra camiine girdiğinde, bir hikâyecinin şöyle dediğini duydu: ‘A‘meş bize böyle rivayet etmiştir’. Bu söz üzerine A‘meş, cemaatin ortasına dikilerek koltuk altlarını yolmaya başladı. Hikâye anlatan adam, densizlik yaptığı açık olan bu adamı şöylece tekdir etti: ‘Ey ihtiyar! Va‘z meclislerinde koltuk altlarını yolmaktan utanmıyor musun?’ A‘meş ‘Neden utanayım? Ben bir sünneti yerine getiriyorum.
Sen ise yalan söylüyorsun. Çünkü bahsettiğin A‘meş benim. Sana da böyle bir hikâye anlatmış değilim’. Ahmed b. Hanbel şöyle buyurmuştur: ‘İnsanların en yalancısı hikâyeler anlatan ve çok soru sorandır’. Hz. Ali Basra mescidinde hikâye anlatan bir adamı kovmuştur. Fakat aynı Hz. Ali (r.a), Hasarı Basrî'nin mescidinde yaptığı va‘za mânî olmamıştır; çünkü Haşan Basrî (r.a), âhiret ilmi, ölüm, nefsin ayıplarını gösterme, amellerin âfeti, şeytanın iğvaları ve bütün bunlardan sakındırmak hususunda va‘z ediyordu. Aynı zamanda Allah'ın nimetlerini, kulun bu nimetlerin şükründe kusur ettiğini, dünyanın ayıplarını sayarak hakir ve geçici bir yer olduğunu; dünyanın hiçbir şeyinde vefa bulunmadığını, âhiretin tehlikelerini ve şiddetli azâplarını anlatıyordu.
İşte bütün bunlar şer‘an güzel kabul edilen zikir olduğu için, bunlardan konuşmakta büyük bir fayda vardır. Bu tür bir zikrin gerekli olduğunu Ebu Zer Gıfarî'nin (r.a) rivayet ettiği şu hadîsten anlıyoruz: ^ Jij : jü ?ji>Jl ^1 îJ)l J:JJ .j‘L> ^Jİ Zikir (ilim) meclisinde hazır bulunmak, bin rek‘ât nâfile namaz kılmaktan daha hayırlıdır. (Bir zikir meclisinde bu132) İbn Avn’m adı Muhammed'dir. Horasan âlimlerindendir. İbn Sîrin devrinde yaşamıştır.) İbn Şîrînin künyesi Ebu Bekr, adı ise Muhammed'dir.
Kitab'ul İlim/III. Bölüm
lunmak), bin hastayı ziyaret etmekten daha hayırlıdır. (Bir ilim meclisinde bulunmak), bin cenaze merasiminde hazır bulunmaktan daha hayırlıdır. Allah'ın Rasûlü'ne ‘Ey Allah'ın Rasûlü! Bu meclislere gitmek, Kur’an okumaktan da mı üstündür?’ diye soranlara Allah'ın Rasûlü (s.a) şöyle cevap vermiştir: ‘İlim olmadan okunan Kur’an'ın bir faydası olur mu’? Atâ şöyle demiştir: ‘Bir zikir meclisine iştirâk etmek, yetmiş lehviyat meclisine girmenin kefareti olur’. Zâhirperestler bu hadîs-i şerifleri nefislerinin tezkiyesine dair bir hüccet kabul etmişler ve zikir ünvanını da, yapmış oldukları kötü hurafelere ad olarak takmışlardır. Onun için güzel ve esas olan Zikr’in asıl mânâlarından uzaklaşmışlar, ihtilâflı kıssalarla meşgul olmuşlar, keyiflerine göre eksiklik veya ziyadelikler icad etmişlerdir.
Kur’an-ı Hakîm'de vârid olan kıssaların sebebinden uzaklaşılmış ve o kıssalara kendi hissiyatlarından doğanları eklemişlerdir. Kıssaların bir kısmını dinlemekte fayda varsa da; bir kısmı da doğru olmasına rağmen zararlıdır. Nefsi için bu kapıyı açan bir kimse, eğri ile doğruyu, yararlı olanla zararlı olanı karıştırır ve bundan ötürü tehlikeli bir duruma düşer. Hikâyeciliğin menedilmesinin sebebi de bu tehlikeden korunmaktan başka bir şey değildir. Yine bu sebepten dolayı Ahmed b. Hanbel şöyle buyurmaktadır: ‘İnsanların, doğru hikâyeler anlatan insanlara ne kadar ihtiyacı vardır?’ Şayet bir hikâyeci peygamberlerin kıssalarından bahsediyor ve aynı zamanda kendisini dinleyenlere dinî emirleri bildiriyorsa; kısaca doğru şeyleri hikâye ediyorsa, ben böyle birinin hikâyelerinde hiçbir zarar görmemekteyim.
Ancak yalan söylemekten, halkın anlamayacağı bir şekilde peygamberlerin hayatlarından hikâyeler anlatmaktan, çok zararlı olacağı için bu hareketlerden şiddetle kaçınmalıdır. Peygamberlerden hasıl olan zellelerin ardından onların yaptıkları hasenâtı anlayamayacağı için, kendi hatâlarının da affedileceği inancına saplanarak kendisini büyük bir tehlikeyle başbaşa bırakır.) Bu hadîs, kitabın başında İbn Cevzî'nin rivayetinde zikredilmiştir.
îhya-i Ulûm'id-Din ‘Bir kısım meşayihten ve ümmetin büyüklerinden şöyle ve böyle rivayet edilmiştir’ diyerek kendi düşüncelerini haklı görmekten şiddetle kaçınmalıdır insanlar… Hikâyeciler kendi fikirlerini delillendirmek için çoğunlukla böyle davranırlar. Böyle yapan herkes büyük bir günah işlemiş olur. Çünkü bu hareket ‘Ben Allah'a isyan etmiş ve kusur işlemişsem eğer, bu kusurları benden çok daha faziletli olan büyük insanlar da işlemişler’ demekten başka bir mânâ taşımaz. Bu tür şeylerden bu şekilde bir hüküm çıkarabilirler ve bu hükümle bilmeden kendilerini Allah karşısında cüretkâr bir duruma getirirler. Bu iki mahzurdan; yani yalan ve rezillikleri anlatmaktan sakınıldığı takdirde hikâye anlatmakta bir zarar yoktur.
Bu takdirde hikâye güzel olur ve Kur’an'ın zikrettiği haber hâlini alır. Nitekim değerli kitaplarda bu tip hikâyelerin çokça yer aldığını görmekteyiz. Bir kısım insanlar, ibadetlere teşvik edici hikâyeler anlatmayı güzel bulurlar. Çünkü bu hikâyelerin amacının insanları hakka dâvet etmek olduğunu düşünmektedirler. Halbuki bu, şeytanın bir yanıltmasıdır. Zira doğruyu anlatmak kâfidir. İnsanı yalana sevkedecek hiçbir sebep yoktur. Allah'ın ve Rasûlü'nün emirlerini anlatmak kâfi olduğu için va‘zlarda uydurmalara hiçbir ihtiyaç yoktur. Söze aslında olmayan ilâveler katmak mekruh bir hareket değil midir? Sa‘d b. Ebî Vakkas (r.a), kendini zorlayarak ve cümleleri süsleyerek konuşmaya çalışan oğlu Ömer'e şöyle demiştir: ‘İşte seni bana hor gösteren hareketin, süslü cümleler kurmak için kendini zorlamandır.
Bu huyundan vazgeçmedikçe, hiçbir ihtiyacını karşılamayacağım’. Bu sözü, oğlu kendisinden bazı ihtiyaçlarını karşılamak için bir şeyler istediği zaman söylemiştir. Hz. Peygamber (s.a) kelimeleri süsleyerek ve kendini zorlayarak konuşan Abdullah b. Revaha'ya hitaben şöyle buyurmuştur:
Kitab'ul İlim/III. Bölüm
Ey İbn Revaha! Kelimeleri kâfiyeli söylemekten ve bu konuda kendini zorlamaktan sakın! Dinen mahzurlu olan seci‘, iki kelimeden fazla olan secimdir. Bu sırra binaen ceninin diyeti hakkında ‘içmeyen, yemeyen, bağırmayan ve ağlamayan bir parça et için ne diye diyet verelim? Bu, boş yere mal vermektir…’ diyen kimseyi Hz. Peygamber (s.a) şöyle azarlamıştır. Göçebelerin kafiyeli konuşması gibi mi konuşmak istiyorsun? Şiirlere gelince, va‘z ve nasihat ederken çokça şiir söylemek çirkin görülmüştür. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: Şairlere ise, sadece sapık kimseler uyar. Görmez misin? O şairler, her vâdide şaşkın dolaşırlar. (Şuarâ/224-225) Biz ona (peygambere) şiir öğretmedik, ona yaraşmaz da!
(Yâsin/69) Vâizlerin, âdet edinerek okudukları şiirlerin çoğu aşk, mâşukun güzelliği, kavuşmak ve ayrılık acısıyla ilgilidir. Böyle va‘zları dinleyen cemaatin çoğunu halkın en ahmak tabakası teşkil eder. Bu ahmakların şehvet duygularından başka hiçbir şeyle ilgilenmedikleri ve kalplerinin ise güzel şekillere bakmaktan başka bir işe yaramadığı bir gerçektir. Böyle bir cemaatin bulunduğu yerlerde, yukarıda sözü edilen şiirler okunduğu zaman, bu kişilerin şehvet hislerini gıcıklamaktan başka bir sonuç elde edilmiş olmaz. Bu insanlar, saklı ateşin alevlenmesinden dolayı bağırıp çağırarak raksetmeye çalışırlar. Şiir çoğunlukla dinin tamamına zarar verici bir fesad âleti olmaktadır. Bu nedenle mev’ize ve hikmetli sözleri ihtiva eden şiirler ancak istidlâl yoluyla nakledilebilir.
Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: 135) İmam Ahmed, Ebu Nuaym, (Hz. Âişe'den) 136) Müslim, Ebu Dâvud ve Nesâî, (Mucire b. Şu'be, Ebu Hüreyre ve İbn Abbas'dan)
İhya-i Ulûm'id-Din ,LxJ ^ı 3ı Şiirin bir kısmı hikmettir. Şayet meclisi teşkil edenler havasstan kimseler ise ve onlardan başkası da yok ise; o zaman halka zarar veren şiir türleri okunabilir, çünkü havassa böyle şiirler bir zarar vermez. Çünkü üstün derecelere ulaşmış ve kalpleri arınmış kimseler ne dinlerlerse dinlesinler, dinlediklerini kalplerindeki muhabbete malederler. Bunun hakikatini Sema‘ adlı bölümde uzun uzun anlatacağız. Bu sırra binaen meşhur Cüneyd-i Bağdâdî, ancak on kişiye hitabda bulunur ve cemaat on kişiden fazla olduğunda konuşmasını keserdi. Cüneyd'in hiçbir zaman yirmi kişilik bir cemaattı hitap ettiği görülmemiştir. Bir cemaat İbn Salim'iıı133 kapısına giderek, kendisine ‘Arkadaş-ların seni dinlemek için hazırlandılar, çık da onlarla konuş!’ dediklerinde İbn Sâlim 'Hayır; bunlar benim arkadaşlarım değil.
Onlar ancak meclisin arkadaşı olabilirler. Benim arkadaşlarım havass insanlardır’ diye cevap vermiştir. Şatahat'a gelince bu terimle bir kısım sûfîlerin sonradan ilâve ettikleri iki hususu kastediyoruz: Birincisi, Allah aşkı hakkındaki uzun iddialardır. Yâni zâhirî amellerin yerine geçen kavuşmadır. Hatta bu mevzuda bir grup, Allah ile birleştiğini bile iddia etmiştir. Öyle ki Allah ile aralarındaki perdelerin kalktığını, Allah'ı alenen gördüklerini ve şifahî olarak kendileriyle konuştuğunu iddia etmektedirler! ‘Allah bize şöyle dedi, biz de ona şöyle cevap verdik’ gibi sözler söylemek suretiyle, kendilerini daha önce bu sözleri söyleyen ve söylediği bu kabil sözlerden ötürü idam edilen Hüseyin b.
Mansur el-Hallac'a, (Hallac-ı Mansur'a139) benzetmeye çalışırlar. Hallac'ın Ene'l-Hak sözüyle istişhad etmektedirler.) Buharı, (Ubey b. Ka'b'dan) 138) Künyesi Ebu'l-Hasan, adı Muhammed b. Sâlim'dir. Basrahdır. Kut’ul Kulûb'urı müellifi Ebu Tâlib el-Mekkî'nin hccalarındandır.) Künyesi Ebu Abdullah'dır. Cüneyd-i Bağdâdî'ye, Süfyan es-Sevrî'ye talebelik yapmıştır.

